2 Kasım 2025 Pazar

İtirafçıların Beyanı *

Kadının beyanı esastır" ilkesi gereği, uzaklaştırma alan erkek sayısı az değil. Yeter ki kadın, kolluk kuvvetlerine ya da savcılığa giderek "Eşim bana şiddet uyguladı" desin. Erkeğin, eşine şiddet uygulamadığını ispat edinceye kadar çok uğraşması gerekir.

Aynı şekilde bir kız çocuğu veya kadının, "Falan beni taciz etti" demesi erkeğin sorgusuz, sualsiz derdest edilerek polis nezaretinde cezaevine konması hiçten bile değil.

Her ne kadar 6284 sayılı kanunda, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın şiddet ve tacize maruz kalan herkesin beyanı esas dense de şiddete maruz kalmış bir erkeğin polis veya savcılığa giderek böyle bir beyanda bulunması çok zor. İçine atar, yine de gidip şikayette bulunmaz. Çünkü işin ucunda karizmayı çizdirme durumu söz konusu.

Hanımından şikayetçi olan erkek pek nadir bulunur. Bir tanıdığım erkek, hanımından şiddete maruz kalmış. İleride delil olarak kullanırım düşüncesiyle hastaneye gidip üç günlük darp raporu almış. Alıp cebine koymuş. Fakat polis eve gelip ifade vermesi için savcılığa gideceğiz deyince, tanıdığım ne yapacağını şaşırmış. Beni aradı. Savcılığa git, şikayetçi olmadığını söyle dedim. Bu konu böylece kapandı.

Beyan esastır ilkesi, genelde kadın lehine işleyen bir ilke. Çünkü erkekler şiddet konusunda potansiyel suçlu. Adı çıkmış bir kere.

Bu durum sadece günümüzde değil, belki de eskiden beri böyle. Nitekim Yusuf peygamber de aynı evde kaldıkları azizin hanımının iftirasına maruz kalmış. Suçsuz olduğu bilinmesine rağmen yıllarını hapishanede geçirmiştir.

Şiddete maruz kaldım diye beyanda bulunup da eşine uzaklaştırma verilen evliliklerin ne kadarı devam eder, bu aşamadan sonra evlilik ne derece sağlıklı yürür bilmiyorum. Ama basına düşen haberlerden anlaşıldığına göre iş cinayete kadar gidebiliyor.

Buradan gizli tanık ve itirafçı konusuna gelmek istiyorum. Çünkü son yıllarda Ergenekon ve FETÖ soruşturmalarında, belediyelerle ilgili yolsuzluk operasyonlarında gizli tanık ve itirafçıların verdiği bilgilerle, soruşturmaların gerekli gereksiz ya da ilgili ilgisiz kişilere uzandığı ve soruşturmaların sulandırıldığı da bir vakıa.

Haydi gizli tanığı anladım. Bir konuyu aydınlatmak için bildiğini aktaracak ama güvenliği açısından kimliği gizli kalacak. Ya itirafçıların beyanına ne demeli? Her itirafçı adı üzerinde suçlu. Bunlara dişe dokunur bilgi ver ve bu işin içinde kimler var, bunları söyle. Şayet söylersen cezadan kurtulursun ya da çok az ceza yersin deniyor. Bundan sonrası jurnalcinin ya da itirafçının maharet ve insafına kalıyor. Üzerine atılı suçtan yırtmak için çenesi açılıyor. Olur olmaz iddialarda bulunabiliyor. Suçlu veya değil, isimler veriyor. Verilen bu isimler ifade vermek suretiyle yargı tutuklama verebiliyor. İsmi verilen suçlu ise eyvallah. Ya suçsuz ise. İşte o zaman nezarete atılabiliyor ve hakkında iddianame hazırlanınca kadar suçsuz yere içeride yatabiliyor.

Burada, yargının, gizli tanık ve jurnalcinin verdiği bilgi ve isimleri, ilgili kişinin bilgisi olmadan ciddi bir şekilde araştırması gerekir. Böyle olduğuna inanmak istiyorum. Yoksa sadece gizli tanığın ve itirafçının beyanıyla kişileri derdest edip içeriye tıkmak çok adilane olmaz.

Hasılı kadın ve çocuğun, gizli tanık ve jurnalcinin salt beyanıyla insanları mağdur etmemek gerek. Zira her beyanda yalan, yanlışlık ve iftira olabilir. O yüzden her beyan ispata muhtaçtır. Unutmayalım ki beyan ve itirafla adalet sağlanmaz.

*14.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Emekliliğe Neşter *

Bir önceki yazımda, sosyal güvencesi olan birinin vefatıyla, kişinin emekli maaşının kesilmediğini, miras gibi babadan kızına, kocadan hanımına, farklı statüde emekliliği hak ettiği için hem babasından hem de kocasından iki farklı emekli maaşı alındığına, hatta dededen torununa emekli maaşı almaya devam ettiğine dair örnekler vermiştim. Bu yazımda da bu tür emekliliğe bir neşter vurulması gerektiğine değineceğimi ifade etmiştim.

Önce SGK'nin durumuna kısaca değinerek hepinizin bildiği bir durum tespiti yapayım. Hem Çalışma Bakanı'nın hem de SGK Genel Müdürü'nün açıklamalarına göre sosyal güvenlik sistemi SOS veriyor. SGK bütçesinin yüzde 67'i maaş ödemelerine gidiyormuş. Eskiden 50-55 yaşında vefat eden insanımızın hayat standartları iyileştiğinden ve iyi sağlık hizmeti aldığından dolayı ölüm yaşının 78-79'a çıktığını, EYT ile birlikte 3 milyon kişinin daha emekli olmasıyla emekli yaşının arttığını söyledi Genel Müdür. Kısaca müdür ölmüyor bu emekliler demek istedi. Emeklilerimiz erken ölüverse, SOS veren sosyal güvenlik sistemi biraz rahat nefes alacak.

Anlayacağınız emekli geçim şartları dolayısıyla ha acaba bize bir iyileştirme yapılır mı beklentisi içerisinde iken Genel Müdür'ün bu açıklamaları, "Düşük ve yetmiyor dediğiniz maaşın kıymetini bilin. Ötesini de beklemeyin" anlamına gelir.

Genel Müdürün adeta fazla yaşamayın, ölün, anlamına gelen açıklaması, bir anne ve babanın yaşlanıp bakıma muhtaç hale gelince, evlatlarının ne zaman ölecekler diye gözüne bakmasından farklı bir şey değil.

Emekli fazlalığından dolayı maaş ödemede zorlandıklarını ifade etseler de sosyal güvenlik sistemiyle oynamanın şakasının olmadığı ortaya çıkmasına rağmen seçim vaadimizde var diye Bağkur’luların 9 bin olan prim gününü 7200 güne indirme çalışması da ayrı bir garabet.

Şu anlaşılıyor ki bizde emekli sayısı fazla. Bunda SGK sistemiyle sürekli oynayan siyasilerin payı büyük. Ayrıca emeklinin ölmesiyle birlikte hanımı ya da kızı çalışan biri değilse bu emeklinin maaşı kesilmeyerek ödemeye devam ediyor. Bu da SGK'nin yükünü artırıyor.

Şimdi gelelim emekliliğe neşter vurmaya.

Emekli maaşı kişiye özgü olmalı. Kişinin vefatıyla birlikte emekli maaşı ödemesi son bulmalı. Bu maaşı ayrıca kızının ya da hanımının almasının önüne geçilmeli. Çalışmayan eş ya da kızı nasıl geçinecek denebilir burada. Bunun için 18 ya da 25 yaşını dolduran kadın-erkek herkes sosyal güvenlik kapsamına alınmalı. Devlet her bir vatandaşına iş vermeli ya da bulmalı. İş veremediğine işsizlik parası vermeli. İş bulduğu kişi işi beğenmezse, ödenen işsizlik maaşı düşürülerek kişi çalışmaya teşvik edilmeli. İşsizliğin özellikle okumuş genç işsizlerin olduğu bir ortamda bu kararı uygulamaya almak zor olmaya zor. Ama bir emekli maaşının kendisinden sonra ikinci, üçüncü emekli eder gibi ödenmeye devam etmesinden daha iyidir.

Emekli yaşı seçimlerde siyasi malzeme olarak kullanılmamalı. Emekli yaşı 65-67 kaç ise hiçbir siyasi oynamamalı. Hatta emekli yaşı dolduğu halde sağlığı yerinde, işinde faydalı olanların çalışmaya devam etmesine izin verilmeli. Belediyeler emekliliği hak etti diye yerine başkasını almak için çalışanlarını emekli etmeye zorlamamalı.

Araştırmacı ya da uzman statüsüne alınıp geri plana çekilen kişiler bir şekilde iş hayatına kazandırılmalı. Bankamatik memuru diyebileceğimiz kimseye, çalışmadığı halde maaş verilmemeli.

Tüm kurumlarda ve Milli Eğitim Bakanlığında aile birliğini sağlamak ya da yerine birini atamak suretiyle istifası beklenen ne kadar kızağa çekilmiş norm fazlası kişi varsa bunlara bir şekilde iş verilmeli. Bunlar çalışma hayatında tutulmalı. Birini bir yere sürerek yerine biri alınmamalı. Aynı makam için iki kişiye maaş verilmemeli. Şehrin bir yerinde bir branşa ihtiyaç olduğu halde bir başka yerde norm fazlası öğretmen olmamalı. Norm fazlası karı kocaya ihtiyaç olan üçüncü bir yerleşim yerinde iş verilmeli. Şehirlerde norm fazlası öğretmen varken şu şehirde ihtiyaç diye yeni öğretmen alımı yapılmamalı. Öğretmenlik beklediği halde atanamayan öğretmenlere başka alternatif iş önerilmeli. Öğretmenlik gibi başka alanda çalışma imkanı olmayan branşlar için insan planlaması yapılmalı. İhtiyaç kadar ya da ihtiyacın yüzde yirmi fazlası kadar kişilerin fakültelerde okuyabilmesinin planlaması yapılmalıdır. Bu durum sadece öğretmenlik değil, her türlü insan kaynağı planlaması yapılmalıdır. Herkes bir yerde okurken gelecek endişesi taşımamalı.

İşi ve maaşı olduğu halde üst kurullarda ek görev alarak imza parası ya da huzur hakkı adı altında birden fazla maaş almaların önüne geçilmeli. Hangi maaşı daha yüksek ise onu almalı. Senede üç beş defa mesai saatleri içerisinde imza atmanın dışında fiili olarak çalışmayan üst düzey, müdür, genel müdür, daire başkanı, akademisyen, siyasi, belediyeci vb. ayrıca maaş almamalı. Eğer ilgili kişi mesai saatleri dışında ve hafta sonu bir işe fiili olarak emek sarf ediyorsa yani esas işini aksatmıyorsa bu durumda emeğinin karşılığını alabilmeli.

Devlet her türlü kazancı makul vergi kapsamına almalı. Kayıt dışı kazanca göz açtırmamalı.

Bir kişinin bakmasına bağlı iyileşmesi mümkün olmayan bakıma muhtaç yaşlı ve çocuk hastalar, devletin belediyeler aracılığıyla yaptıracağı rehabilitasyon merkezlerine alınarak evde hastaya bakan kişiler işine bakmalı. Devlet ayrıca her hastaya bakana maaş bağlamamalı. Belli bir ücret karşılığında devlet iyileşmesi mümkün olmayan tüm bakıma muhtaç hastalarını yaşam şartları düzgün yerlerde toplamalı. Bir hastaya bakana bir maaş vereceğine belli merkezlerde hastalara bakan profesyonel kişiler hastalara bakmalı. Burada kısaca rüşt çağına gelmiş herkes çalışmalı demek istiyorum.

Mevcut ev hanımlarının, yetiştirip büyüttükleri çocuk sayısına göre aylık belli bir oranda para yatırması şartıyla, belli yıldan sonra emekliliği hak etmesinin önü açılmalı.

Kısaca emekli kişinin vefatıyla kişinin maaşı kesilmeli. Herkes de çalışacağına göre kendi çalıştığının karşılığı olarak maaşını almalı. Emekli olduktan sonra da kendi maaşını almalı. Emekli ettiğimiz kişiye de geri kalan ömründe geçim gailesi yaşamayacak, insanca yaşayacak, kendi kendine yeten bir emekli maaşı vermeli.

*05.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

31 Ekim 2025 Cuma

Dededen Toruna Emekli Maaşı *

Bir tanıdığım var. Bir gün laf lafı açtı. Kayınvalidesinin biri babasından, diğeri de kocasından olmak üzere iki emekli maaşı aldığını söyledi. Olur mu öyle şey dedik. “Ben de olmaz. Bir yanlışlık var” diye gidip SGK’ye durumu izah ettim. Yetkili kişi, “Biri emekli sandığı, diğeri de SSK’li ya da Bağkurlu olduğu için iki ayrı maaşı da alır. Her ikisi de aynı yerden olursa ya babasının ya da kocasının emekli maaşını alır” demiş.

Kayınvalide iki maaşı da almaya devam eder. Kocasından kalma evinde de oturmaya devam eder. Bu durum damatların iştahını kabartır. “Kayınvalidenin oturduğu evi de kiraya verelim. Annemiz sırayla birer ay evlerimizde kalsın. Kimin evinde ise maaşları ve kirayı o kızı alsın” demişler.

“Hocam, kayınvalide geldiği zaman banka kartlarını kızına veriyor. Bir iyi oluyor. Hepimiz dört gözle sıranın kendimize gelmesini bekliyoruz” dedi.

*

Kadının kocası ölür. Kadın kızının evinde kalmaya başlar. Haliyle kocasından tevarüs eden emekli maaşını da kızı almaya devam eder.

Kadının iki oğlu, bir kızı, “Anamızın oturduğu ev boş. Boşu boşuna duracağına evi boşaltıp kiraya verelim” derler ve evdeki eşyayı aralarında paylaşırlar. Evi de kiraya verirler. Kirayı yanında kaldığı kızı mı alıyor yoksa üç verese her ay aralarında paylaşıyorlar mı bilmiyorum. (Benim tek yaptığım çenemi yormak.)

Buraya kadar sorun yok. Şunu da yeni duydum. Aynı kadının babası fi tarihinde ölmüş. Belki de mezarında kemikleri bile kalmamıştır mevtanın. Erkek oğlundan biri rahat durmaz. Uğraşır, didinir. Babasından kalma emekli maaşı almaya devam eden annesine, kendi babasından da emekli maaşı bağlatır. Bu durum da büyük ihtimalle üst tarafta anlattığım hikayeye benzer.

Garip olan, annesi yine tek emekli maaşı almaya devam eder. Çünkü annesinin babasından hak ettiği emekli maaşının banka kartını, ikinci emekli maaşı bağlatmak için efor sarf eden oğlu alır. Şimdi bu oğlan her ay kendi emekli maaşının yanında ana babasından yani dedesinin maaşını alıp afiyetle yemeye devam ediyor. Ben buna dededen toruna maaş derim. Başka da bir şey demem. (Ben de “Dededen toruna” devam eden Ereğli ilçemize ait el yapımı Torun gofret var sanırdım.)

Kadının kocasından kaynaklı emekli maaşını almasını anladım da ölüp gitmiş, emekli maaşı kapatılmış birinin kızı için yeniden aktif hale gelmesini anlamıyorum. Kocasının emekli maaşı olmaz, o zaman babasının emekli maaşını alsa eh diyeceğim.

Bu iki örneğin yani dul kadının hem babasından hem de kocasından iki ayrı emekli maaşı alması örneği ülkemizde ne kadardır, bilmiyorum. Gerekirse tek örnek olsun. Kişi iki ayrı yerden emekli maaşı almamalı.

Hele torunun, annesi adına yeniden aktif hale getirdiği dedesinin maaşını alıp iki emekli maaşı ile gününü gün etmesi ve işini çıkarması olacak şey değil. Böyle kaç örnek var, bunun da bir anlamı yok. Gerekirse tek örnek olsun.

*

Bir örnek daha aklıma geldi. Emekli olduğu halde hala çalışmaya devam eden birinin evli kızı, kocasından boşanmış. Kızı, babasına gelip “Annemden formalite boşan. Senin emekli maaşından ben faydalanayım” demiş. Baba olmaz demiş. Ama kızı ile anası boş durmamış. Alttan girip üstten çıkmışlar. Bu sefer ciddi olarak annesi babasından boşanmış ya da kızı boşatmış. Şimdi anne kız birlikte kalıyorlarmış. Artık nasıl olduysa kanunen mümkün olmasa da belki de emekli maaş kartını verme karşılığında anlaşmalı boşandılar. Bu kısmı bilmiyorum. Bildiğim emekli maaşını anne ile kızının kullandığı.

Duyunca şaşırdım. Ölür müsün, öldürür müsün.

*

Görünen o ki bu ülkede kişiye özgü emekli maaşı ölmekle bitmiyor. Zincirleme ve kesintisiz bir şekilde kah eşine geçiyor kah kızına. Anlattığım örnekte de olduğu gibi kah torununa geçiyor.

Belli ki SGK’de boşluklar var. İnsanımız bu boşlukları değerlendirerek deniz misali devletin sosyal güvenlik sisteminin köküne incir dikmeye devam ediyor. Bu yollu kimse, “Yazık, tüyü bitmemiş yetimin hakkı var. Alamam. SGK böyle böyle batar” demiyor. Çeşme akarken suyunu doldurmaya devam ediyor.

Anlattığım örneklerden hareketle, kocadan hanımına, babadan kızına, dededen toruna kesintisiz devam eden bu emeklilik anlayışına bir neşter vurmak lazım. Buna da bir başka yazımda değineyim.

*04.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.