1 Şubat 2026 Pazar

Değerleri Hamasete Taşımak

2005-2006 yılları olsa gerek. Doğu ve Güneydoğu'da polis ve askerimizi teröre kurban verdiğimiz, Türk-Kürt geriliminin yaşandığı yıllardı. Zaman zaman da bayrağımıza saygısızlık eksik olmuyordu.

Nüfusu 8-9 bin olan küçük bir ilçede bir lisede görev yapıyorum.

İlçe milli eğitim müdürü telefonla ya da telefon zinciri aracılığıyla acil toplantıya çağırdı. Tüm müdürler ilçe milli eğitim müdürü başkanlığında toplandık.

Sabahın ilk saatlerinde bu acil ve önemli toplantı ne olabilir diye beklerken, ilçe milli eğitim müdürü “bir ilköğretimde görev yapan okul müdürü sabah mesai başlar başlamaz aradı. Toplantının sebebi de bu. Ben sözü müdürümüze bırakıyorum” dedi.

İlköğretim müdürü sözü aldı. "Arkadaşlar, ben 4. ve 5. sınıf öğrencilerini okulda tutamıyorum. Sabah derse zor girdirdim. 'Biz elimize bayrağı alıp ilçe sokaklarında eylem yapacağız' dediler. Arkadaşlar, ben öğrencileri zor zapt ediyorum. Bir şeyler yapmamız gerek. İlçede ilköğretim ve lise öğrencilerinin katıldığı bir yürüyüş yapalım. Öğrenciler ellerine bayrakları alsınlar. Slogan atsınlar, terörü lanetlesinler. Bayrağımıza uzanan eller kırılsın desinler. Tüm Türkiye'ye sesimizi duyuralım" türünden bir şeyler söyledi.

Milli eğitim müdürü diğer müdürlerin de tek tek görüşünü sordu. Görüş bildirenlerin hepsi, bu öneriyi çok uygun ve yerinde buldular. Yürüyüş yapalım diyerek görüş bildirdiler.

Öğrencilerin nerede toplanacağı, hangi güzergahlarda yürüyüş yapılacağı bile belirlendi. Öğrencilerin ellerine de bayraklar vereceğiz.

Milli eğitim müdürü, "Yürüyüşü biz organize edeceğiz ama ön planda görünmeyeceğiz. Kaymakam’ın bilgisi var ama izinsiz bir yürüyüş olacak" dedi.

O zamana kadar görüş bildirmeyip sessizce konuşanları ve dile getirilen önerileri dinledikten sonra sözü ben aldım: Pişmiş aşa su katmak istemiyorum. Elbette terör başımızın belası. Nice canları bu terör belasına kurban veriyoruz. Zaman zaman bayrağımıza da saygısızlık yapılıyor. Bu konuda hepimiz çok üzgünüz. Yalnız bu iş bizi aşar. Öğrencileri dersten çıkarıp sokağa çıkarmayı uygun bulmuyorum. Hele ki organizeyi biz yapacağız ama ön planda görünmeyeceğiz gibi bir yaklaşıma da sıcak bakmıyorum. Bir okul müdürü 4.5.sınıf küçücük çocukları nasıl zapt edemez? Bu çocuklar eylemi ne bilir, protestoyu ne bilir. Daha süt çocuğu bunlar. Bu çocukları diyelim ki cadde ve sokaklara çıkardık. Velilerin gönlü olacak mı? Haydi gönülleri var diyelim. Burası kasaba gibi küçük bir ilçe. Bu ilçede Kürt uyruklu insanlarımız da yaşıyor. Çocuklar hangi evde Kürt ailelerin yaşadığını da bilir. Yürüyüş yaparken bir liseli, 'Arkadaşlar, işte şu evdekiler terörist, haydi bu evi taşlayalım dese, geri planda biz bu çocukları zapt edebilecek miyiz? Topluluk psikolojisi çok farklıdır. Bu konuda biraz soğukkanlı düşünmemiz gerekir. Hazırında ilçe barışını bozmayalım. Ayrıca bu küçük ilçede 8-10 okul öğrencisinin katılımıyla sesimizi ilçe dışında kimse duymaz. Polis ve askerimiz görevinin başında. Kendisine silah doğrultanların hakkından gelmek için mücadele veriyor. Devlet de gereğini yapıyor. Bana kalırsa biz çocukları meydanlara indirmeyelim. Üstelik izin alınmadan yapılmasını da uygun görmüyorum. Yürüyüş yapacaksa siviller, anne babalar yapsın dedim.

Ben görüşümü serdettikten sonra az önce "Ülke bizim, vatan bizim. Bayrak bizim her şeyimiz. Yürüyüş yapalım. Varız" diyen müdürlerin çoğu, görüşlerinden vazgeçerek bana hak verdiler. Yapılması planlanan yürüyüş kaldı.

Toplantıdan kalkıp okullarımıza doğru giderken milli eğitim müdürü beni kenara çekti. "Ramazan Hocam, niye böyle konuştun? Şimdi herkes seni bayrağa karşı sanacak. Ha katılsan ne olurdu" dedi. Hocam, görüşümü söyledim. Onlar da görüşlerini söylediler. Ayrıca kimse benim bayrak sevgimi sorgulayamaz. Bu kimsenin ne hakkı ne de haddi. Ayrıca bu ilköğretim müdürünü siz benden iyi biliyorsunuz. Aklın önüne duygularını geçirmede, sonrasını hesaba katmamada, sağlıklı düşünmemede üstüne yok. İşi heyecan, stres, hamaset. Ayrıca 4. 5. sınıf öğrencilerine de hakim olamıyorsa, sınıfa geçiremiyorsa müdürlük falan yapmasın dedim. Okuluma geçtim.

Bu anekdot 20 Ocakta Mardin Nusaybin sınıfındaki bayrağımızı indirme olayı üzerine aklıma geldi.

Bir avuç kendini bilmez sınırda dalgalanan bayrağımızı indirmiş. Devlet gereğini yapıp bu menfur olaya imza atanları tek tek toplamış. Yani birkaç çapulcunun yaptıkları yanlarına kâr kalmadı. Devlet gereğini yaptı. İyi de yaptı. Zira olması gereken budur. Ötesi hamaset olur. Ama görüyorum ki içimizdeki hamaset hiç dinmiyor. Bir şekilde dilimize ve fiilimize malzeme yapıyoruz. Hem büyüğümüz hem küçüğümüz hem etkili ve yetkili ve de sorumlu kişilerimiz hamasetten geri kalmıyor. Hamaset iyidir ama bu hamaset yemeğin içindeki tuz kadar kararında olmalı. Fazlası zarardır. Yemekte hiç tuz olmazsa yemek yavan olur, fazla olursa da o yemek yenmez. Üç beş densizin seslerini duyurmak amacıyla yaptıkları, gereğinin yapılarak mahallinde kalması gerekirken bunu tüm Türkiye'ye yaymak, bayrak sevgisini işlemek bu menfur eyleme imza atanların ekmeğine yağ sürmektir. Çünkü onların amacı reklam ve propaganda. Biz ise bunu yazılı ve görsel basına yayıyoruz. Yetmedi. Başka yerlere taşıyoruz. 

Hasılı, görüyorum ki benim bir zamanlar heyecan ve hamaset denince ilk aklıma gelen ilköğretim müdürüyle hamasette yarışan başkaları da varmış.

Dünya Kumarbazların Elinde

Altın sebepsiz yere birkaç günlüğüne günlük yükseltildi. Perşembe günü fiziki gram altın 8 bin lirayı geçti. Aynı günün akşam piyasalar kapandıktan sonra altın sert bir düşüş yaparak 1000 liradan fazla değer kaybetti.

Bu durum ilk değil. Zaman zaman sebebi bilinmeden böyle anormal bir şekilde yükseliyor. Sonra bir bakmışsın, tepetaklak olmuş.

2018 yılında Rahip Brunson olayı patlak verdiğinde de paramıza böyle operasyon çekilmişti. TL'nin değer kaybedişi günlerce devam etti. Öyle devam etti ki piyasalar kapandıktan sonra bile dövizin ateşi devam etti.

Bu dövizin ineceği yok. Elimizdeki paranın değerini koruyalım bari diyen vatandaş dövize yöneldi. 2021 yılının son ayında piyasalar kapandıktan sonra gündüzünde 18 lira olan dolar 12 liraya indi.

Her ekonomik krizde paramızın devalüasyona uğradığı 1994 ve 2001 yıllarını söylememe gerek yok.

İster yüksek enflasyon ister dövizin yükselmesi ister altın ve gümüşün günlük rekorlar kırması veya düşmesi ister bitcoin türü dijital paraların inip çıkması ister borsanın zikzak çizmesi ister faizlerin inip çıkması gibi örnekler bize çekilen birer operasyon. Yıllardır operasyon üstüne operasyon çekiliyor bize.

Bu kıymetli değerler yükselse de inse de adeta çökse de kazananlar hep operasyon çeken oyun kurucuları. Kaybeden ise biz insanoğluyuz. Bu yönüyle dünya insanı bu oyun kurucu kumarbazların elinde bir figür ve oyuncak. Adeta sağıyorlar bizi. Sağılan biziz. Onlar ise sağan. Çünkü dişimizden, tırnağımızdan artırıp kenara koyduğumuz üç beş kuruş bizim değil, onların sermayesi.

Paranın hamallığını da bize yaptırıyorlar. Biz onlar adına bu paraları taşıyan birer hamalız. Kısaca altın, gümüş, borsa, nakit her neyimiz varsa bu oyun kurucu kumarbazların adına emaneten biz taşıyoruz. Bu kumarbazlar kurdukları sistemle bir şekilde elimizden ve cebimizden paramızı alıyorlar.

Bir şeyin değerini piyasa belirlemiyor. Piyasa arz ve talebe göre oluşmuyor. Kurdukları sistemle cebimizdekini çalan modern hırsızlıktır bunun adı.

Kısaca dünya daha doğrusu dünyanın sistemi kumar üzerine kurulu. Kumarı biz oynuyoruz. Onlar yani bu kumarhaneye işletenler ise paralarına para, servetlerine servet katıyor. Çünkü kumarın özelliği, kumar oynatanlar asla zarar etmezler. Hep onlar kazanır.

31 Ocak 2026 Cumartesi

İlk İntiba-Son İntiba

İlk gördüğümde konuşmasıyla, gösterdiği ilgi ve verdiği değerle pozitif bir enerji verdi. Karşılaştıkça selamlaştık. Hal hatır sorduk. İzlenimim, diğer meslektaşlarından çok farklı olduğu yönündeydi. Sıcakkanlı bir profil çizdi.

Bir gün, odasına gelen meslektaşlarının konuşmaları ve tavırlarından dert yandığına dair bir serzenişine şahit oldum. Beklemediğim bu tepkiden dolayı nazarımda ilk karizmasını çizmiş oldu. Garibime gitse de insanlık hali deyip geçtim. 

Belli ki bulunduğu makama ayrı bir önem atfediyor. Aradaki teşriki mesaide bir mesafe olmasını istiyor. Buna da saygı duyarım. 

Bir ara iki sayfalık bir çıktı almam gerekti. Bize tahsis edilen bilgisayarın İnterneti kopunca çıkaramadım. 

Aciliyete binaen memurun odasına gittim. Memur yerinde yoktu. 

Kim müsait, kim yerinde diye diğer odalara baktım. En müsait olan, masasında bir başına çalışan daha önce karizmasını çizdiren idi. 

Selam, hal hatırdan sonra iki sayfalık bir çıktı alacaktım dedim. "Buradan olur ama bir on dakika sonra" dedi. Sessiz kaldım. Ardından "Nereden çıkarılacak çıktı" dedi. Whatsapp'ımda dedim. "Olurdu ama bende WhatsApp yok. Sadece Bip var. Değilse yardımcı olurdum" dedi. Bu davranışı da benim garibime gitti. Tepki vermeden teşekkür edip ayrıldım. 

Sonra bize tahsis edilen odaya geçip bir başkasından yardım isteyerek İnternete bağlandım. WhatsApp Web'e girerek 1-2 dakika içerisinde lazım olan çıktıları aldım. 

Senede üç dört defa bu şekil çıktı lazım olur. Ya yazıcıda toner olmaz ya da İnternet bağlantısı kesik olunca makam sahiplerinden uygun olana söylerim. Koltuklarına oturmadan onlar WhatsApp Web'i açar. Ekranı bana doğru çevirir. Ben de telefonumla karekodu okuturum. Şu iki çıktı derim. Onlar da yazıcıya gönderir, işimi bu şekilde hallederim. Bu sefer sert kayaya çarpmış olmalıyım ki işimi halledemedim. 

Aradan bir yarım saat geçti. Ortak WhatsApp grubuna bir mesaj geldi. Mesajı içeriği ne imiş, mesaj kimden diye baktım. Gelen mesaj, az önce "Bende WhatsApp yok" diyenden idi. 

Bu mesaja da çok üzüldüm. Halbuki bana az önce bende WhatsApp yok demişti. Keşke çıktı almak için yanına hiç gitmeseydim dedim. Çünkü ilk verdiği intiba olumlu idi. Makam kaprisi yüzünden ilk karizmasını çizdirmişti. Gördüğüm kadarıyla yalan da söylüyor. Hesaba katmadığı bir şey var. Söylediği yalan yatsı olmadan ortaya çıktı. Bu hareketiyle de nazarımdaki karizması tamamen çizilmiş oldu. 

Halbuki WhatsApp'ı açmak için onun telefonunu kullanmayacaktım. Bilgisayarından WhatsApp'ı kullanacaktım. Bunun için de ayrıca WhatsApp yüklemeye gerek yoktu.

Demek ki insanları çalışırken tanımak gerekiyormuş. İlk intibada insanı yanıltabiliyormuş. Bundan sonra doğruluktan, dürüstlükten bahsetmesinin nazarımda bir karşılığı yok. Öyle görünüyor ki WhatsApp yok demesinin altında da yöneticilik kaprisi var.

Şu bir gerçek ki kimse kimseye itibar elbisesi giydirmez. Kişi itibarını kendi kazanır kendi kaybeder. Kişiler kıyafetiyle karşılanır, fikirleriyle uğurlanır.