30 Mart 2025 Pazar

Teamülleri Olan Bir Ülkeden Neyimiz Eksik?

Ülkemizin gidişatı beni üzmeye devam ediyor. Çünkü hemen hemen her alanda bir kokuşmuşluk söz konusu.

Geçmişten günümüze bu kokuşmuşluğa seyirci kaldığımızdan dolayı maalesef kokuşmuşluk artarak devam ediyor. Çünkü nereyi, kimi, hangi kurumu elimize alırsak elimizde kalır.

Güç ve iktidar mücadelesi de bu kokuşmuşluktan nasibini alan kurumlarımızdan. Belki de her şeyin başı. Çünkü her ne kadar temizlenme alttan gelir şeklinde bir anlayış olsa da siyaset kurumu, değişim ve dönüşümün öncüsüdür. Öyle olmak zorundadır. Çünkü devlete yön veren siyaset kurumu, birbirini denetleyen, birbirinin tamamlayıcı kurumlar aracılığıyla bir makinenin dişlileri gibi işleyen bir sistem kurdukları takdirde tüm kurumlar ve halk bu sisteme ayak uydurmak zorunda kalır.

Bu sistem kişileri değil, işleyen yerleşik düzeni esas alır. Her gelen de bu sistemi devam ettirir. Devletin başına geçen güç ise sadece sistemin aksayan yönlerine müdahale ederek sistemin daha düzgün çalışmasına yardımcı olur.

Gel gör ki bu ülkede, kişilere ihtiyaç kalmayacak işleyen bir sistem kurmaktan ziyade, kişilere bağlı bir sistem genel geçer kabul ediliyor. Bu da at sahibine göre kişner sözünü akla getiriyor.

Bu atasözündeki atı sistem veya millet olarak ele alırsak, at sahibine göre değil de sahibi kim olursa olsun, at kendisine biçilen rolü oynamalı ve görevini layıkıyla yerine getirmelidir. Böyle olursa sistem düzgün işler ve işleyen bir sistemimiz olur. At sahibim ne yapacak diye şaşırmaz. Rolü ve asli vazifesi neyi gerektiriyorsa onu yapar.

Sahip de atı kendisine göre değil, atı yani sistemi genel geçer kurallara göre yönetmesi gerekir.

Niye böyle işleyen bir sistemimiz yok? Çünkü ülkemizde işleyen bir sistemin kurulmasının önündeki en büyük engel siyaset kurumudur. Yani devleti yöneten güçtür. Devleti ele geçiren güç istiyor ki her şeyin dizginleri elinde olsun, istiyor ki işlesin veya işlemesin her şeye çomak soksun. İstiyor ki ben bulunmaz Hint kumaşıyım. Sizin kurtarıcınızım. Ben olmazsam haliniz nice olur. O yüzden benim kıymetimi bilin türünden bir siyaset yürütüyor.

Halk olarak da sahibine göre kişneyen at olmaya dünden teşneyiz. Bu teşneliği de siyaset kurumunun kullanmasıyla tepeden tırnağa toplum olarak bu kokuşmuşluğu birlikte oluşturuyoruz.

Atın sahibinin bir bildiği var diyoruz. Halbuki sahibin bir bildiği yok. Ne oldum delisi kodunda. Gök görmediğin yıllar sonra bir çocuğu olunca sevincinden oğlunun çükünü koparıp attığı gibi ata sahip olan siyasiler de güç zehirlenmesi yaşıyor. Ben gücüm, istediğimi yaparım havasına giriyor. Atın sahibi olsa inanın atla bu kadar oynamaz. Gel gör ki atın sahibi olmayınca birileri atı hayırsız evladın baba mirasını hoyratça kullandığı gibi atı da hor kullanıyor.

Kısaca ata yön veren, atın dizginlerini eline geçiren tüm teamülleri yok ediyor. İşleyişten sorumlu tek kişi gibi davranıyor. Sandık aracılığıyla belli bir süreliğine emaneten aldığı atın ebedi sahibi olmak için uğraş veriyor. Böylece memleketin çivisini çıkarıyor.

Halbuki memleket yönetmek için Amerika'yı yeniden keşfe gerek yok. Dünya nasıl yönetiyor, bir baksak, çok bir şey yapmamıza gerek yok.

Mesela ABD kurulduğu andan itibaren kanun ve anayasasına koymadan bir kişi iki defa başkan seçilebilir teamülünü koymuş. 1950'ye kadar kimse çiğnemeden bu teamülün gereğini yerine getirmiş. İki dönem başkanlık yapan ne kadar karizma olursa olsun ne kadar başarılı olursa olsun, üçüncü döneme göz kırpmamış, sistemi değiştirmeye çalışmamış. Süresini dolduran köşesine çekilmiş. Kimse de dursaydın, biz sensiz ne yaparız dememiş. 1950 yılına gelindiğinde ne olur ne olmaz, biz bu teamülü mevzuata koyalım deyip başkanlar iki dönemlik seçilir maddesini koymuşlardır.

Beyaz Zambaklar Ülkesi diye nam salmış Finlandiya'yı adam eden bir devlet başkanlarıdır. Kaba, saba bir toplumu koyduğu ağır cezalarla adam etmiştir. Bugün bu ülkenin de işleyen bir sistemi vardır.

Biz ise işleyen bir sistem kurmaktan ne kadar uzağız. Çünkü daha yeni sistem değişikliği yaptık. Değiştirdiğimiz bu sistemi de delmenin yollarını arıyoruz. Bir iki defa Cumhurbaşkanı seçilir maddesini Anayasamıza koyduk ama bu maddeyi uygulayacak birileri lazım. Vay efendim, erken seçim kararı alınırsa üçüncü defa da seçilir, yok efendim, Meclis seçim kararı alırsa bir dönem daha olur. Anayasa değişikliği olursa bir kez daha seçilir deyip duruyoruz. Ondan sonra da bizde niçin işleyen bir sistem yok deyip duruyoruz. Normal şartlarda ne Cumhurbaşkanlığı yapan bir dönem daha demez, Meclis ve halk dur, gitme demez. Ama mevzubahis olan bu ülke ise buralarda kılıfına uydurulur, kişiye has kanun ve Anayasa değiştirilir, seçilen kişiyi mezara kadar başkan yapmak için her yolu deneriz. Gören de bu ülkede kaht-ı rical var sanır.

Siyasilerimiz ne kadar seçim kazanırsa ne kadar başarılı olursa olsun süresi geldiğinde köşesine çekilmeyi bilmeli. Dur, nere gidiyorsun diyenlere fırsat vermemeli. Koltuğuna yapışıp kalana da bu kadar demeli. Siyasilerin bu ülkeye yapacağı en büyük hizmet budur. İşleyen bir sistem kursunlar, bu ülke oluşturulan teamüllerle gelişmesini daha erken tamamlar.

Ekonomik Buhranın Müsebbipleri

Dünya ülkeleri içerisinde birinciliği hiçbir ülkeye vermeyen Arjantin'den (69,9) sonra % 39,05 ile ikinci sıradayız.

Avrupa ülkeleri içerisinde ise enflasyonda birinciyiz.

Diğer ülkelerin enflasyonlarını toplasan bir Türkiye enflasyonu yapmıyor.

Faiz oranlarına bakarsak, Zimbabve, Arjantin, Venezuela'nın ardından en yüksek faiz veren dördüncü ülkeyiz. Avrupa ülkeleri içerisinde en yüksek faiz veren birinci ülkeyiz.

Faiz ve enflasyonda ilk sıralarda isek hayat pahalılığı yönünden de ilk sıraları kimseye kaptırmayız.

Bu yazdığım şeyler hepimizin malumu olmasına rağmen kayda geçsin diye yazıyorum.

Yıllar yılı yüksek enflasyon, faiz ve hayat pahalılığı ile yaşamaya alıştık. Eğer buna yaşama denirse. Belki ki bize biçilen rol bu. Hayat pahalılığı bu ülke insanının kaderi. Belki de başka işlerle uğraşmasınlar diye dayatılıyor bize bu tablo.

Bu veri, bu tablo bu ülkeye ayıp olarak yeter de artar bile.

En büyük ayıp da en tepeden en aşağıya kimin ne kadar yetki ve sorumluluğu varsa ona aittir. Eğer birileri utanmayı unutmadıysa.

Kaç yıldır kaderimiz hale gelen bu ekonomik tabloda;

Kötü yönetimin payı yüksek.

Liyakatsiz kadronun payı var.

Zamanında neşter vurmayı ve tedbir almayı ötelemenin payı var.

Yanlış ekonomi uygulamanın payı var.

Kurt puslu havayı sever sözünde olduğu gibi fırsatçılığın payı var.

Kamu kaynaklarında tasarrufa gitmemenin ve israf ekonomisinin payı var.

Sıcak paraya dayalı ekonomik model uygulamamızın payı var.

Makul ekonomi modellerinden ziyade her ülke Mersin'e giderken bizim tersine yol almak istememizin payı var.

Siyasi operasyonların ve had bildirmek istememizin payı var.

Kırılgan ekonomiyi komaya sokacak söz ve eylemlerden kaçınmayışımızın payı var.

Paramızın pul olmasına seyirci kalmamızın payı var.

İthalat ve ihracat dengesini kuramayışımızın payı var.

Ekonomide maceraya yönelmemizin payı var.
Merkez Bankası rezervlerinin uzun süre ekside olmasının payı var.

Ekonomimiz riskten kurtulamadığı için tefeci faizi diyebileceğimiz yüksek faiz oranıyla borçlanmamızın payı var.

İtibardan tasarruf edilmez sözü ve mantalitesinin payı var.

Ekonomik bir buhrandan geçtiğimizi görmeden gelmenin payı var.

Nas var nas. Nas varken bize ne düşer politikasının payı var.

Bağımsız ve özerk olması gereken kurumlara verilen talimatın payı var.

Birilerinin kendine fazlasıyla güvenmesinin payı var.

İnadın payı var.

Faiz sebep, enflasyon sonuçtur iddiasının payı var.

Hasılı var oğlu var.

Bu da Evlat İşte!

Bu yazımda iyilik meleği ve derviş görünümlü bir profilden bahsedeceğim. Amacım kişiselleştirme değil, sadece kimse bir şey demiyor deyip kendini akıllı sanmasın diye.

Annesi kanser hastasıydı bildiğim kadarıyla. Kaç sene yattı bilmiyorum.

Annesinin vefatının ardından babası ikinci baharını yaşadı.

Oğlu bu evliliğe karşı çıktı. Çünkü baba evleneceği kadına mihr bedeli olarak tarla verecekti. Öyle ya baba bekar kalmalıydı ki ileride bu tarla kendisine düşsün.

Halbuki ölüm kadar ikinci evlilik de bu hayatın bir cilvesi. Elden tarla gidecek veya annemin üzerine gül koklayacak diye bir evliliğe karşı çıkılmaz.

Babasının sonraki evliliğinden üç, dört tane çocuğu oldu. Bu hanımından olan çocuklarını baş göz etti.

Bu baba evlenmeyip ihtiyacını başka türlü giderse, babasının adı başka türlü çıksa daha mı iyi olacaktı? Görünen o ki baba evlenerek en iyisini yapmış. Çünkü yalnızlık Allah'a mahsus.

Bu evlat babasını sildi. Bir daha babasıyla konuşmadı. Adını ağzına almadı. Baba demedi.

Gel zaman git zaman babası öldü. Babasına küs olsa da en azından arayıp bir başsağlığı dileyeyim dedim. Telefon açtım. Sağ ol bile demedi. Babanın başı sağ olsun dedim. Amin bile demedi.

Nasıl bir kin nasıl bir inat, inanın anlayamadım. Halbuki bu kadar uzatmasına gerek yoktu. Bir de hak vaki olunca kavgalar biter, dargınlıklar sona erer.

Araştırmadım ama babasına taziyeyi bile kabul etmeyen biri babasının cenazesine de gitmemiştir. Başkası kaldırmıştır.

Siz böyle bir evlat, böyle bir profil gördünüz mü? Ben gördüm maalesef.

Bu arada babası da oturduğu ve kalktığı yeri bilen samimi bir insandı. En son beni gördüğünde, "Ramazan, yaşlanmışsın. İnan tanıyamadım" dedi. Onca ilerlemiş yaşına, zoraki yürümesine rağmen yüzünden güler yüzü eksik değildi. Keşke babasındaki güler yüz ve insaniyet birazcık da oğlunda olsaydı.

İşte böyle babanın böyle vefasız, kinci ve inatçı oğlu olabiliyor.

Babasının yüzüne bakmayan bu profil, başkasına akıl vermekten, başkasını ayıplamaktan geri kalmıyor. Be adam, sen önce babanı baba bilseydin, babana baksaydın olmaz mıydı? Senin gibilerine, "Ele verir telkini, kendi yutar salkımı" denir. Hadi ordan... Dinime küfreden bari Müslüman olsa...