20 Mart 2026 Cuma

Yangından Mal Kaçırır gibi Bayram Namazı

Bayram günü Konya merkezde 06.47'de güneş doğdu. 07.24'de bayram namazı vakti duyurusu yapılmış. Güneşle namaza başlama vakti arasında 37 dakika dikkatimi çekti. 

Eskiden güneşin doğmasının ardından kerahat vakti çıksın diye 40-45 dakika sonra bayram namazı vakti belirlenirdi. 

07.25'de camiye vardığımda imam çoktan tekbir alıp namaza durmuş. İlk rekatın tekbirlerini almış ve Fatihayı okumaya başlamış. 

Namaz bittiği zaman 07.31 idi. Tekbir ve selam toplamı 7 dakika sürmüş. 

Mahalle imamımızdaki bu dakikliğe şapka çıkarmak lazım. 

Zamana riayet ve dakik olma yönünden sınıfta kalsak da bayram namazını vaktinde kılma yönünde üstümüze yok. Adeta yangından mal kaçırır gibi bayram namazına başlıyoruz. Ne dakika ne saniye sekiyor. Tam zamanında tekbir alıyor imamlar.

Eski imamlar bayram namazı vakti gelince hem geç gelenler yetişsin hem de namazın kılınışını hatırlatırdı. Şimdiki yeni nesil imamlarımız bunu da yapmıyor. Yapıyorsa da vakit girmeden yapıyor. 

Sabah erkenmiş. Belki uykuya dalmış olanlar olabilir. Bir iki dakika oyalanayım. Yeni gelenler de bayram namazına yetişsin diye bir dertleri yok. Vakit girince tekbirimi alırım. Yetişen yetişir, yetişmeyen kendi bilir diye düşünüyor. 

Tamam, bayramda herkes zamanla yarışır. Herkes bayram  ziyareti yapacak. Vaktinde kılmak gerek. Yalnız üç beş dakika geç hareket etmek çok iyi olur diye düşünüyorum. Çünkü bayram namazı, cuma ve vakit namazları gibi değil. Önünde ezan yok, sünnet yok, kamet getirme yok. İmamın buyurun namaza komutuyla herkes ayağa kalkıyor ve tekbir alınıyor. 

Madem ki bayramlarda zamana riayet konusunda azami gayret sarf ediyoruz. Bu dakikliği hayatın her alanına yaymak gerek. Çünkü dakiklik sadece bayram namazında lazım değil, her zaman lazım.

Bayram namazını sadece namaz vaktini duyurmakla kalınmamalı. Vakit girince ezan, teşrik tekbiri, sela ya da "Bayram namazı kılınmak üzere" şeklinde duyuru yapmak sanki daha uygun olur diye düşünüyorum. 

19 Mart 2026 Perşembe

Borçlu Olmayı Gör

1992 yılıydı. Gaziantep Nizip'te çalışırken oturduğum evin pis su gider borusunda bir çatlak oluştu. Bir çeşmeci buldum. Çeşmeciye, maaşa iki, üç gün var. O zamana kadar beklersen, işimi yapıver. Maaşı alır almaz gelir öderim. Borcum borçtur. İstemek için gelme dedim. Tamam dedi.

Çeşmeci işini yaptı gitti.

Bir pazar gününün sabahıydı.  Sabah 7,5-8.00 sularında, kapının zili acı acı çaldı. Gözlerimi ovuşturarak kimdir diye pencereden dışarıya baktım. Çeşmeci idi kapıda bekleyen. Hayırdır dedim. "Bugün maaş günü. Borcumu almaya geldim. Hani maaş günü verecektin" dedi.

Güler misin ağlar mısın, kızar mısın? Be kardeşim, sabah sabah derdin ne? Vereceğim dedim ya. Ayrıca gelmene gerek yoktu. Bugün pazar. Tatil gününe geldiği zaman maaşlar yatmaz, ilk iş günü yatar. Yarın çekip vereceğim. Buraya kadar zahmet etmişsin dedim. "Ha tamam öyleyse" dedi gitti.

Bilmeyenler için söyleyeyim. Aradan yıllar geçti. Yanlış hatırlamıyorsam, o zamanlar maaşlar tatile denk gelince pazartesi hesaba yatardı. Şimdiki gibi EFT ya yoktu ya da yaygın değildi. Herkesin banka hesabı olmazdı.

Ertesi günü ilk işim erkenden kahvaltıyı yaptıktan sonra çarşıya çıkıp Ziraat Bankası önündeki ATM'ye gitmek oldu. Çünkü çeşmecinin sağı solu belli olmazdı. Tekrar param da param diye kapıma dayanabilirdi.

Belli ki cins birine iş yaptırmışım. Cins birinden de dengeli bir hareket beklemek safdillik olur.

Ama çatmıştım işte böyle birine. Borcumu öteleyen, borcuna sadık olmayan, borcunu isteten biri olsam gam yemem. Ne alacağımı isteyebilirim ne de borcumu istetirim. Günü gelince ilk işim borcumu ödemek olur. Çünkü istetmeyi sevmem. Borçlu da duramam. Ne zamanki borcumu öderim. İşte o zaman rahatlarım. Gel de bunu benim araya araya bulduğum çeşmeciye anlat. Bu arada bizim borçlu devlet bu borçla iyi rahat ediyor. 

*

2003 ya da 2004 yılı olsa gerek. Adana'da Çakmak Plaza'da küçük bir esnaftan çocuklara kıyafet almıştım. Esnaf aldıklarımızı poşete koyup uzattı. Ben de ödeme için kredi kartını. "Bizde kredi kartı yok" demez mi. O zaman bende de nakit yok. Bu durumda aldıklarım kalsın dedim ve poşeti tezgaha koydum. Esnaf, "Koyma tezgaha. Al poşeti götür" dedi. Anlatamadım galiba. Maaş öncesi bende para yok dedim. "Götür, çocuklar giysin. Sonra verirsin" dedi. İyi de beni tanımıyorsun. Çıktıktan sonra getirmesem, beni nerede arayıp bulacaksın bu koca Adana'da dedim. "Götür. Sen getirirsin. Sende getirmeyecek göz yok. Getirmesen de canın sağ olsun" dedi. O zaman yazar mısın borcumu bir yere dedim. "Yazmaya gerek yok" dedi, poşeti elime verdi. Dükkandan çıktım ama içim içime sığmadı. O anki yaşadığım mutluluğu anlatamam. Eve giderken adeta ayaklarım yere basmadı. Çünkü fellah denilen Adanalı tanımadığı bana güvenmişti. 

Tam hatırlamıyorum ama maaşa üç beş gün vardı. Maaş günü ya dersimin olmadığı ya da hafta sonu tatili olan bir gündü.

Sabah evde kahvaltıyı yaptıktan sonra oturduğum mahalle olan Belediye Evleri Mahallesinden (Adana Koop) dolmuşa binip çarşıyı boyladım. ATM'den parayı çekip esnafın dükkanına girdim. Sizden kıyafet almıştım. Borcumu getirdim diye kendimi tanıttım. Teşekkür edip ayrıldım.

Borcumu ödemenin ve bana güvenenin güvenini sarsmamanın mutluluğunu da çıktıktan sonra yaşadığımı söylemeliyim.

Çok dürüst biri olmasam da borcumu ödeme konusunda titiz ve duyarlıyım. Borcumu getirmesem de adam peşime düşecek biri değildi. Ki senet bile yapmadı, deftere de yazmadı. Peşime düşecek olsa Adana kazan, ben kepçe. Arasın ki bulsun. Gel de bunu Nizip'teki çeşmeciye anlat.

Geçmişte başımdan geçen bu iki anekdot, borcuna sadık olmayan kişileri görünce aklıma geldi. Bunu da bir başka yazımda ele alayım.

ABD-İsrail ve İran Savaşının Düşündürdükleri

Görünen o ki dünya küresel gücün elinde bir oyuncak. Dünyanın ipini elinde tutan bu küresel şer gücü, hedeflediği süfli emellerine adım adım ilerliyor. Dünya kaybederken hep onlar kazanıyor. 

Hedeflerine savaşla ulaşacaklarsa savaşı başlatıyorlar.

Hedeflerine iç savaşla ve istikrarsızlıkla ulaşacaklarsa her ülkenin bünyesinde tuttukları yerel güçleri harekete geçirerek kendi adlarına vekalet savaşı yaptırıyorlar.

Hedeflerine barışla ulaşacaklarsa bu da ellerinde.

Küresel güçlerin operasyonel gücü ABD. Bu ülkeye hangi rolü vermişlerse bu ülke bunu yerine getiriyor.

Bunun için ülkenin başına uçuk kaçık ve deli birini getirmek istiyorlarsa, akıllı lafını deliye söyletir misali böyle bir başkan buluyorlar. 

Yazdıkları senaryoyu deliye veriyorlar. O da bir güzel rolünü oynuyor. 

Bu deli yeri geliyor altınla oynuyor. Altını çıkarıyor ve indiriyor. 

Petrolün varilini yükseltmek istiyorlarsa bunu da çok iyi beceriyorlar. 

Tüm bu yaptıklarına ve son ABD-İran savaşına bakınca, küresel güçlerin amacının dünyayı yaşanmaz kılmayı hedefledikleri bir gerçek.

Bu küresel güçler huzur ve mutluluğa kavuşmadan, amaçlarına ulaşmadan dünyaya rahat yok. 

Öyle görünüyor ki ABD ve İran savaşı, ülkelerin enflasyonun azdıracak, hayat pahalılığını beraberinde getirecek. Bu yaşadığımız enflasyon ve hayat pahalılığına rahmet okutacak bir pahalılık bizi bekliyor. 

Bunun için öldürmedik insan bırakmayacaklar. Çünkü onlar için insanlar, çocuk ve kadınlar birer kobaydır.

Bu küresel güçler, kan, gözyaşı, ölüm ve katliamdan beslenen birer vampirdir. Bu uğurda tüm dünyayı ateşe vermeye dünden hazırlar.

ABD de bu rolü üstlenmiş durumda ve dünya bir deliye emanet. Delinin ise ne vicdanı olur ne de insanlığı.

İnsanlıktan çıkmış bu insan görünümlü vampirler yaşadıkça bu dünya yaşanmaz olacaktır.

Hasılı, canavarlaşan bu küresel güçlerin elinde dünya insanı bir tutsak bir esir bir figür.