17 Şubat 2026 Salı

Bunlar da Olmuş Bir Çalışan

Bir fıkra anlatılır: Biri muhtar seçilmiş. Seçildikten sonra hal ve hareketleri de değişmiş. Değişen alışkanlıklarından biri de kahvaltıyı balkonda yapmak olmuş.

Bir gün yine balkonda kahvaltı yaparken aşağıdan gelip geçenleri hanımına göstermiş ve "Bak hanım! Daha dün biz de şunlar gibiydik" demiş.

Böyle tiplere ne oldum delisi ya da ne oldum budalası denir. En küçük bir makam ve ünvanda bile kendilerini önemli biriymiş sanırlar.

Bu fıkra şuradan aklıma geldi. Şimdiki adı nedir bilmiyorum. Eskiden İŞKUR aracılığıyla okul ve kurumların temizlik vs. işlerini görsün diye on aylığına geçici çalışan gönderilirdi. Şimdi de gönderiliyor. Geçici olmaya geçici. Belki statüleri farklı olabilir.

Bizim kuruma da önce birini gönderdiler. Üniversite mezunu gençten biri idi. Bir iki gün çalıştı. Sonra başka bir yerde iş bulmuş. Bizdeki işi bıraktı. 

Bir hafta sonra biraz yaşlı bir kadın geldi. 10-15 gün sonra da gençten bir kadın geldi. Her ikisi de çalışıyor şimdi.

Çay almaya gittiğim zaman gördüm. Saat 10.00-10.30 suları. Önlerine küçük bir masa koymuşlar. Kahvaltı yapıyorlar.

Sizin için yazı konusu bile olmayabilir bu kahvaltı ama benim için bir yazı konusu. Zira bunları görünce yukarıdaki muhtar fıkrası geldi. Dedim kendi kendime: Bunlar da olmuş bir muhtar, pardon çalışan.

Çalışan ne alaka derseniz, meselenin özü şu. Her çalışan değil de çalışanların çoğu evlerinde kahvaltı yapmaz. Varınca iş yerinde yapar. Kimi de yolda giderken bir eliyle araba sürerken diğer eliyle de yolu üzerindeki simitçiden aldığı simit ve pohaçayı yiyerek kahvaltısını yapar.

Yolda giderken ya da işine vardıktan sonra işi arasında kahvaltı yapmak bu ülkede bir sektör haline geldi. Nedense evlerde pek kahvaltı yapmaz olduk. Gerekçe olarak da ya vakit mi var diyoruz ya sabah sabah uykulu yapamıyorum diyoruz ya da kahvaltı yapıncaya kadar biraz daha uyurum diyoruz.

Sebep ve gerekçemiz ne olursa olsun, hangi saat olursa olsun, kahvaltı yapmadan evden çıkmamak gerektiğini düşünüyorum. İş yerinde kahvaltı işimizi aksatır, yolda giderken yenen ise ayakta yemek gibidir. Üstelik yenen şeyler de simit vb. şeyler. Ekmek türüdür bunlar. Kilo yapmaktan, öğle olmadan acıktırmaktan başka bir işe yaramaz. Her şeyden geçtim. Kahvaltıyı evde yapmayacaksak o güzelim mutfakları evde süs olsun diye mi dizayn ediyoruz.

Bizim geçici elemanlara gelirsek. Size ne oluyor be kardeşim. Haydi diğerleri yıllardır çalışarak kahvaltıyı dışarıda yapıyor. Siz dün bir, bugün iki. Üstelik geçici çalışansınız. Paraya ihtiyaç duydunuz ki asgari ücrete çalışmaya razı oldunuz ve yarın yoksunuz. Yazık değil mi paranızı bu şekilde harcamanız. Ne ara, kimden gördünüz bu şekil kahvaltı yapmayı? 

Asgari Ücret ve Salatalık

Bir gazete, "bugünkü en büyük banknot olan 200 lira 2009'da ilk çıktığında bir takım elbise alınıyordu. Şimdi ise bu para ile 1 kg salatalık alınıyor" demiş.

Gazete bu örneği vererek paramızın pul olduğuna işaret ediyor. 

Paramızın pul olması doğru mu? Doğru. Hatta ilk çıktığında bu banknotu bozdurmakta zorlanırdık. Bu paranın alım gücü de iyiydi.

Bunu savunma psikolojisi içerisinde olmayan herkes bilir ve bu acınası hakkı teslim eder. 

Ha "bir kilo salatalık alınır" şeklinde bir değerlendirme bu kış sezonunda doğru mu? Değil. Çünkü şimdi salatalık zamanı değil. Kış sezonu yaz ürünleri tavan yapar. Bu da doğru bir kıyas olmaz. 

Bu habere yorum yazan kişi "Arkadaş, bu sezonda salatalık elbette pahalı olur. Bu kıyas batıl" dese bir anlam ifade eder. Hatta "Doğru. Paramız pul olduğu için en büyük paramızın alım gücü düştü" dese herkesin makul göreceği bir tespite bulunmuş olurdu. Çünkü fiili durum ortada. 

Ama böyle yapmıyor. İşi asgari ücrete getiriyor. "Bu para çıktığında bir asgari ücretli bu en büyük banknottan üç tane bile alamıyordu" diyor. Aslında böyle diyerek bu 200 liranın o zaman ne kadar değerli olduğunu kabul etmiş oluyor. Ama anladığım kadarıyla yazar bunu kastetmiyor. Asgari ücretlinin 2009'da az aldığı anlamı da çıkar. Şimdi ise "asgari ücretli 28 bin lira alıyor. Bu gazetenin avanesi bol bol salatalık alması için 140 tane veriliyor.." diyerek bugünkü asgari ücretliye bu en büyük banknottan 140 tane verildiğini söylemesi, aslında bu paranın ne derece değer kaybettiğinin bir itirafı. Öyle ya 2009'da 3 tane bile etmeyen asgari ücret bugün 140 adet yapıyor. 

En büyük banknotun değer kaybetmesini ele alan gazete, haberinde asgari ücrete değindi mi bilmiyorum. Eğer değindi ise yazarın asgari ücreti ele alması normal. Yok, sadece en büyük banknotun alım gücüne değindi de yazar işi asgari ücrete getirmişse buna dam başında saksağan, vur beline kazmayı denir. 

Bir de adı geçen gazetenin avanesi asgari ücretle mi çalışıyor da bol bol salatalık alacaklar? Kendisi asgari ücretten mi maaş alıyor? Ulusal basında çalışıp da asgari ücrete talim edenin olduğunu da sanmıyorum.

Bir diğer husus "...bugün tam 140 tane veriliyor.." derken iki noktayı anlamadım. Cümle bitimi bir noktayı anlarım. Üç nokta koymak suretiyle cümlenin tamamlanmadığını anlarım. İki nokta konmasının anlamı ne? Bildiğim kadarıyla ne Türkçemizde ne de dilbilgisinde böyle bir kural var. 

Siz nasıl görürsünüz bilmem. Yazarın yaptığı tam bir savunma ve saldırma psikolojisi. Başka da aklıma bir şey gelmiyor. 

16 Şubat 2026 Pazartesi

Faiz Lobilerine mi Çalışıyoruz?

"Hazine ve Maliye Bakanlığı, ocakta 744.8 milyar liralık iç ve dış borç ödemesi yaptı. Bir ayda sadece faize giden para 453 milyar 680 milyon lira oldu. Bu oran geçen yılın aynı ayında ödenen faizin 3 katı, 2025’in tamamında ödenen faizin ise dörtte biri oranında".

"Şubat ayında 656,6 milyar liralık iç borç, 116,8 milyar liralık da dış borç ödemesi yapılacak. Şubat ayında yapılacak ödemelerin 501,8 milyar lirası ana para, 154,8 milyar lirası faiz ödemesi olarak yansıyacak. Dış borç ödemesinin de 87,8 milyar lirası ana para 28,9 milyar lirası faiz ödemesi olacak".

"Mart ayında yapılacak 389 milyar liralık iç borcun 118 milyar lirası ana para, 201 milyar lirası faiz ödemesi olarak yapılacak. Aynı ay dış borç için yapılacak ana para ödemesi 6 milyar lira iken faiz ödemesi 30 milyar lira ile dikkat çekici seviyelerde gerçekleşecek".

"Tarihler Nisan ayını gösterdiğinde ise ödenecek iç borç tutarının 294,5 milyar lirası ana para 198,4 milyar lirası faiz ödemesi olarak kasadan çıkacak".

Yukarıdaki verileri Karar gazetesinin İnternet sayfasından aldım.

Bu haberi okur okumaz bu ülkenin kaynaklarını faiz lobisine gidiyor dedim ve üzüldüm. Çünkü alınan borç ve faizi korkunç.

Osmanlının son zamanlarında beri cari açığı kapatmak için iç ve dış borç almaya başladık. Borçları yönetmek ve denetlemek için 2.Abdülhamit zamanında "Genel Borçlar" anlamına gelen "Düyûn-i Umumiye'yi kurduk.

Görünen o ki gelir ve gider dengemizi koruyamadığımız için durmadan borçlanıyoruz. Bize borç verenler de bu borcu babalarının hayrına vermiyor. Bize borç vererek paradan para kazanıyorlar. Kazandıkları para da risksiz bir para.

Biz ise aldığımız borcu ödemek için sürekli faiz ödeyerek adeta çalışıp didinerek artırdığımızı bu faiz lobilerine akıtıyoruz.
İşin garibi aldığımız borç bitmiyor. Sürekli faiz ödüyoruz. Üstelik ödediğimiz faiz ana parayı geçiyor. Yeri geldiği zaman ana paranın faizini ödemek için tekrar borçlanıyoruz.

Acil durumlar ve beklenmeyen ihtiyaçlar için borç almayı anlarım da borcu döndürmek için sürekli borçlanmayı anlayamıyorum. Çünkü faizle alınan borç ülke riskini artırıyor, bir şeyi daha fazlasına mal ediyoruz.

Ülkeyi yönetenler ne yapıp ne edip gelir ve gideri dengelecek denk bütçe yapmak zorunda. Değilse borç paçadan akmaya devam eder. Toplanan tüm vergileri faize veririz. Biz, çocuklarımız ve torunlarımız durmadan biriken borcun faizini ödemeye devam eder. Devlette devamlılık esastır deyip çocuklarımıza ve torunlarımıza borç bırakmaya hakkımızın olduğunu düşünmüyorum.