16 Ağustos 2025 Cumartesi

Hepten Bedavacı Bir Fani

Bir ara 65'ini devirmiş bir fani ile teşehhüt miktarı bir yerde oturmuş oldum. Yanımda birkaç kişi daha vardı.

Birkaç konuya birden girdik. Muhteremin kafa yapısı, anlayışı pes dedirtti bana.

Konu döndü dolaştı. 65 yaşını doldurmuş insanların toplu taşıma araçlarından ve herkesin belediye umum tuvaletlerinden ücretsiz yararlanmasına geldi.

Çoğunluk, ücretsiz hizmetin olmaması yönünde görüş belirtti. Toplu taşımayla ilgili;
En azından yapılan hizmetin maliyeti alınmalı.
İndirimli olabilir.

Devlet, 65 yaşını doldurmuşların hesabına, emeklilere bayram harçlığı verdiği gibi belirlediği bir miktarı ulaşım gideri adı altında aylık yatırabilir. Otobüslere binen de herkes gibi bedelini öder. Bu yöntem aynı zamanda 65'ini doldurup otobüslere binenlerin onurunu da korur. Çünkü başta otobüs şoförleri olmak üzere çoğunluk 65'lilere bedavacı diyor. Homurtular oluyor. Bu homurtular kulaklarına gidiyor.

Günlük biniş sınırı getirilebilir.

Yolcu yoğunluğu az saatlerde otobüse binme şartı getirilebilir.

Türünden herkes kendi çapında bir öneri getirdi.
Tüm bunları yarım ağız dinleyen ise her bir öneriye eleştiri getirdi. Hiçbir öneriye katılmadı. Ücretsiz faydalanıyoruz, ücretsiz binmek hoşuma gidiyor ama ücretsiz olmamalı diyemedi. "Yarın siz de 65 yaşına dayanacaksınız. Bir zamanlar ben de sizin gibi düşünüyordum ama doğrusu ücretsiz olması, sınır getirilmemesi. Belediyelere yük olmuyoruz, belki biraz olabilir ama güzel hizmet. Gündüz saatlerinde otobüsler zaten boş gidip geliyor. Kime, ne zararımız var. Kişi hasta, sabah erken saatte hastaneye gidecekse, bilet mi basmalı. Öyle olmaz. İstediği saatte istediği kadar binmeli" dedi.

Sayın hocam, yarın 65'i bulduğumuzda biz de elbette faydalanacağız ama doğrusu, ücretin alınması dedik ise de Nuh dedi, peygamber demedi.

Bari, her 65'ini dolduran faydalanmasın. Çünkü öyle 65'ini dolduranlar var ki gayrimenkul zengini. Seni, beni, şehri satın alır. En azından geliri belli miktarın altında olanlar, mesela en düşük emekli maaşı alanlar faydalansın bile dedik. "Bu, hiç olmaz. Adil değil. Ayırt etmek de zor" dedi. Siz adaletten ziyade eşitlikçi bir görüşü savunuyorsun dedik. Dedik oğlu dedik. O ise dediğim dedik, kestiğim kestik dedi.

Ücretsiz tuvalet konusunda da maliyeti bari alınmalı önerisine de hiç katılmadı. Hiç alınmamalı, böyle gitmeli. Bu da güzel hizmet" dedi durdu.

Baktım olmayacak. Sustum. O ise kendi çaldı, kendi oynadı.

"Bak, sabah şuraya gittim, buraya gittim. Evden çıktım çıkalı hiç para ödemedim. İyi değil mi bu hizmet" dedi. Yahu bedava hizmet başka hizmetlere yüklenilerek yine bizden çıkar dedik ise de çıkmaz, niye çıksın dedi.

Düşündüm de hayatı beleşe getirmiş biriydi. Nerede beleş, orada yerleş türünden bir profil ile karşı karşıyaydım.

Adam niye savunmasın bu beleşçiliği. Evinden çıktı çıkalı bir kuruş para harcamamış. Ulaşım gideri yok, çay parası ödeme derdi yok. Susadım, şuradan bir su alayım derdi yok. Nasılsa otobüs bedava. Esnaf ziyaretinde çaylar esnaftan. Susamışsa belediyenin tatlı su çeşmeleri var. Yiyip içtiğini boşaltacak tuvaletler de bedava. Hayatı beleş olan biri bu bedavacılığı niye savunmasın.

Konuyu değiştirmek için esnaf, kaplıcada kaç gün kaldın, kaç para verdin diye bana sordu. Dört gecesine iki kişi 12 bin verdim deyince, bizim bedavacı, "Annah, o kadar para kaplıcaya verilir mi? Oraya o kadar vereceğime, üzerine bir üç daha koyar, bir umre daha yapar gelirim" demez mi? Yahu, kaplıcanın yeri ayrı, umrenin yeri ayrı dedim ise de o kendi türküsünü çığırmaya devam etti.

Cebinden para verip de kaç defa hac ve umreye gitti bilmem. Belki gitmiştir. Bildiğim, görevli olarak kaç defa gittiğidir. Bunu da Diyanet çeker. Hatta üste de para verir.

Hayatı beleş olan ve beleşçiliği bu derece savunan bu kişiye daha fazla tahammül edemedim. Müsaade alıp çıktım. Çıkarken, sana boş bir mezar lazım diyecektim ki düşündüm. Konya'da zaten mezar hizmetleri bedava. Söylemeye gerek duymadım.

Siz siz olun, beleş ya da bedava hizmetten yararlanın ama beleşi savunmayın. Tek istediğim bu.

15 Ağustos 2025 Cuma

Himayelerinde

Günümüz siyasetinde zaman zaman kullanılan “Af talebinde bulunmak” ve “... himayelerinde...” tabirlerini çok itici buluyorum.

İtici bulmam, kelime ve kavramlara değil. Kullanıldığı yer itibariyledir. Daha doğrusu kullanan kişilerin kişiliğine uygun bulmadığımdan ve onların da onurunu korumak gerektiğini düşündüğümdendir.

Bizde pek işlemese de istifa gibi bir kavram varken bunun yerine son yıllarda af talebinde bulunmak deyiminin kullanılması akıllara zarar. İkisi de aynı kapıya çıkar. Ne fark eder demeyin. Af talebinde bulunmak deyiminde, istifa eden sanki suçluymuş. İşlediği bu suçtan dolayı af diliyor anlamı çıkar. Yine af talebinde bulunmak deyiminde, istifa eden kişinin onuru geri plana itilmiş, o kişinin haysiyeti korunmuyor demektir.

Gelelim, “himayelerinde” kelimesine. Bu kelime de siyasilerin dilinde bugünlerde sıkça kullanılıyor. Bu kelimeyi de bu yazıya eklememin sebebi, parti değiştiren bir siyasinin rozet takma merasiminde yaptığı kısa konuşmasında kullandığı bu kelimenin dikkatimi çekmesi: “Sayın ...’ın himayelerinde daha fazla hizmet edeceğime bir kere daha söz veriyorum”.

“Himayelerinde” kelimesini sadece siyasiler değil, bazı üst düzey bürokratlar da kullanıyor.

Önce himaye kelimesinin anlamına yer vereyim. Arapçadan dilimize geçmiş himaye kelimesi, “koruyuculuk, kayırma ve elinden tutma” anlamlarına gelmektedir. Buna, koruyup kollama, gözetme, destek olma, destek çıkma, başkalarına göre kayırma ve torpil yapma, referans vs. diyebiliriz.

Koruyup kollama ve gözetme anlamında söylenirse eh dersin. Ama kayırma ve torpil anlamında kullanılırsa kullanıldığı yer itibariyle bu kelimenin savunulacak bir yanı olamaz.

Bu kelime, horozlanan biri için halk arasında “Seni bir himaye eden var. Arkanda kim var” şeklinde söylenir.

Himaye kelimesiyle ilk müşerref olmam, siyer okurken Hz Muhammed’in Ebu Talip’in himayesine girmesi. Amcasının vefatı sonrası Taif’ten dönerken Mekke’ye girebilmek için müşrik olmasına rağmen Mutim b. Adiy’in himayesine girmesi.

Hz Muhammed’in, davasını anlatmak, malına ve canına zarar verilmemesi için Ebu Talip ve Mutim’in himayesine girmesi doğaldır ve anlaşılır. Çünkü Arap kültüründe birinin himayesine girdikten sonra kimse ona zarar veremez. Zarar veren hamiyi (himaye edeni, himayeyi üstleneni) karşısına almış olur. Bu yüzden himaye eden güçlü bir aktör olmalı.

Hiçbir menfaat beklentisi olmadan davasını anlatmak için Hz Muhammed’in güçlü aktörlerin himayesine girmesi anlaşılır.

Himaye, hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın, bu kelimeyi de tıpkı af talebinde bulunmak deyiminde olduğu gibi şık bulmuyorum. Çünkü bu kelime de himayesi altına giren kişinin onurunu zedeler. Her tarafa çekilebilecek ve farklı anlamlara sebebiyet verecek bu kelime yerine, “Sayın falan kişiyle bir ekip olacağız. Ekip ruhu içerisinde çalışacağız, güçlerimizi birleştirerek şehrime/ülkeme daha iyi hizmet edeceğime inanıyorum” dense özellikle bu sözü söyleyen kişinin onuru zedelenmemiş olur.

Günümüzde güçlü aktörlerle işbirliği yapmak avantajlar getirse de ne kadar aksaklıklar olsa da kanun ve kurallarıyla işleyen bir devletimiz var. Her kim olursa olsun kanunun kendisine verdiği yetkiyi kullanır. Aksi, yetki aşımı olur. İş yapmak, daha fazla hizmet etmek amacıyla illa birinin ya da birilerinin himayesine girmek gerekmez. Böyle olsa bile himayelerinde ifadesini kullanmamak gerek. Çünkü yaşadığımız devlet Arap kültürünün getirdiği bir sistem değil. O gün kaba kuvvet hakimdi. Bugün ise Anayasa, kanun ve yönetmelikler herkesi bağlar. Herkes mevzuatın verdiği yetkiyi kullanır, mevzuatın verdiği imkanlardan yararlanır.

14 Ağustos 2025 Perşembe

Dışarıda Top Koşturan Futbolcularımız

Başta şampiyonluğa oynayan büyük takımlarımız olmak üzere Süper Lig ve PTT 1.Liginde, yabancı ülkelere mensup futbolcuların ağırlığının olduğu bir vakıa.

Yüksek paralar vererek büyük umutla transfer edilen yabancılar, takımların ilk on birinde yer alsa da almasa da verimli olsa da olmasa da kapağı bu ülkeye attı mı, kolay kolay gitmiyor. Gerekirse bir başka takıma kiralık gidiyor, başka takıma transfer oluyor ama kolay kolay gitmiyor. Yani kahir ekseriyeti bu ülkede kalıcı oluyor.

Niçin gitmiyorlar? Ya iyi kazanıyorlar ya bu ülkede top koşturmaktan mutlular ya elleri mahkum ya da profesyonelliğin gereğini yapıyorlar.

Sebep her ne ise görünen o ki bu ülke yabancı futbolcular için bir cennet mesabesinde. Bu ülkede bol bol para kazanıyorlar.

Yabancı futbolcuların durumu bu iken bu ülke insanının dışarıda top koşturan kaç futbolcusu var? Bildiğim kadarıyla bir elin parmaklarını geçmez. Bugün Avrupa kulüplerinde top koşturan milli futbolcularımız da Avrupa kulüplerinin alt yapısından yetişen futbolcular. Bu ülkede parlayıp da Avrupa kulüplerine transfer olan milli futbolcularımızın da tutunamayıp geri geldiğini görüyoruz. Kazara tutunan bir futbolcumuz olsa bile bir başka kulübümüz yüklü miktarda para vererek o futbolcuyu tekrar ülkeye getiriyor.

Aklımda kaldığı kadarıyla 2000 UEFA kupasını kazanan GS alt yapısından yetişen milli futbolcular, Avrupa kulüpleri tarafından transfer edilmişti. Bu futbolcuların çoğu, gitmesiyle geri dönmesi bir oldu. Emre Belazoğlu biraz tutunacak gibiydi. Aziz Yıldırım FB'ye transfer etti. GS'den Benfica kulübüne giden Kerem Aktürkoğlu'nun ismi de FB'ye transfer edilecek diye geçiyor. Halbuki Kerem gideli daha bir sezon oldu. İsterim ki Kerem yurtdışına kalsın. Sadece Kerem değil, giden her futbolcu gittiği yerde kalıcı olsun. Bu vesileyle bu ülkeye döviz getirsin.

İşin garibi bu ülkeden kelepir fiyata transfer edilen bu futbolculara astronomik paralar vererek geri getiriyoruz. Avrupa'ya giden futbolcularımız da haliyle tutunamayıp annelerinin ligine geri dönüyor.

Bunun tek istisnası, Tugay Kerimoğlu. GS alt yapısından yetişip uzun yıllar takımında ter döktükten sonra Ranger'de bir sezon top oynayıp ardından 8 yıl da Blackburn Rovers'da oynadı. Avrupa'ya gidip tutunan belki de tek futbolcumuz Tugay'dır. Başka varsa da bilmiyorum. Bugün Avrupa'da top koşturan lejyonerleri saymıyorum. Çünkü onlar Avrupa kulüpleri alt yapılarında yetişmiş milli takımda oynayan futbolcular.

Bu demektir ki Avrupa, Afrika vs. ülkelerden hep futbolcu transferi yapıyoruz. Fakat biz o kadar futbolcu ihraç edemiyoruz. Ülkemizdeki yabancı futbolcular ülkelerine döviz götürüp ülkelerine katkı sağlıyor. Bizimkiler ise kazandırmadığı gibi üste para verip geri alıyoruz. Bir türlü profesyonelliği öğrenemedik gitti.

Kulüplerimiz dünyanın parasını vererek transfer ettiği yabancı futbolcular ile Avrupa’da başarı gösterseler, hiç gam yemeyeceğim. Her sezon ülkemizi Avrupa kupalarında temsil eden takımlarımız tel tel dökülüyor. Avrupa’nın mahalle takımlarına elenip annelerinin ligine geri dönüyor. İnanın, kendi insanımızdan oluşturulacak futbolcularla şampiyonluğa oynayan takımlarımız yine şampiyon olurlar. Durum bu iken yabancı futbolculara bu kadar para niye?

Bir de şu durum var. Bu da profesyonellikle bağdaşmıyor. Bir takımla özdeşlesen bir futbolcu başka bir kulübe geçince hoş karşılanmıyor. Satılmış olarak görülüyor. Kazara eski takımına bir gol atsa, gol sevinci yaşasa ya da ayağına her top geldiğinde yuh tezahüratları yapılıyor. Bunu da anlamadım gitti. Bu da profesyonelliği anlamadığımız ve her şeye duygusal yaklaştığımızın bir göstergesi. Halbuki etik olan, kim hangi kulübün formasını giyiyorsa, formasının hakkını vermesi ve o kulübü namına ter dökmesidir.