2 Nisan 2026 Perşembe

Berlin'deki Kaldığım Ev

23 Mart günü Almanya saati ile saat 15.30 gibi Berlin Havaalanına indik. Antalya'dan katılan iki arkadaşla buluştuk. Toplam on kişi olduk.

Beşimiz otelde, beşimiz de dairede kalacak şekilde ikiye bölündük. Otele gidecek beş gence Ankara'dan misafir öğrenci olarak kabul edilen kızımız, bize de Almanya'da yaşayan Bosnalı bir kızımız mihmandarlık yaptı.

Bizim için tutulan dairenin dört odası vardı. Odanın birine iki yatak ve televizyon konmuş, diğerine de üç yatak. Üç yatağın olduğu odada bir de balkon vardı. L tipi dairenin ortasında da tüm odalara geçecek şekilde küçük bir hol yapılmış.

Her birimiz birer yatak seçtikten sonra valizlerimizi dolaplara yerleştirdik.

Bir oda mutfak için ayarlanmış. Mutfağın sağında dolap, lavabo, fırın ve elektrikli ocak var. Karşısına ise yemek yemek için masa konmuş. Oturmak için bol miktarda yer kaplamayan katlanabilir tahta sandalye var. Fazla sandalyeler daire içindeki küçük bir depoya konmuş.

Diğer odada ise küçük bir lavabo, çamaşır makinesi, banyoya yer verilmiş. Aralarında boşluk olmayacak şekilde yan yana ve dip dibe yerleştirilmiş. En sona da petekle banyo arasına bir ayak girecek şekilde alafranga tuvalet yapılmış.

Alafranga tuvalet son yıllarda banyolarda bizde de yaygınlaştı. Onların klozetlerinin bizimkinden farkı, klozetlerinde taharet musluğunun olmaması. Onlar, tahareti tuvalet kağıdıyla gideriyorlar. Tuvalet kağıdıyla taharete alışkın olmayan biz ise suyla taharet yapmadan tuvalet kağıdı kullanmayız. İlk işimiz klozetin yanına pet şişe doldurup koymak oldu. Bir hafta boyunca klozetin yanında pet şişeler bulundurarak adeta taşıma suyla değirmen döndürdük. Şu var ki bu tür bir ihtiyaç giderme, işkenceden başka bir şey değil.

Avrupalıların bu taharet anlayışı bana ve bize garip gelse de onlarınki mi doğru, bizimki mi bilemedim. Bakış açısına göre değişir. Onlara sorsan, eli kirletmeden temizliğimizi gideriyoruz derler. Bize sorarsan, avret mahalli ize mutlaka su değecek. Su ve el değmeden kağıtla taharet bize göre değil deriz. Bu demektir ki onların temizlik kültürü farklı, bizimki farklı. Onların temizlik anlayışı kendilerine, bizimki de bize.

İki cepheli kaldığımız ev küçük olmaya küçük. Kaç metrekare bilmiyorum ama olsa olsa 60-80 m²lik bir daire. Ama kullanışlı. Beş kişi bir hafta boyunca kaldık.

Sabah kahvaltısının hepsini, akşam yemeklerinin çoğunu evde pişirip yedik.

Kaldığımız ilk üç gün boyunca evin kaloriferleri yanmadı. Üçüncü günün akşamı kaloriferlerimiz yandı. Kaloriferin yanmasıyla yanmaması arasında bir fark göremedik. Zira kalorifer yanmazken de üşümedik. Kaloriferler yanarken de terlemedik. Belli ki kaloriferler dışarıdaki hava durumuna göre yakılıp kapatılıyor ya da otomatik devreye giriyor.

Proje kapsamında ziyaret ettiğimiz yerlerin de çoğu zaman kalorifer petekleri de yanmıyordu. Ama hangi binaya girmişsek soğuk değildi.

Kaldığımız ve ziyaret ettiğimiz binalar eski olmasına rağmen dışarının soğuğunu içeriye almıyor, içerideki sıcaklığı da dışarıya vermiyor. Öyle zannediyorum binaların yalıtımı da çok güzel yapılmış olmalı. Bir de binanın duvarları bizdeki gibi ince değil, kalınca yapılmış. Böyle olunca bu ev kışın sıcak, yazın da serin olur diye düşünüyorum.

Evde kombi görmedim. Sanırım merkezi sistemle ısınıyor. Peteklerde pay ölçer de göremedim. Herhalde klozetin üst tarafında gördüğüm sıcak ve soğuk su sayacı ile hangi dairenin ne kadar yaktığı belirleniyor. Bu evde yüksek doğal gaz faturasının geleceğini de sanmıyorum.

Evin tek balkonu daire dar diye içeri alınmamış. Soğuğu önleyelim ya da fazla eşya koyalım diye balkon kapatılmamış. Sonraki günler diğer evlerin balkonlarına da göz gezdirdim. Hiç kapalı balkon görmedim. Binanın orijinal hali ne ise aynen korunmuş.

Almanya’da çoğu evler bu şekilde küçükmüş. Evde ne oturma odası var ne de salon. Oturma ve salonu olmayan böyle küçük evlerde biz kalır mıyız? Şakasına teklifi bile kabul etmeyiz. Değil 80 metrekarelik evde oturmayı, 100 metrekarelik evlerde bile oturmayız. Bir ara 100 m²lik 2+1 evlerde kaldık kalmaya. Ama bugün küçük diye yüzüne bakmıyoruz. 3+1, 4+1, 5+1 şeklinde büyük evleri tercih ediyoruz.

Beş katlı binanın 1.katında kaldık. Her katta oturanlar vardı. Kaldığımız süre boyunca sokakta ve apartmanda ne ses vardı ne gürültü. Dış kapı bile sessizce otomatik olarak kapanıyor. Bizdeki gibi gürültülü kapanmıyor. Kısaca kafa dinlendirmek için birebir.

30 Mart 2026 Pazartesi

Havayolu Şirketleri

Yaşım 60’ı geçti. Bugüne kadar ne uçağa bindim ne de yurtdışına çıktım. Ayağımı yerden kesmem, dört teker üzerinde seyahat etmekten ibaret.

Bir fırsat çıktı. Bir arkadaşın teklifiyle bir haftalığına ver elini Almanya deyip Berlin’e gitmek nasip oldu. Bu vesileyle Konya-İstanbul, İstanbul-Berlin arası uçağa binerek ayaklarımı yerden kesmiş oldum.

Giderken Türk Hava Yollarıyla, gelirken de Pegasus ile döndüm.

Bu yazımda iki hava yolu şirketine dair gözlemlerime yer vereceğim.

Gidiş ve dönüşü karşılaştırdığımda THY’yi daha profesyonel buldum. Pegasus’u ise daha amatör gördüm. THY hizmeti ve müşteri memnuniyetini esas alırken Pegasus ise sadece ticareti esas almış imajı verdi bana. Pegasus’un THY kalitesini yakalaması için kaç fırın ekmek yemesi lazım.

Burada Pegasus’ta uçak fiyatları THY göre daha ucuz. Verdiğin paraya göre hizmet alırsın denebilir. Biraz ucuza götürerek kaliteden ödün verilirse bu tür şirketlerin gelişmesi çok zordur. Hatta mümkün değildir.

THY biletleri diğer hava yollarına göre pahalı. Ama aldığı paranın hakkını veriyor. Konya-İstanbul arası ekmek arası dürüm ve tercihli içecek, İstanbul-Berlin arasında da tabldot içinde yemek verdi. Kimseyi rahatsız etmeden bir şeyler dinlesin ve izlesin diye her yolcu için kulaklık bile düşünülmüş. Daha binmeden her oturağa konmuş.

Pegasus ise herhangi bir ikramlık vermiyor. Su dahil istenen her şey ücrete tabi. Fiyatlar da makul değil. 0,5 ml’lik pet su 6 avro. Berlin’den İstanbul’a gelinceye kadar iki defa servis yaptılar.

Yeterince bozuk para bulundurmamış olmalılar ki para bozacak var mı diye uçağı baştan sona turladılar. Para üstünü vermek için gelip gelip gittiler. Adeta uçuş boyunca uçağın koridoru hiç boş kalmadı.

Yemek vermediklerinden, her yemeğin ücretli olmasından geçtim. Pekala suyu ücretsiz verebilirlerdi. Haydi suyu da ücretli yaptılar. Bari makul fiyata satsınlar. Markette beş liraya alınan bu suyun uçakta 30 liradan fazlaya satılması fırsatçılıktan başka bir şey değil. Su dediğin otobüslerde bile ücretsiz ikram ediliyor.
THY’de uçuş kültürü oluşmuş, Pegasus’ta ise uçuş kültüründen eser görmedim. Bu anlayışla bu kültürün oluşacağına da ihtimal vermiyorum.
Her iki firmanın görevlilerinde güler yüz, ilgi ve alaka eksik değildi. Uçağa girerken bile her yolcuya hoş geldiniz diyerek karşılamaları, inerken de güle güle şeklinde uğurlamaları dikkatimi çekti.

THY çalışanlarını daha doğal gördüm. Yüzlerinde gülücük eksik olmamasına rağmen resmiyet ve ciddiyeti de elden bırakmıyorlar. Pegasus çalışanlarında ise müşteriye mesafe koymadıklarını, daha fazla samimi olduklarını müşahede ettim. Bu samimiyetin bazı yolcular tarafından sulandırılacağını düşünüyorum.

THY uçağında ayağa kalkan nazikçe uyarılırken Pegasus’ta bunu göremedim. Köy otobüsü gibiydi. Tuvalete giden, yukarı bagajdan valizini alıp başka tarafa götüren eksik değildi. Kısaca uçuş boyunca koridorun yoğunluğu eksilmedi. 

Uçak kalkarken, uçarken, inişe geçeceği zaman THY’nin anonsunu aynı zamanda önündeki ekrandan okuyabiliyorken Pegasus’ta ekran yoktu. Beklerken İnternete girmek için kare kod konmuş ama bağlandı denmesine rağmen İnternete giremiyorsun. 

THY hem Türkçe hem de İngilizce anonsu yerinde, zamanında ve kıvamında yaparken Pegasus gerekli, gereksiz anons yaptı durdu. Mesela “Üst raflara büyük valizlerin konması uygundur. Diğer çanta vb. eşyaların ise ayak ucuna konması” gerektiğini dönüp dönüp söyledi. 

Pegasus’un artı olarak THY’den farklı yönü, herhangi bir tehlike anında can yeleğinin nasıl giyineceği, neyin, nasıl yapılacağı anonsu yapılırken hosteslerin de jest, mimik, el ve kol hareketleriyle göstermeleri. Bu yönüyle Pegasus’u THY’den önde gördüm.

Üst Düzey Tanıdığa Yapılır mı Bu?

Bayramda eski bir dostu aradım bayramını tebrik etmek için. Uzun süredir görüşmediğimiz için konuşmayı bayram tebrikinin ötesine taşıdık. Yazılarımı takip ettiğinden, içten yazdığımdan, önemli konulara değindiğimden bahsetti. İnsanımıza değindi. İçimiz ve dışımız çıkar olmuş. Dürüstlükten sınıfta kaldık dedi. Oğlunun dertlendiği bir konuya kısaca değindi: "Bir toplantı, bir seminer yapılacağı zaman şehir dışından gelenlere kalacak yer ayarlıyor bizi oğlan. Evi Ankara'da olmasına rağmen kariyerinin zirvesinde nice akademisyenin de ailecek yer ayırtılması için müracaat ettiğinden" dem vurarak "Olacak şey mi hocam bu. Ama maalesef oluyor bu ülkede" dedi. 

Arkadaşın bu anlattığına çok şaşırmadım. Çünkü devletin, temsil giderler adı altında verdiği bu imkanı hoyratça kullandığımız bir gerçek. Her ne kadar devleti çok sevdiğimizi, uğruna ölümü göze alırız desek de her cuma hutbesinde devlete dua etsek de çoğumuz için devlet bir deniz mesabesinde. Yağma Hasan'ın böreği bizim için. Keriz olmamak için ne kadar yersek kâr mantığını güderiz.

Çoğu üst yöneticinin, arkadaşın çocuğunun dert yandığını da sanmıyorum. İnşallah bu genç bürokrat bozulmadan dertlenmeye devam eder ve sayıları da çoğalır. 

Keşke bütün derdimiz bununla sınırlı kalsa. Zira bu bayram konuşması, bana bir arkadaşın başından geçen bir olayı hatırlattı. Şöyle ki: 

İki kişi için öğretmenevinden yer ayırtılır. Kalmak için geldikleri zaman ödeme yapmaları gerekiyor ama ödemeye yanaşmazlar. Ödemeyi nasıl yapalım diye soruluyor. "Biz falan bakanın özel kalem müdürünün akrabalarıyız ya da tanıdığıyız. Ödeme yapmadan kalacağız" derler. Öğretmenevinin müdürü, "Bizim böyle bir uygulamamız yok. Ödemeyi almamız gerekir. Şayet paranız yoksa ödeme benden olsun" der. Ödeme benden olsun denmesinden de pek hoşlanmazlar.

Ödemeyi yaptılar mı, yapmadılar mı bilmiyorum. Bildiğim, birkaç gün sonra bakanın özel kalem müdürü il milli eğitim müdürünü arayarak fırçayı basar. Fırça basıldığına göre belli ki özel misafirler kaldıkları otelin ücretini ödemiş olmalılar ve kendileri gibi özel misafire yapılan muameleyi de yemeyip içmeyip bir güzel aktarmışlar. 

İl milli eğitim müdürü öğretmenevi müdürünü arayarak, "Olmamış, bu yaptığın. Özel kalem müdürünü arayıp özür dilemen gerekir" der. Öğretmenevi müdürü, "Ben görevimi yaptım. Hata yaptığımı düşünmüyorum. Özür de dilemem" der. İl müdürünün o kadar ısrarına öğretmenevi müdürü yanaşmaz.

Sonunda il milli eğitim müdürü bir formül bulur. Bir başkasını ayarlar. Ayarladığı kişi kendisini öğretmenevi müdürü olarak tanıtmak suretiyle özel kalem müdürüne telefon açar ve yaptığı davranışın yanlış olduğunu belirtir ve özür diler. Böylece bu mesele bir devlet krizine dönüşmeden tereyağından kıl çeker gibi çözülür.

İl müdürünün başıma bir şey gelir endişesiyle böyle bir işgüzarlık yapması manidar. Halbuki emrinde çalışan öğretmenevinin müdüründen, bırakın özür dilemesini istemeyi, tebrik ederim müdürüm. Seninle gurur duyuyorum deyip ödüllendirmesi gerekirdi.

Bakan'ın özel kalem müdürünün tanıdıkları da "Efendim, yer bakanlık tarafından ayrıldı. Sizden ödeme almayacağız" dense bile "Asla. Biz böyle bir şeyi kabul edemeyiz" demeleri gerekirdi.

Görünen o ki çoğumuzda devletin sırtından keyif çatma var. O kadar beleşe alışmışız ki boş mezar bile bizi kesmez.