9 Şubat 2026 Pazartesi

Gençler Sorguluyor

Oturmasını, kalkmasını ve konuşmasını bilen, akranlarına göre daha olgun davranış sergileyen bir güzellik bölümü öğrencisi, bir gün derste, "Biz güzellik bölümü öğrencileriyiz. Bu dersi ve diğer kültür derslerini niye gördüğümüzü anlamıyorum. Bize hayatımız boyunca lazım olmayacak. Bizim boşa vaktimiz alınıyor. Bu arada bir ara Kur'an'ı okumaya başladım. İçerisinde çelişkileri görünce okumayı bıraktım. Bir de insanlar alabildiğine dinden uzak. Benim çokça ateist arkadaşım var. Bunun sebebi ne olabilir" türünden bir şeyler söyledi.

Birkaç şey söyledim. Zil çaldı. Bu konuya diğer ders devam edelim dedim. Araya 15 tatili girdi. İkinci dönem bu konuya değineyim diye derse geldim. Öğrencimiz bir başka okula nakil gitmiş. Haliyle meseleyi enine boyuna konuşamadık.
*
İkinci dönem bir başka güzellik sınıfına derse girdim. Bu bölümün öğrencileri de erkek. Dersi işlerken bir öğrenci, "Ben kadın kuaförü idim. Sonradan erkek kuaförlüğüne geçtim. Bir erkeğin kadın kuaförü olması uygun mu" dedi. Erkeğin erkek, kadının da kadın kuaföre olmasını daha uygun görüyorum. Zorunlu hal başka. Erkek kuaförü varken erkeğin erkek, kadın kuaför varken kadının kadın kuaföre gitmesi daha şık olur dedim.

Ardından öğrenci "Bir zaman namaz kılardım. Şimdi bıraktım. İçimden de namaz kılmak gelmiyor. Cumaya gidiyorum ama içten gelerek kılmadığımda günah işlemiş olur muyum" dedi. Namaz kişinin Allah'a olan borcu. Tıpkı iş gibi. Her zaman işe gönüllü gidiyor muyuz? Gitmiyoruz. Nasıl ki içimden gelmiyor deyip işe gitmemezlik yapmıyorsak içimizden gelmese bile görevimizi yapmamız gerekir. İş ya da ibadet gönüllü yapılırsa verim ve haz alınır. Zoraki yapılırsa o işten ve ibadetten yeterince verim alınamaz. Namaza kendimizi vermek için okuduklarımızın anlamını düşünürsek namaza kendimizi daha iyi verebiliriz dedim.

Sonra genç devam etti: "Her cuma camilerde para toplanıyor. Sürekli cami yapılıyor. Evimin dört bir köşesinde aynı mesafede 5 cami var. Hutbelerde sürekli Gazze'den bahsediliyor. Bunlar da kabak tadı verdi" dedi. Cami fazlalığı olduğu bir gerçek. Biz israfı sadece ekmek israfı sanıyoruz. Fakat haddinden fazla cami yapmak da israftır. Ama hız kesmeden cami yapımı devam ediyor. Gazze'nin ara ara hutbe de konu edilmesi mazlumun yanında olmak bakımından iyidir ama cemaatin Gazze konusunda yapabileceği bir şey yok. Çünkü bu tamamen devletin ve diğer devletlerin işi dedim.

Hasılı, çoğu konularda özellikle dini konularda gençler çok sessiz, ilgisiz, soğuk ve mesafeli. Yalnız soğuk ve mesafeli olmaları ilgisiz oldukları anlamına gelmiyor. Ortamını buldukları zaman görüşlerini ifade edip gözlemlerini aktarabiliyorlar ve sorgulayabiliyorlar. Bu tür sorgulamaları yüzünden gençlere kızacağımıza, niye ilgisizler diye feveran edeceğimize onları anlamaya çalışmak ve dinlemek gerektiğini düşünüyorum. Gençlere kızmak yerine biz nerede hata yaptık, onlara iyi örnek olamadık diye kendimize hayıflanalım.

Doktor mu Haklı, Müezzin mi?

Konya’da ilaç yazdırmak için aile sağlık merkezine giden bir din görevlisiyle, aile hekimi arasında sonucu şiddetle biten kavga epey bir gündem oldu.

Hem aile hekimi hem de müezzin, sosyal medya aracılığıyla şiddete maruz kaldıklarıyla ilgili mağduriyet içeren video paylaştı.

Her ikisi de darp raporu almış.

Her ikisi de şiddete maruz kaldım diye birbirinden şikayetçi olmuş.

Müezzin göz altına alınıp salıverildi.

Gelen tepkiler ya da itiraz üzerine müezzin tekrar göz altına alındı. Ardından tekrar salıverildi.

Sağlık müdürlüğü hekimin arkasında yer aldı. İl müftülüğü de müezzini ziyaret ederek yanında olduklarını ihsas ettirdi.

İnsanımız ise her konuda olduğu gibi sosyal medyada ikiye bölündü: “Müezzin haklı ve mağdur”. “Doktor haklı ve mağdur” şeklinde.

Diyanet sendikaları müezzine destek çıkmak üzere yazılı bildiri yayımladılar. Görmedim ama büyük ihtimalle sağlık sendikaları da hekimin yanındayız bildirisi yayımlamışlardır.

Burada kim haklı kim haksız üzerinde durmayacağım. Her ikisine de geçmiş olsun. Ne doktorun yanındayım ne de müezzinin. Hoş, biri haklı, diğeri haksız olsa ne olacak? Bu görüntü, şiddet toplumu olduğumuzun bariz bir göstergesidir. Okumuşumuzda da bu meyil var, okumamışımızda da. Doktor da okumuş, müezzin de. Diğerlerine ne diyeceksin?

Nedense sorunlarımızı konuşarak çözmüyoruz. Refleks haline gelmiş bizde kavga. Hemen ellerimiz çalışıyor. Soğukkanlı olamıyoruz. Kan beynimize sıçrıyor. Aklı bir tarafa bırakıp duygularla hareket ediyoruz.

Birden fazla insanın olduğu yerde sorun olur. Sorunu çözmek de er kişinin işi. İşi kavgaya götürmek ise toptancı olmayayım, hepimizin işi.

Bizi kavgaya götüren de sorundan ziyade dil dediğimiz organın yerinde rahat durmaması. Ortaya çıkmış sorunu nazik ve kibar bir şekilde sesimizi yükseltmeden, tehdit etmeden dilimizle çözemiyoruz. Çünkü kavgayı hazırlayan, tetikleyen ve işaret fişeği gönderen dilimizdir. Adeta kavgaya elimizden önce gidiyor. O sinirle Allah ne verdiyse karşımızdakine her türlü hakaret ve küfürleri bir bir sıralıyoruz. Bir bir sayarken kavganın tarafları karşı tarafı dinlemez. Makineli tüfek gibi ağza alınmayacak küfürleri saydırır. Sonrasında kavgaya ve şiddete meyyal bir ortam hazır oluveriyor.

Gördüğüm kadarıyla şiddetin tarafı olan hekim de çok masum değil, müezzin de. Masum olmadıkları her ikisinin de şiddete başvurmaları. Her ikisi de gazi. Her ikisi de kamuoyunda kendine destek bulmak amacıyla, “Bak, şurama vurdu, ısırdı, boğazımı sıktı, burnuma vurdu, kolum şöyle...” açıklaması yaptı durdu.

Doktor krizi yönetememiş. Müezzin de ilacım, sıram demiş durmuş. Bunun sonucu birbirlerine şiddet uygulamak mı olmalıydı. Gördüğüm kadarıyla müezzin de doktor da şiddete meyilli. Bir güzel sokak kavgası yapmışlar. Her ikisine de icra ettikleri meslekleri yakışmamış.

Doktor, hastanın tavrından dolayı güvenlik kuvvetlerini arayabilirdi. Müezzin de kendi aile hekimi yok mu? Bakar ki ortam da müsait değil. Pekala çeker giderdi. Zaten muayene için değil, raporlu ilacını yazdırmak için gelmiş. Acilse gider eczaneden ödünç alır. Doktoru izinden dönünce yazdırırdı. Ama yok. Her ikisi de güç gösterisi yapmış.

Bu aşamadan sonra kurumları tarafından her ikisine de izinsiz basın açıklaması yapmaları dolayısıyla inceleme ve soruşturma başlatılmalı. Gerekirse her ikisinin de görev yeri değiştirilmeli. Mahkeme, şahitleri dinlemeli, varsa kamera kayıtlarını izlemeli, darp raporlarını incelemeli. Yumruğu ilk sallayana daha fazla olacak şekilde bir ceza takdir etmeli.

Ne doktoru heba edelim ne de din görevlisini. Ne doktoru koruyalım ne de din görevlisini. Hak yerini bulsun. Tek istediğimiz bu.

8 Şubat 2026 Pazar

Bana Olmazmış!

Ispanak, yeşillik, elma, mantar ve portakal almak için pazara uğradım.

Alacaklarımı aldım. Pazardan çıkarken armut gördüm.

Tereğin önü bir baştan öbür uca ve tepeye doğru hepten sarı renkli, arkası ise yeşil. Delikanlı, şu sarı olanlarından bir kilo ver dedim. Poşeti açmasıyla arkadaki gömgök olanlardan doldurdu. Delikanlı, birazını bari sarı olanlardan ver dedim. "Bunlar birkaç gün içinde sararır" dedi. Lütfen yemeye hazır sarı olanlardan istiyorum deyince, "Sana Olmaz abi, sana olmaz" deyip poşettekileri çıkarıp arka tarafa koydu. Hiç tepki vermeden ayrıldım. Tepki versen yok yere kavga hazır. Ondan sonra da doktor mu haklı, müezzin mi tartışması yapıldığı gibi pazarcı mı haklı, müşteri mi tartışması yaparız.

Pazardan çıkarken sol tarafımda aynı cins armut gördüm. Delikanlı, sarı renkli olanlardan bir kilo dedim. Ağırlıklı olarak istediğim türden verdi. Gök gibi duranlardan bir tanesini poşetten çıkarıp bir dilim kesip verdi. "Tadında sıkıntı yok" dedi.

Pazar işimi görüp evin yolunu tuttum.

Elimde poşetler yürürken pazarcının "Sana Olmaz abi" demesini yorumladım içimden. Benim bildiğim esnaf, "Bu malı bu fiyata kimseye vermem ama sana olur" der genellikle. İster tanısın ister tanımasın. Bizim bu akıllı pazarcı esnafı ise "Sana Olmaz" dedi çıktı. Yaşlı biri olsa bunlar türünün son örneği. Fazla kalmadı diyeceğim. Daha yaşı da pek genç. Demek ki büyüklerin tezgahından geçmiş, aynı onların yolunu takip ediyor. Anlaşılan bu tiplerin kökünün kuruması için kaç nesil daha geçmesi gerekecek.

Tüm pazarcılar böyle mi? Hepsi böyle değil ama özellikle Konya pazar esnafının kahir ekseriyeti böyle. Diğer iller kendilerini aştı ve yeniledi. Nedense Konya pazarcıları ne gördüyse ne öğrendiyse aynı yoldan devam ediyor.

Konya'da sebze ve meyve seçmek zaten mümkün değil. Tamam, kendileri versin. Ama poşete koyduğunu kendi evine alıyor gibi koysun. Buna da kimse bir şey demez. Zira olması gereken bu.

Getirdiği sebze ve meyveyi kasadan tezgaha boşaltsa, tezgahın önü ve arkası irili, ufaklı, olgunlaşmış ya da olgunlaşmamış iç içe olsa, poşete önüne geleni doldursa yine bir şey demezsin. Bahtıma artık dersin.

Öne iyi, güzel ve iri olanları istifleyip ne kadar küçük, gök, bozuk mal varsa arka tarafa koyan esnaf türünün yok olup gitmesi lazım. Gel gör ki tezgahın önü göze hitap edecek şekilde albenili iken maalesef aynı albeniyi tezgahın arkasında göremiyoruz. Bu tipler nazarımda küçük hesap yapan küçük insanlardır. Ne uzarlar ne kısalırlar ne de onarlar. Sahtekarın, dalaverecinin önde gidenidir bunlar. Nazarımda Konya semt pazarı esnafının çoğu böyle.

Bu tiplerden hala alışveriş yapıyoruz ki bunlar hala pazarlarda boy göstermeye devam ediyorlar.

Biz pazarcıları böyle değerlendirirken bir pazarcıyı dinlesek belki bir bildikleri ve haklı olan yönleri vardır. Belki de mesele sizin gördüğünüz gibi değil diyebilir. İçlerini bilmem. Fakat pazarcı esnafında müşteri memnuniyeti diye bir dert ve tasası yok. Elimdeki malın kötüsünü nasıl elimden çıkarırım. Malı nasıl iyi gösterir, göz boyarım hesabı yapılıyor.

Merak ediyorum, semt pazarlarının işleyişinden sorumlu olan zabıta teşkilatı ne iş yapar? Sabahın erken saatinde tezgahını açan, öne iyilerini, arkaya kötülerini koyan bu pazarcı esnafını hiç mi kontrol etmezler? Eğer buna da bakmayacaklar ve müdahale etmeyeceklerse niye orta yerde kalabalık ederler, niçin zabıta elbisesi giyerler?

Not: İçinizde, bu yüzden hiç pazara gitmem. Marketten alırım pazar ihtiyacımı. Siz de öyle yapın diye olabilir. Elbette ben de ağırlıklı olarak marketten seçerek alıyorum. Yalnız illa hepsini marketten ya da pazardan alacağım diye bir düşüncem yok. Yeri gelir marketten yeri gelir semt pazarından alırım. Bir de pazardan alınacak vardır, marketten alınacak vardır. Pazardan aldığım esnaf işini düzgün yapmamışsa bir daha ona uğramam.