29 Ağustos 2025 Cuma

Mahallenizle Aranız Nasıl? *

Mahalle dendiği zaman belde, ilçe veya ildeki sınırları çizilmiş meskûn mahalle akla gelir.

Adres olarak kullanılır.

Her beş yılda yapılan mahalli seçimlerde bu mahallelere de muhtar seçilir.

Mahalle dendiği zaman aynı düşünce yapısına sahip insanlar topluluğu da akla gelir. İşte bu mahalle üzerinde duracağım.

Bu mahallenin sınırları belli değil. Ülkenin bir ucundan diğer ucuna aynı düşünce yapısına sahip insanlar olur. Haliyle birden fazla düşünce ve ideoloji olduğu için farklı farklı mahallelerin olması da doğaldır. Laik seküler mahalle; dindar, mütedeyyin, İslamcı, muhafazakar mahalle gibi.
Bu mahalleler fikir dünyası çerçevesinde ayrışır. Siyaseten, dinen farklı düşünür. Giyim kuşam yönünden de farklı giyinir.

Siyasi partilerin kaleleridir bu mahalleler. Bir mahalle hangi siyasi partiyi desteklerse o parti için o mahalle çantada kekliktir. Aday iyi olsa da olmasa da seçimi kazanması bankodur. Çünkü mahallenin başka siyasi partiye yönelmesi mümkün değil.

İki ya da daha farklı mahalle mensuplarının bir arada yaşadığı yerlerde ise seçim ortadadır. Her seçimde oyunun rengini değiştiren seçmen kitlesi o mahallede bir siyasi partinin kazanmasında etkin rol oynar.

Mahallelerin sınırı olmasa da düşünce ve inanç yönünden diğer mahallelerle kalın çizgilerle ayrılır. Geçiş yapmak çok zordur.

Bu tür mahallelerde bir mahalle mensubunun fikir veya oyunun rengini değiştirmesi ya da dini yönden farklı düşünmesi düşünülemez. Çünkü döneklik kabul edilir. Karşı mahalleye şirin görünme addedilir. O yüzden, kimse içine sinse de sinmese de içinde bulunduğu mahalleye aykırı hareket edemez. Kazara farklı düşünse, bunu ifade etse mahalle baskısına maruz kalır. "Vay efendim, nasıl böyle düşünürsün" denir. Dışlanırsın. Mahallende yalnızlara oynarsın. "Bu, yakında karşı mahalleye geçer. Demedi demeyin" derler. Karşı mahallede ne işim var? Benim mahallem burası dersin. "Bu, hâlâ niye gitmedi. Bu kafa yapısıyla burada niye duruyor" derler. Karşı mahalleye çekip gitsen, "Bak, gitti. Dönek adammış. Biz demiştik" derler.

Yazıp çizmen, farklı görüş ileri sürmen, ben bu konuda şöyle düşünüyorum, beni böyle kabul edin demen bir şey ifade etmez. Yazına da karışırlar, bir şey demene de sessiz kalmana da. Hayatı sana zindan ederler. Seni muhalif görürler. Değişti, çok değişti derler. Hasılı seni ne karşı mahalleye gönderirler ne de kendilerinden kabul ederler. İstenilmeyen kişi ilan ederler. Ne de olsa mahallenin sahibi ve kelek keseni onlar. İyi ve güzeli sadece onlar düşünür.

Anlatmak istediğim, mahallelerde sürü psikolojisi hakimdir. Birey olmaya çalışmak ya da kalkışmak bedel ister. Farklı düşünmek bedel ister. Onlara yanlış yapılıyor demek bedel ister. Bakışlarıyla seni boğarlar. Senden istenen mahallenin psikolojisine, atmosferine, dünya görüşüne ve hayat felsefesine uygun hareket etmek. Onların dümen suyuna girmek. İtiraz etmemek, eleştirmemek. Biz galiba yanlış yaptık, yapıyoruz dememek. Mahallenin düşüncesi ne ise onu savunmak.

Kısaca, mahallelerde inanç ve fikir özgürlüğü yok. Hoşgörü yok. Farklı fikre tahammül yok.

Huzur, rahat ve mutluluğun için mahallenin görüşleri dışına çıkmaman akıl sağlığın yönünden elzemdir. Durum bu iken mahallenin yaramaz çocuğu olma rolüne bürünmek hiç akıl kârı değil.

İnsan ne ondan ne de bundan ben hiçbir mahalleye ait değilim. Bu konuda mahallelerin görüşü beni tatmin etmiyor dese ya da hangi mahalleden olursa olsun bir konuda doğruya doğru, yanlışa yanlış dese mahallesiz kalır. Yani ya bizdensin ya da onlardan. Ortası yok. Ya o mahalleye giderek yanlışlara ortak olacaksın ya da kendi mahallende kalarak yalnızlara oynayacaksın. Ne mahallende kalarak kimseye yaranabilirsin ne de karşı mahalle sana kucak açar. Ben bu mahalledenim demeni de samimi bulmazlar. Yok yok. Sen o mahalledensin derler. Ne yapıp ne edip bir mahallede yer bularak o mahallenin bağnazı, kutuplaşma ve ayrışmanın figürü olacaksın. Mahallende ne pişirilirse onu yiyip onu çıkaracaksın. Sana biçilen rol bu. Yersen. Yemezsen, gerekirse acından öl. Ağlayanın bile olmaz.

Düşünün ki kendi mahallesindeki çocuğuna özgürlük vermeyen bu mahalleler, tüm ülke yönetimine sahip oldukları zaman karşı mahalleye özgürlük verir mi?

Bu tür mahalle anlayışı herhalde sadece Doğu toplumların özgü olsa gerek. 

Ülkemizdeki mahallelilik budur. Bu tür mahallenin, mahallemizin çocuğu ile bir alakası yoktur.

*31.08.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

27 Ağustos 2025 Çarşamba

Kaporta Zihniyeti Değişmeli *

Bu ülke giyim kuşam ve dış görünüşten çok çekti. Ben buna kaporta diyorum.

Toplum olarak kaportaya verdiğimiz önemi ve yaptığımız mücadeleyi bir türlü geride bırakmadık. Kaporta birinci önceliğimiz olunca doğru dürüst başka meselelere eğilemedik. Varsa yoksa kaporta.

Ülkenin geçmişi ve zaman zaman nükseden kaporta yüzünden bu toplum az gerilim yaşamadı. Az bedel ödenmedi. Mağduriyetler yaşandı.

Görünen o ki yeter bu kaporta ile uğraştığımız, sonu gelmeyen didişmelerimize son diyemiyoruz.

Bir an için ortalık duruldu. Toplumsal konsensüs sağlandı. Artık herkes birbirinin yaşam ve giyim tarzına saygı göstermek zorunda olduğunu öğrendi dediğimiz an, yine bir kaporta meselesi gündeme düşüyor.

Şu var ki iki zıt kutup birbirine galebe çalmaya çalışıyor. Bu çapda dahi bunun emarelerini bariz bir şekilde görebiliyoruz. Yeter ki savunduğumuz fikir ve zihniyet muktedir olsun. Kim tutar bizi. İçimizde biriktirdiklerimizi hemen boşaltıveriyoruz. Yani bilinçaltımız ortaya çıkıveriyor.

Ne demek istediğimi biraz daha açayım. Bu ülkenin yakın geçmişinde, dini gerekçelerle başını örtenlere hayat zindan edildi. Okullara alınmadı. Bunlara çağ dışı zihniyet, örümcek kafalı dendi. Başörtüsü laikliğe aykırı görüldü. Kamusal alan kapalılara zindan edildi. Adeta başörtüsü avına çıkıldı. Devletin askeri de yargısı da bu mücadeleye alet edildi.

Devran döndü. Başörtüsü devletin her kademesinde serbest oldu. Daha önce vebalı kabul edilen giyim kuşam adeta tercih sebebi oldu. Başörtülü-başörtüsüz birbiriyle tartışmadan ve gerilim yaşamadan yan yana yürümeye tanık olduk.

Sevindirici bir durumdu bu. Artık toplum olarak birbirimizin giyim kuşamına saygı göstermeyi öğrenmiştik. Toplumsal barış gelmişti. Teşbihte hata olmasın, kurtla kuzu bir aradaydı.

Gel gör ki durum böyle değilmiş. Görünen o ki birileri, geçmişte yaşatılan travmayı unutamamış, içine atmış. Bireysel de olsa içinde tuttuğu diline geliveriyor. Hekimin, çıplak diye hastasını muayene etmekten imtina etmesi de buna örnektir. Bireysel diyorum. Çünkü tüm doktorlar böyle değil. Yalnız bireysel olmayan bir durum var. Doktorun çıplak ve teşhirci diyerek muayene etmediği hasta olayını savunan savunana. Sosyal medyaya bakıldığı zaman doktorun bu tavrına destek veren yüz binler var. Bu da doktorun yalnız olmadığını gösterir. Öyle zannediyorum, doktora destek verenlerin kahir ekseriyeti; dindar, mütedeyyin, muhafazakar ve İslamcı kesim. Öyle zannediyorum, geçmiş başörtüsü mücadelesinde çocuğu, eşi veya bir yakını mağdur edilmiş ya da başörtüsünü savunan kişiler olmalı. Bunlar da travmayı atlatamayan belli ki.

Dün başörtüsüyle mücadele için kız çocuklarına hayatı zindan edenler ile bugün çıplak diye yine kız çocuklarını muayeneden kaçınma durumu iki farklı zihniyeti temsil eder. Bu iki zihniyet de birbirine zıt zihniyet olsalar da aynı kapıya çıkar. Çünkü kapalılığı savunan da açıklığı savunan da kaportacıdır. Dış görünüşüne göre kızları değerlendiriyor. Bakmayın, zaman zaman çok masum ve hoşgörülü olduklarına. Gücü eline geçiren, zihniyetini ortaya koyup dayatmaya yelteniyor. O yüzden bu iki zıt kutup birbirinden besleniyor. Biri olmadan, diğeri olmaz. Çünkü yaşayamaz. Haliyle bu dram, bitmeyen hikaye olarak bizden bir parça olarak devam eder gider.

Bu bitmeyen hikayede kadınlar hep nesne iken hikayenin kahramanları nedense hep erkekler. Açık veya kapalı haliyle kadın mağdur oluyorken erkekler rol alıyor veya rol çalıyor.

Burada şunu da söylemek isterim. Kapalılığı savunan zihniyet de açıklığı savunan zihniyet de yanlış yolda. Ne zaman ki giyim ve kuşamı kişilerin bireysel tercihi kabul edip içimize sinmese de hoşgörülü yaklaşıp saygı göstermeyi hayat felsefesi kabul etmedikçe bu iki zihniyetten bu ülkeye hayır yoktur.

Açıklık veya kapalılık kadının tercihidir. İsteyen istediği şekilde giyinmelidir. Erkekler bu işten elini ve eteğini çekmelidir. Giyim kuşam konusunda bana laf düşmese de açıklık veya kapalılık konusunda neyi savunduğum merak edilirse, normal ve makul kapalılık ve açıklığı uygun görürüm. Yüzü ve gözü görünmeyen kapalılığı da anadan üryan giyim kuşamı da tasvip etmiyorum. Yine de garibimize gitse de kadınların tercihine saygı göstermek bizim olmazsa olmazımız olmalı. Kadınlar da ne şekilde giyinirse giyinsin ama kendine yakışanı giyinsin. Unutmayalım ki insanlar kıyafetleriyle karşılanır, fikirleriyle uğurlanır. Nice açıklar vardır, kapalıdan daha kapalı. Nice kapalılar var ki açıktan daha açık.

Biz ne zaman ki giyim, kuşam ve kaportayı bırakıp insanların fikirlerine bakarsak ülke olarak mesafe alırız. Yoksa her zaman ki gibi yaya kalmaya devam ederiz.

Lütfen, açığı da kapalısı da açığı savunan da kapalılığı savunan da bu zihniyetini kendine saklasın. Birbirimize hayatı zindan etmesin. Birbirinin hayat tarzına müdahale etmedikçe herkes istediği giyim kuşamıyla toplum içinde arzı endam etsin. Eğer bir giyim ve kuşamı tasvip etmemişsek bunun yolu o kişiyle iletişime geçip onunla güzel bir üslupla konuşmaktır. İnanın, suçlamadan konuşma yolunu seçmek bize mesafe aldırır, belki kazanabiliriz de ama şöyle olacaksın, böyle olacaksın dayatması, hazırında o kişiyi bizden uzaklaştırır. Amacımız bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Maalesef taraflarda üzüm yeme düşüncesinin olduğunu düşünmüyorum.

Son göz, doktoru tefe koymayalım. Doktoru göklere de çıkarmayalım. Lütfen taraflar savundukları zihniyetlerini gözden geçirsinler. Zihniyetlerini sorgulasınlar. Birbirimize hayatı zindan etmeyelim. Şayet zihniyetlerimizi sorgularsak, birbirimizi anlamaya çalışırsak, pekala, birlikte hoşgörü içinde yaşanabilir bir ülke bırakabiliriz bizden sonraki neslimize.

*27.08.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

26 Ağustos 2025 Salı

Zam Sebep, Enflasyon Sonuç

2026-2027 yıllarını kapsayan zam görüşmesi anlaşmazlıkla sonuçlanmış. İş her defasında olduğu gibi Hakem Heyetine kalmış.

Hakem Heyeti de 2026 için önerilen 11+7 zam oranını aynen onamış. Ama 2027 için teklif edilen 4+4'lük zammı yetersiz bularak 5+4'e çıkarmış. Böylece 2026-2027 zam pazarlığında nihai karar verilmiş oldu.

Öncelikle 2027 yılının ilk altı ayına Hakem Heyetinin inisiyatif kullanarak 1 puan eklemesi, Heyetin memurları düşündüğünün bir göstergesi. Sağ olsunlar, var olsunlar.

Bu zammın memurlara hayırlı olmasını ve gelecek zamlarla birlikte maaşlarını güle güle harcamasını dilerim.

Sözlerimi nihayete erdirmeden bazılarına bir çift laf etmek isterim.

Gazeteden okuduğuma göre yetkili konfederasyonlar zammı beğenmeyerek toplantı masasını terk etmişler. Ayıp etmişler. Ayıp ayıp. Bu memurlar, size masayı terk edin diye mi yetki verdi. Yetmez ama evet, Allah bereket versin, hiç yoktan iyidir deyip imzalayamaz mı idiniz? 2-3 puan daha artış olsa göğe mi erecektiniz? Hep istiyorsunuz. Hiç vermiyorsunuz. İstediğinizi de alamıyorsunuz. Ama ne edersiniz ki yetki sizde. Ama devlet terbiyesi, imzalamanız yönündeydi. . Hatta hiç vermeseniz de olurdu demekti. Heyhat ki göremedim bunu. Unutmayın ki devlet yönetmek ve bütçe hazırlamak ve hesap kitap yapmak bekarların işi değil. Belli ki bekarsınız.

Ya Hakem Heyetine ne demeli? Görüşme anlaşmazlıkla sonuçlanmış. Hakem Heyetine düşen de kabul görmeyen öneriyi onaylamaktan ibaretti. Ne hakla ikinci yılın 4+4 zam oranını 5+4'e revize ederler. Verirken sanki ceplerinden veriyorlar. Kimin parasını kime veriyorsunuz? Ayıp ayıp. Sizin yaptığınız bu değişiklik memur sendikalarının yaptığı ayıptan da ayıp. Belli ki Hakem Heyeti de bekar. Bekar olunca bütçe nedir, nereden bilecekler.

Verdikleri bu bir puanlık artış aşağı doğru hızla giden enflasyonu azdırırsa bunun vebalini nasıl verecekler? Bunu düşündüklerini sanmıyorum. Halbuki memura bir puan artış bütçeye artı yük getirecek. Bu da enflasyonun azması demek. Unutmasınlar ki memura zam sebep ise enflasyon ise sonuçtur. Durum bu iken gel de Hakem Heyetine bunu anlat.

Memur olup da bu zammı beğenmeyen varsa ve enflasyonun altında yine ezileceğiz denirse, derim ki felaket tellallığı yapmayın. Ne demek beğenmemek. Nankörlüğün gereği yok. Beğenmiyorsan istifa edeceksin. Senin yerine zamsız çalışacak milyonlar var. Kimse seni orada zorla tutmuyor.

Sonra ne demek yine enflasyona ezileceğiz. Ne zaman ezildiniz ki yine ezileceğiz diyorsunuz. Unutmayın ki bugüne kadar memur enflasyona ezdirilmedi. Yine ezdirilmeyecek.

Diyelim ki zam oranı enflasyonun altında kaldı. Altı ay sonra enflasyon farkını bugüne kadar almadınız mı? Sizin bir kuruşunuz devlette kaldı mı bugüne kadar da böyle dersiniz. Dişini sıkıp altı ay sonra al. Var mı alacak, verecek. Yok. O zaman bu isyan niye? Unutmayın ki azı beğenmeyen çoğu bulamaz.

Görünen o ki bu memur sendikaları da Hakem Heyeti de zammı az gören memurlar da enflasyondan beslenmek isteyenler. Yok öyle yağma. Eski Türkiye'de kaldı sizin bu istekleriniz. 

Haydi gidin işinize.

Bir söz de insaflı esnaf kardeşlerime gelsin. Biliyorum kâr marjında hep insaflı davrandınız. İşte size bir imkan daha. 2026'da ürünlere 11+7, 2027'de de 5+4 zam yansıtın. Biliyorum bunu size hatırlatmak çok abestir. Zaten yaptığınız bir şey. 

Son olarak bir söz de devlete gelsin. Bazı ülkeler ocak ve temmuzda vergi oranlarını artırırken yaşanan enflasyona göre zam yapıyor, memura zammı ise hedeflediği üzerinden zam veriyor. Biliyorum sen böyle yapmazsın. Haydi sen de 2026 ve 2027 yıllarında hedeflediğin enflasyon oranında vergilere zam yap. Sakın o ülkeleri örnek alma. 

Not: Tam içimden gelerek yazdığım bir yazı. Böyle bir yazı için samimiyet ve içtenlik gerek. Sizde bu içtenlik yoksa beni anlamazsınız.