29 Nisan 2025 Salı

Her Telden Kısa Kısa

"Biz Anaplaşmayız" diyenler farkına varmasa da hızla Anaplaşma yolunda ilerliyor. Sanırım iyice küçülünce anlayacaklar.

"Ben istesem sigarayı hemen bırakırım" diyenler aramızda çok sayıda varlar. Bugüne kadar pek azı hariç sigara içmeye devam etmektedir.

"Ben şununla asla görüşmem. Aynı masaya oturmam" diyenler bir bakmışsın oturup görüşme yapıveriyor.

"Ölürse cenazesine gitmem. Ölürsem de cenazeme gelmesin" deyip de sonra sarmaş dolaş olan niceleri vardır.

Bir üründe zam iddiası ortaya çıktığında, bir yetkili, "Zam yok. Bu tür haberlere itibar etmeyin" diyorsa bilin ki o ürüne zam gelecektir.

Bir sınavın son başvuru tarihi ile ilgili "Sınav tarihinde uzatma yapılmayacaktır" açıklaması yapılıyorsa bilin ki o sınavın tarihi uzatılacaktır.

"Kilo vermem lazım. Bugünden itibaren perhize başladım" diyenlerin çoğu, nefis bir yemek görünce daha başlamadan perhizi bozarlar. Göbekten belli değil mi perhize başlamadıkları.

"Verdiğim bu karardan dolayı kimseden emir almadım" diyen biri, mutlaka emir ve talimat almıştır.

Piyasada trolden dert yanan nicelerinin bir başkasının trolü olduğundan haberleri yok.

Fikri, zikri, düşüncesi ne olursa olsun, konuşmada herkes dürüst. Ama bu dürüstlük denenmemiş dürüstlüktür. Çoğumuzun eline fırsat ve imkanlar geçtiği zaman dürüstlüğü buzdolabına kaldırıyoruz. Bu demektir ki dürüstlüğümüz yokluktanmış.

Sevginin ve nefretin aşırısı gözleri kör eder. Haddinden fazla gösterilen sevgi kişiyi şımartır. Aşırı nefret de yapılan doğruları perdeler.

Kutuplaşmanın olduğu yerde barış, huzur ve güven olmaz.

Yapacak şeyi kalmayıp kendini tekrar edenlerin koltukta ve ayakta kalması düşman üretmesine bağlıdır. Düşmanla korkutarak koltuğunu sağlamlaştırır.

Başarısızlıklarına kılıf bulanların topluma zarardan başka verebilecekleri bir şey yoktur.

Hayatını oluşturduğu algılar üzerine kuranlar kadar tehlikelisi yoktur.

Başarı için her yolu mubah görenlerin hiç omurgası yoktur.

Zikzak çizenler el üstünde tutuluyorsa o toplumun vay haline.

Eleştiri kültürü gelişmeyen toplumlarda gelişme olmaz.

Yargının silah ve had bildirme aracı olarak kullanılan toplumlarda adalet olmaz.

Milli ve manevi değerleri ve dini kendi malı görenler o değerleri süfli emelleri için kullanarak değerlerin altını oyar. Bu değerlere en büyük zararı da bunlar verir. 

Çıt Çıt Çıt

“Çekirdek çitleyenlerin iş ciddiyeti, bu ülkenin hiçbir önemli sektöründe yok!”

Hepimiz çekirdeği ne şekilde çitlediğimizi iyi biliriz ama bunu tespit de çok önemli. İşte bu güzel ve yerinde tespiti Gökhan Özcan yapmış.

Şimdi gözümüzün önüne çekirdek çitleyenleri bir getirelim. Tespitin ne derece haklı olduğunu anlarız.

Çekirdek öyle bir şey ki başlandı mı bitinceye kadar çitlenir. Tadı damağımızda kalır. Olsa da daha çitlesek deriz. Çitlerken çenemiz yorulur ama çitlemede yine devam ederiz.

Çitlerken çoğu zaman muhabbet de olmaz. Sadece çıt çıt çıt ya da çit çit çit sesi gelir. Çitledikçe iştaha geliriz. Bir hızla alır, ağzımıza koyar, çitleriz.

Çitleme hızımıza kimse yetişemez. Aramızda çitleme yarışması yapılsa çoğu berabere biter. Yenişemeyiz.

Çitlediğimiz çekirdeğin kabuğu ise önümüzde saman yığını gibi yığılır kalır. Ah bir de yerlere atmasak çok iyi olur. 

Çekirdek bittiği için gözümüz biriken çekirdek kabuğuna kayar. Vay be bu kadar çitlemiş miyiz deriz.

Yeniden Gökhan Özcan'ın cümlesine gelirsek, çekirdek çitlemedeki iş ciddiyetini hayatın diğer alanlarında göstermediğimiz bir gerçek.

Çalışma tempomuzu değiştirmeye ve çekirdek çitlemedeki azim, gayret ve iştahımızı hayatın her alanına yaymaya ne dersiniz? İşte o zaman kim tutar bizi.

Düşünsenize, çekirdek çitlemede gösterdiğimiz çaba, gayret ve eforu, işimizde göstersek, bir fabrikanın seri üretimi gibi mal üretiriz. Ülkenin her bir yeri ihtiyaç fazlası ürünle dolar taşar. Ülkemiz ihracat rekoru kırar. Cari açık kapandığı gibi cari fazlası veririz. Ülkede ne enflasyon olur ne hayat pahalılığı. Ülkenin ekonomik sorunu diye bir sorunu kalmaz. Fert başına düşen milli gelirimiz çok yüksek olur. Ülke olarak gelişmekte olan ülkeler arasından gelişmiş ülkeler ligine yükseliriz.

Sığındığımız Mazeretlerin Kökeni *

Başta siyaset ve spor olmak üzere hayatın her alanında bir başarısızlık söz konusu olduğu zaman çoğumuzun ilk başvurduğu şey, başarısızlığa kılıf bulmak, mazeretin arkasına sığınmak ve gerekçe uydurmaktır.

Ekonomik sıkıntılar için dış güçlere işaret edilmesi, futboldaki başarısızlık için yapı ve sisteme dikkat çekilmesi, sınavdan düşük not alan öğrencinin öğretmeni suçlaması, aklıma gelen örneklerdir.

Başvurduğumuz bu yöntem, topu taca atmak ve sorumluluğu almamaktır. Başarısızlığı halının altına süpürmektir. Suçu başkasının üzerine yıkmaktır. Parmağı kendimize yöneltmemiz gerekirken parmağımızla başkasını göstermektir. Benim bu konuda bir hata ve yanlışım yok demektir.

Bu yaptığımız günü kurtarmak ve kendimizi temize çıkarmak ve ego tatmininden başka bir şey değildir.

Başarısızlıkta türlü türlü gerekçe bulmak yerine "Biz şunları şunları eksik yaptık. Hata bizde" deyip sorumluluğu alarak özür dilemek bir erdemdir halbuki. Toplum da hata ve yanlışıyla yüzleşeni, özeleştirisini yapanı affettiği gibi takdir eder.

Durum bu iken kendimize toz kondurmama adına bin bir türlü mazeret ve gerekçe üretmek neyin nesi? Bu kadar bahaneyi biz nereden öğrendik? Neden öğrendiğimize dair aklıma çocukluğumuz geliyor. Sanki kökeni çocukluğa kadar uzanıyor.

Şimdilerde kaldı mı bilmiyorum. Eskiden çocuğumuz düştüğünde veya kafasını bir yere vurduğunda basardı ağlamayı. Anne ya da baba koşarak çocuğunu düştüğü yerden kaldırır. Ağlama sesi biraz kesilse de yine de devam eder. Çocuğumuz ağlamayı kessin diye "Ah seni ah seni" diye ayağıyla yeri tepeler. Bir bakmışsın, çocuğumuz ağlamayı kestiği gibi gülmeye başlar.

Niye gülmesin? Düşmenin ya da masaya vurma eyleminin suçlusu tespit edilip cezalandırılmıştır. Çocukta hiç suç bulunmamıştır. Bu yönüyle gülmek çocuğun hakkıdır.

Sadece çocuk değil, bizim de keyfimize diyecek yok. Çünkü bu yol ile çocuğumuzu ikna ettik. Hepimiz şu ya da bu şekilde ağlayan çocuğumuzu bu şekilde susturmuşuzdur.

Hepimiz biliyoruz ki çocuğumuzun düştüğü yerin bir suçu yok. Ama biz böyle yaparak suçu yere atıyoruz.

Bu yaptığımız, çocuğun belleğine işleyerek büyüdüğünde ortaya çıkar diye düşünmedik. Sadece günü ve o ânı kurtarmak istedik.

Daha bir şey anlamaz dediğimiz bu yöntem çok masum gibi görünse de çocuğumuzu bir kandırmacadır. Kısaca çocuğumuzu kandırıyoruz.

Çocuk bu yaşta anlamaz mı? Belki anlamasa da çocuklar fotokopi makinesi gibidir. O anda hafızaya alır. Yeri geldiği zaman kullanır.

Nasıl kullanır? Büyüyüp zorda kaldığında, herhangi bir alanda başarısız olduğunda mazeret üreterek, gerekçe bularak.

Siz ne dersiniz bilmiyorum. Ama mazeret ve gerekçelerin arkasına sığınmanın kökeni sanki çocukluğumuzda günü kurtarma ve bizi ikna etme adına yapılan ve masum bildiğimiz pansuman tedbirlerde gizli gibi.

*07.05.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.