14 Aralık 2025 Pazar

Yaşıt Ormanları *

Ülkemizde ağaç ve ormanlaşmanın yeterli olmadığı, bu eksikliği gidermek için her kasım ayında fidan dikme seferberliği yaptığımız, diktiğimiz fidanların çoğunun tutmadığı, çünkü fidanları bakımlarını yapmayarak kendi haline bıraktığımız bir gerçektir.

Ülkeyi yemyeşil yapmak ve ağaç sayısını çoğaltmak için ne yapılabilir?

Orman olacak yerlerin tespit ve tahsisi.

Yerel yönetimlere, özel idarelere veya Orman Bakanlığına bağlı ilçe ve il müdürlüklerine yetki ve sorumluluğun verilmesi.

Fidan dikilecek mevkiinin etrafının tellerle çevrilmesi.

Fidan dikim, bakım, budama, sulama, koruma vs. görevlerini yapacak yeteri kadar en az bir elemanın mevsimlik olarak görevlendirilmesi.

Sulama sisteminin getirilmesi. Buna imkan yoksa tankerlerle su getirilerek ekilen fidanların sulanması.

Fidanlar tutup dallanıp budaklanıncaya kadar buralara görevli dışında halkın ve hayvanların girişinin yasaklanması, kapısının kilitli tutulması.

Toprak ve mevkie uygun ağaçların ekilmesi için toprak analizinin yapılması.

Tutmayan ağaçların yerine yenisinin ekilmesi.

Buraya kadar getirdiğim önerilere; iyi, hoş, güzel de ödenek nasıl sağlanacak denebilir? Yer tahsisi dışında ödeneğe ihtiyaç olmayacak diye düşünüyorum. Nasıl derseniz? Şöyle ki:

Yer ve görevli masrafı dışında ağacın bedeli, maliyeti, bakım ve sulama masrafı vatandaştan karşılanmalı. Bunun için kanun çıkarılmalı. Zorunlu bağış adı altında vatandaştan alınmalı. Toplanan paralar ayrı bir kalemde toplanmalı ve ilgili birime aktarılmalı.

Zorunlu bağış derken kastım, önemli gün ve durumlara bağlı olarak vatandaştan ağaç bedelinin alınması. Belirlenen fiyat her yıl ekilen ağaca ve maliyete göre güncellenmeli.

Ağaç bedeli kimlerden alınmalı? Ne için ekilmeli? Bir kişi için asgari kaç fidan dikilmeli?

Kişi doğunca, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteye başlayınca ve bitirince, askere giderken, evlenirken, işe başlayınca, iş değiştirince, emekli olunca; baba, anne, dede, büyük anne olunca, vefat edince vs.

Aklıma gelenler bunlar. Bu örnekler azaltılabilir, artırılabilir de. Anlatmak istediğim her önemli gün ve yılların anısına ağaç dikilmesini öneriyorum.

Yazımın başlığını yaşıt ormanları koydum. Akran ormanları da denebilir.

Yaşıt ormanları ya da ağaçları derken kastım aynı gün ya da aynı yıl doğanlar aynı yıl okula başlayıp aynı yıl bitirenler aynı yıl evlenenler aynı yıl askere gidenler vs. anısına dikilen ağaçları kastediyorum. Mesela 2025'liler, 2026'lılar ormanları gibi.

Her yaş ve akran grubu için ayrı ormanlık alanı belirlemeye gerek yok. Çünkü azalan nüfusla birlikte belirlenen ormanlık alanları dolmaz. Aynı gün doğanları alanın bir tarafına, aynı gün işe başlayanları, evlenenleri, okul başlangıcı ve mezuniyet günleri için belli yer belirlenir. Aynı aileye ait dikilecek ağaçlar için de o aile adına alan belirlenebilir.

Dikilen her ağaca kimlik verilir. Ne zaman dikildiği, kimin anısına dikildiği gibi.

Kişiler adına dikilen ve dikilecek ağaçlar için kişilere; ağacın türü, yeri, ada, pafta, parseli gibi bilgilerin yer aldığı bir makbuz verilir. Ağacını şu ada, pafta, parsele dikilmiştir ya da dikilecektir gibi.

Ağaçlar büyüdükten sonra bu ormanlık halka ve kişilere açılmalı. Kişiler yaşıtı olan ya da önemli günler adına dikilen ağacını görmeye gelebilmeli ve ağacının altında mangalsız piknik yapabilmeli, hoşça vakit geçirebilmeli.

Yazdığım öneriler bir yol gösterme ve ufuk açma olarak değerlendirilebilir. Bu öneriler geliştirilebilir. Hatta ormanlıklara dair halka sorulursa çok güzel önerilerin geleceğini de düşünüyorum. Şayet bu öneriler veya benzeri bir irademiz olursa biz bu memleketin her bir yerini yemyeşil yaparız. Günün anısına verilecek ağaç bedeline de hiç itiraz eden olmaz.

*29.03.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Eşkıyanın Sağdan Yaklaşanı *

Yüz kızartıcı bir eyleme imza atan biri o yolun yolcusu ise kimse bu kişinin yaptığı yüz kızartıcı işe şaşırmaz. Mesela hırsızlığı meslek edinen bir kimsenin yaptığı hırsızlığın pek haber değeri olmaz.

Ama sureti haktan görünen, herkesin güvenini kazanmış, ağzı dualı, ayet ve hadis okuyan, karıncayı incitmekten korkan bir insan, bir hırsızlık ve bir yolsuzluk yapsa veya haram yese, bu kişinin yaptığına herkes şaşırır. İnanmakta zorlanır. Ben kendime güvenmem, ona güvenirdim denir. Hırsızlık veya dolandırıcılık yaptığı tescillenirse, bu da bunu yaptı ise kime güveneceksin. Bundan sonra kimseye güvenmem bile denir.

Son yıllarda görünen ve görünmeyen hırsızlıklar ve yolsuzluklar daha bir arttı. Belki eskiden de vardı ama sanal alemle birlikte daha bir gün yüzüne çıkmaya başladı.

Ne zaman sureti haktan görünüp kendisinden beklenmeyen bir hareketi yapan bir insan görsem, aklıma şu hikaye gelir.

Adına hikaye veya kıssa her ne dersek diyelim, kıssadan maksat hisse almaktır. Çünkü kıssalar hayatın bir gerçeği. Hisse alınsın diye yazılır, çizilir ve anlatılır. Yeter ki kıssalar yerinde ve zamanında anlatılsın.

İnternette “En Büyük Eşkıya Kim” başlığıyla dolaşımda olan, çoğumuzun okuduğu bir hikaye var. Hikaye biraz uzun. Özetleyerek anlatacağım:

Varlıklı bir çiftlik sahibinin son zamanlarıdır.

Yatağında son günlerini beklerken tek varisi oğlunu yanına çağırır. Vasiyetini söyler: “Yatağımın altında içi altın dolu iki kese altın var. Biri senin, diğeri de ülkenin en büyük eşkıyasının. Bunu niye en büyük eşkıyaya vermeni vasiyet ettiğimi de sorma” der.

Vasiyetinin ardından birkaç gün sonra vefat eder.

Oğlu teçhiz, tekfin, defin işlerini ve taziye süresini bitirdikten sonra babasının vasiyetini yerine getirmek için ülkenin en büyük eşkıyasını aramaya koyulur.

Eşkıyayı bulmak için nereye gitse, hangi eşkıyayı sorsa, daha beterinin olduğunu öğrenir. Şu eşkıya, bu eşkıya dolaşır. Şu eşkıya en meşhuruymuş dediği yerden de eli boş döner. Çünkü orada da başka eşkıyanın ününü işitir.

Genç şu, bu derken bir yıl böyle dolaşmış. Sonunda yedi dağın eşkıyası diye birini işitmiş. Eşkıyanın yaşadığı kuş uçmaz, kervan geçmez dağa gider. Eşkıyanın adamlarına durumu anlatır ve huzura çıkarılır. Babasının vasiyeti gereği şu altın kesesini size vermek için geldim deyince, eşkıya, “delikanlı, evet bu civarın eşkıyasıyım. Yalnız benden daha büyük bir eşkıya var. Bu eşkıya memleketin en büyük eşkıyasıdır. O da ülkenin kadısı. Bu altını ona götür der”.

Genç kadıyı bulmak için şehre iner. Bir taraftan da düşünür. Memleketin kadısından eşkıya olur mu? Çünkü adı üzerinde kadı. Şeriata göre hüküm verir. Haksızlık nedir bilmez. Çünkü ne de olsa hükmünü ayet ve hadise göre verir.

 Delikanlı, kadının konağının bulur, huzura çıkar. Olup biteni kadıya anlatır. Bu kese altın vasiyet gereği sizin efendim der.

 Bu sözleri duyan kadı küplere biner. Öyle ya en büyük eşkıya diye kendisine iftira atılmıştır. Üstelik kendisi harama el uzatmayan birisi. En azından halk böyle biliyor. Kendisi de görevi gereği böyle görünmek zorundadır. Zinhar harama el sürmez.

Genç, efendim, beni affedin. Zira ben böyle duydum. Siz yine de kitaba bir bakıp bu işin olurunu bulsanız deyince, kadı, şimdi oldu. Kitaba bakalım deyip kara kaplı kitabı açar ve şöyle der:

Bak delikanlı, bir din ve devlet temsilcisinin böyle açıktan para alması hem kanuna uymaz hem Allah bundan razı olmaz. En iyisi seninle aramızda bir alışveriş yapalım. Ben sana bir şey saracağım. Neticesinde sen de altınları bana teslim edersin der.

Ardından delikanlıya pencereden dışarıyı gösterir. “Şu gördüğün arazi bana ait. Bu arazinin üzerindeki karları sana bu kese altın karşılığında sattım” deyip karşılıklı bir sözleşme imzalarlar.

Delikanlı, vasiyeti yerine getirmenin huzuru içinde bir kese altını kadıya teslim edip çıkar.

Onca yorgunluğun ardından bir hana gider. Orada geceler.

Sabaha doğru zaptiyeler, kadı ile davan var diye derdest ederler.

Kadının huzuruna çıkan genci kadı bir güzel fırçalar. “Allah’tan korkmaz, benim arazinin üzerindeki şu karları niye götürmedin. Senin karlar arazimi işgal ediyor. Derhal bu karları kaldır. Yoksa seni arazimi işgalden içeri atarım” diye tehdit eder.

Delikanlı, bakar ki pabuç pahalı. “Ama kadı efendi, şu kara kaplı kitaba bir daha bak. Yok mu bunun bir yolu” deyince, kadı kitaba bakar. “Şu sendeki bir kese altını da verirsen varsın karların benim arazimi işgal etsin” der.

Bunun üzerine delikanlı elindeki bir kese altını da vererek kadının şerrinden kurtulur.

Dışarı çıkınca, “Yedi dağın eşkıyası! Sen haklı çıktın. Senden de büyük eşkıyalar varmış. Senin alenen yaptığın eşkıyalığı, kadı kanunla yapıyor. Bunların eşkıyalığının yanında senin ki ne ki” demiş.

Hasılı delikanlı, babasının vasiyetini güç bela yerine getirmiş. Bu vasiyeti yerine getireceğim diye kendi altın kesesinden de olmuş. Bu sayede memleketin en büyük eşkıyasının kadı olduğunu öğrenmiş olur. Bir ülkemin kadısı böyle ise varın diğerlerini siz düşünün. Bu demektir ki o ülkede tuz kokmuştur. Tuz koktu ise her bir şey kokar. 

*09.06.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

13 Aralık 2025 Cumartesi

Olduğumuz Gibi Görünmek *

Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy, pek haber izlemesem de izlediğim zaman sunduğu haberleri izlediğim spikerdi.

Konuşması, duruşu, nezaketi, haber sunuşu, habere kendinden bir şeyler katması, çıkardığı konuklara sorduğu sorular ve konuklarına saygısı, ekrandan verdiği pozitif enerjisi, bilgi, birikim ve donanımı hoşuma giden yönleriydi.

Nazarımda, sureti haktan görünen biriydi.

İslamcı bir ailenin çocuğu aynı zamanda.

Gözaltına alınıp tutuklanması ve ardından hakkında çıkan; uyuşturucu, kadınlarla ilişkisi ve bunlara ortam hazırlaması, yenilir yutulur iddialar değil.

Hakkında itiraflar da her gün basında yer alıyor.

İddiaların ne kadarı doğru ne kadarı iftira bilmiyorum. Daha ne tür iddialar ortaya çıkacak, bekleyip göreceğiz. Şu var ki habercilikte bana güven veren ekranların temiz yüzlüsü diye düşündüğüm Ersoy'un düştüğü bu durum beni üzdü. Umarım bu tür iddiaları aslı astarı yoktur.

Ersoy olayı ile birlikte niyetim genelleme yapmak değil. Yalnız gözümün önüne birkaç örnek geldi:

Ersoy'dan önce Habertürk'te görev yapan Veyis Ateş'in adı da kirli işlere karıştı. Bugün kayboldu gitti. Bilmeyenler için söyleyeyim. Veyis Ateş ilahiyat fakültesi mezunu idi.

Büyükçekmece Adliyesinden 75 kilo mücevherat çaldıktan sonra İngiltere'ye kaçan adliye mensubu görevli, komşularının beyanına göre namazında, niyazında ve orucunu tuttuğu, herkesin güvenini kazanmış, elimde ne var ne yok veririm denilen biri.

KOSKi görevlisi iken 2020-2024 yılları arasında vatandaşa ait depozite ücretlerini annesinin hesabı üzerine aktarmak suretiyle 14 milyon lirayı iç eden kadın çalışanın profili gözümün önüne geldi.

Adalar Adliyesinde adli emanette bulunan silahların satılması ve Büyükçekmece Adliyesindeki mücevherat hırsızlığının ardından tüm adliyelerdeki adli emanetlerin incelenmesi durumu ortaya çıkınca, Konya Kulu Adliyesindeki bir kadın görevlinin de adli emanete alt 6 milyon lirayı alıp bu parayla kumar oynadığı kendi itirafıyla ortaya çıktı.

Daha başka örnekler de verilebilir. Türkiye'de akıl almaz yolsuzluk ve hırsızlık bu örneklerden ibaret değil. Görünen o ki hırsızlık, alavere dalavere, herkesi ayakta uyutma bu toplumun genlerine işlemiş. Neresinden tutsan elinde kalır.

Verdiğim örneklerdeki profillere gelirsem, Mehmet Akif Ersoy şöhret basamaklarını çok hızlı tırmanan İslamcı biri. Veysi Ateş ilahiyat mezunu. Altın ve gümüş çalan genç, namazında ve niyazında biri. KOSKİ depozitolarını iç eden başörtülü bir kadın. Kulu Adliyesi adli emanetini soyan da başörtülü bir kadın.

Basına sızmış fotoğraflarına bakılırsa iki kadının başındaki başörtüsü anam babam usulü bir örtme değil. Okumuş, dindar ve mütedeyyin kızların örtünme biçimi.

Burada İslamcı, başörtülü, namazında ve niyazında derken niyetim; İslamcı, namazında ve niyazında başörtülülerden korkulur. Bunlar hep böyle gibi bir mesaj verme niyetim hiç yok. Toptancı olmaktan da Allah'a sığınırım. Ayrıca hırsızlığının, çalıp çırpmanın, fuhuş ve uyuşturucu kullanmanın dini, imanı, ahlakı olmaz. Bu tip yüz kızartıcı eylemleri başörtülü de yapar, başı açık olanı da. Namaz kılan da yapar, namaz kılmayanı da. İslamcısı da fuhuş yapabilir İslamcı olmayanı da. Çünkü ne de olsa insandır. Nisyan ile maluldür. Her biri çiğ süt emmiştir. Şu yapmaz demeye gelmez. Yalnız ilahiyatçının, namaz kılanın, İslamcılığı savunanın ve başörtüsünü İslam'ın emri gereği örtenlerin, bu tür nahoş şeyleri yapmayacağı ya da yapmamaları gerektiği yönünde, toplumun bir beklentisi var. Toplumun, aynı kötülüğü laik seküler biri veya başı açık biri ya da namaz kılmayan biri yapsa bunlara gösterdiği tepki ile dindarlığıyla nam salmış birine gösterdiği tepki aynı değildir. Dindar ve mütedeyyin birinin yaptığını daha fazla ayıplar. Çünkü İslamcılık bir kimliktir, namaz niyaz ve oruç bir kimliktir. Aynı şekilde İslam'a uygun başörtüsü örtme de bir kimliktir. Bu kimliklerle ortaya çıkanlar yoğurdu hep üfleyerek yemek zorundadır.

Toplumun bu bakış açısını ayıplamamak lazım. Ben de toplumun bakışı gibi bakıyorum bu olaylara. Nerede olumsuz bir şey olsa Allah vere de fail İHL ve ilahiyat mezunu, İslamcı, başörtülü olmasa diye temenni ederim. Çünkü bunların yaptığı her şey güven ve itimadı sarsar.

İslamcı ya da dindar ve mütedeyyin kimlikli kişilerin yüz kızartıcı örnekleri giderek artarsa milletin ilahiyatçıya, İHL’liye, namaz kılana ve başını örtene güveni kalmaz.

En iyisi olduğumuz gibi görünmek ya da göründüğümüz gibi olmaktır. Süreti haktan görünmeyi bir tarafa bırakmak lazım. Bu renge bürünürsek kimse yaptığımızdan şok geçirmez. Kimsenin kimseyle güven problemi olmaz. Kimse kimseye kanmaz. Kimse kimseyi kandıramaz. Neysek o olalım vesselam. 

*14.12.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.