10 Ekim 2024 Perşembe

Turpun Büyüğü Hep Heybede

“Bugün mesai de yok ama etkisi yüzüme vuran bir üzüntü var içimde. 

Önce pazartesi sendromu pazardan başlar dedim kendi kendime. 

Az düşündüm ve kendime sordum. Bundan dolayı mı üzgünsün dedim. Dedi ki değil. 

O halde beni benden daha iyi bilirsin. Nedir bendeki bu gam dedim. Bana senin yerinde olmak istemezdim dedi. Hayırdır dedim. Söylememe gerek yok. Az sonra öğrenirsin dedi.

Aman neyse ne. Şu pazarın keyfini çıkarayım dedim. Ayaklarımı uzattım. 

Ey ahali, bu evde yiyecek, içecek bir şey yok mu? Getirin de yiyelim dedim. 

Sen misin diyen. 

Ne getirdin de yiyeceksin. Evde milli içeceğimiz çay bile suyunu çekiyor. Ne zamandır markete gitmiyorsun. Açılacak bin (Tarım Kredi) marketi beklersen daha çok beklersin ama bekleyecek takatimiz kalmadı. 

Söyle ne lazım, yürüyerek alıp geleyim dedim. 

Öyle hemencecik yürünerek alıp gelinecek bir şey değil. Önce mutfağa bir gir. Girip çıkarken günlerdir yüzüne bakmaktan kaçındığın alışveriş listesine bir bak ve arabayla gitmen gerek dendi.

Ve ben şimdi alışverişe gidiyorum dostlar. Nereye, hangi markete gideyim şimdi ben? Kaça çıkarım Marketten ayrıca? Bana bir akıl verin, ne olur.

Gidip dönmemek gelip görmemek var. Şimdiden hakkınızı helal edin.

*

Dostlarım, alışverişten geldim. 411,94+180+53,66+33,90=679,50 TL tuttu 4 marketten yaptığım alışveriş.

Ne aldın, bu kadar derseniz? Abur cubur şeyler.

Fiyatları nasıl buldunuz derseniz, savaştan çıkmış gibi olduğuma bakmayın. Fiyatlar bana çok makul geldi. Ürünler de taze idi. Öyle abartıldığı gibi değil. 

Hangi markete gittiğimi sorarsanız, eve yakın marketlere gittim.

Niçin dört market, fiyat araştırması mı yaptın derseniz, hayır efendim. Al birini vur ötekine. Her ürünü aldığım market farklı. Sebebi bu.

 Allah bundan geri koymasın”. 10.10.2021

Yukarıdaki yazıyı 10 Ekim 2021’de sosyal medyada yazıp paylaşmışım. Seneyi devriyesinde önüme düştü. Bu paylaşım blog arşivimdeki yerini almış mı diye baktım. Eklememişim.

Üç yıl önce marketten neler aldım, hatırlamıyorum. Dert yandığım rakam 679,50 TL imiş. Bileydim, onları da kalem kalem yazardım. Bugünle karşılaştırırdım. 

Bugünden bakınca bu meblağın çok makul olduğunu, bugün olsa 2-3 bin liradan aşağıya çıkamayacağıma kalıbımı basarım. Meğer turpun büyüğü 2024’de imiş. Gelen gideni (geçeni) aratır dedikleri böyle bir şey olsa gerek. 2025 ve sonrasında daha büyük turplar göreceğiz heybede. 

Tımarhane İhtiyacı *

Türkiye'de üç tane ruh ve sinir hastalıkları hastanesi vardı. Bunlar: Manisa, Elazığ ve Bakırköy'de idi. En meşhurları da Bakırköy idi.

90'lı yıllarda Sağlık Bakanlığı da yapan Yıldırım Aktuna, zamanında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde başhekimlik yaptığı için adı bu hastane ile özdeşleşmişti.

Bu hastanelerin özelliği psikolojik yönden ağır hastaların buralarda tedavi olmasıydı. Özellikle şizofren ve ağır bipolar hastalarının yeri burasıydı. Nerede bir saldırgan, başkasına zarar verme ihtimali olan hasta varsa yolu bu hastanelerden biri ile kesişirdi. Bu hastalardan kimi ömrünü burada tamamlar, kimi de tedavi olur çıkardı. Zararsız olanlar tedavinin ardından toplum içine salınırken tehlike saçanlar burada tutulurdu.

Bu hastanelerin halk arasında adı tımarhane idi. Yani deliler hastanesi olarak bilinirdi. 

Bu hastanelerin en büyük faydası insanlara zarar vermiş, suç işlemiş ve zarar verme potansiyelini barındıran insanların buralarda tutulmak suretiyle toplumun güvenliğinin ve huzurunun sağlanması idi. 

Bakırköy halk arasında da yayındı. Hatta zaman zaman içinde Bakırköy'ün geçtiği konuşmalara şahit olunurdu. Abuk sabuk konuşan birine "Sen tırlatmışsın. Hadi Bakırköy'e" derlerdi.

Yazımın buraya kadar olan kısmında bu üç ruh ve sinir hastalıkları hastanesinden bahsederken fark etti iseniz hep dili geçmiş zaman kipi kullandım. Çünkü ceza ehliyeti olmayan kişilerin kaldığı bu hastaneler bugün yok. Daha doğrusu 2013 yılından beri yok. 2012 yılında Sağlık Bakanlığı yapan Recep Akdağ’ın zamanında alınan bir kararla bu hastaneler kapatılarak yerine "Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri" kurulacağı açıklandı. Gerekçe olarak insani gerekçeler belirtilse de asıl gerekçenin, tedavinin ekonomik boyutu olduğu belirtiliyor. Çünkü tedavisi uzun ve iyileşme imkanı olmayan bu hastaların devlete maliyeti yüksek idi. 

O günden bugüne akıl ve ruh sağlığı yönünden ağır hasta olanlar yatarak değil, ayakta muayene ediliyor ve rehabilitasyonlar vasıtasıyla tedavisi yapılıyor. 

19 yaşındaki iki kızın kafasını keserek ardından surların tepesinden kendini aşağı atarak intihar eden gencin bu akıl almaz cinayet ve katliamı nedense eski tımarhaneleri aklıma getirdi. Çünkü bu genç akıl ve ruh sağlığı yönünden hasta olduğundan 5-6 defa tedavi görmüş biri. Bu derece ağır hasta olan biri bu tımarhanelerden birinde yatarak tedavi görseydi, bugün bu cinnet halini yaşayan genci konuşmuyor olacaktık. İki genç kız da hunharca katledilmeyecekti. 

Bu katliam bize gösterdi ki bugün adına ister ruh ve sinir hastalığı hastanesi ister tımarhane densin bu tür hastanelere acil ihtiyaç var. 

Elbette devlet bir şeyin açılıp kapanmasında maliyet hesabı yapar. Yapmalı da. Yalnız maliyet hesabı yapacağım diyerek tüm toplumu tehlikeye atmak hiç akıl kârı değil ve devlet aklına uygun düşmez. 

2013 yılından bu yana ülke tımarhanesiz ve geldiğimiz nokta hiç iç açıcı değil. Devlet ne yapıp ne edip maliyet hesabını bir tarafa bırakmalı ve ülkenin belirli şehirlerinde yeniden ruh ve sinir hastalıkları hastaneleri açmalı. İnsana saldırma ve zarar verme potansiyeline sahip psikiyatrik hastalar buralarda gözetim alına alınmalıdır. Değilse, cebinde deli raporu olarak içimizde gezinen ve ceza ehliyeti olmayan hastalar zaman zaman nice masumun kanına girmeye, analar ağlamaya devam edecek ve toplumun huzuru hep kaçacaktır. 

Sağlık Bakanlığına duyurulur.

*16.10.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

9 Ekim 2024 Çarşamba

Gıdada Taklit ve Tağşiş *

Tarım ve Orman Bakanlığı gıdada taklit ve tağşiş yapan firmaları 2012 yılından beri belirli periyotlarla İnternet üzerinden kamuoyuna duyurmaktaydı. 
2 Ekimden itibaren ise gıdada hile yapan firmaları günlük yayımlamaya başladı. 
Değerlendirmeye geçmeden önce taklit ve tağşişin ne olduğunu bir hatırlayalım. 
Taklidin ne olduğunu hepimiz biliriz ve gündelik hayatta kullanırız. Tağşişin ise gündelik hayatta kullanıldığına pek şahit olmadım. Bu kelimeyi zaman zaman Tarım ve Orman Bakanlığı gıdada hile yapan işletme ve firmaları yayımlayınca duymaya başladık. 
Taklit, "Gıda maddesinin ve gıda ile temasta bulunan madde ve malzemelerin şekil, bileşim ve nitelikleri itibariyle kendisinde olmayan özelliklere sahip gibi gösterilmesi"; tağşiş, "Gıda maddelerinin mevzuata veya izin verilen özelliklerine aykırı olarak üretilmesi hali" demektir. 
Bakanlık 2 Ekimden itibaren hile yapan firmaları, markalarıyla, uygunsuzluğun gerekçesini de yazmak suretiyle yayımladığına göre anlaşılan o ki Bakanlı,  üretilen ürünlerdeki hilelerin önüne geçemiyor. Firmalar yine hile yapmaya devam ediyor. 
Hileli mal üretmenin cezası yok mu ki firmalar hile yapmaya devam ediyor ya da verilen cezalar caydırıcı mı değil. 
Gıdada hile yapanlara ne tür ceza var diye Tarım ve Orman Bakanlığının sayfasına baktım. 5996 sayılı Kanunda 2020 yılında yapılan değişiklikle hileli mal üretenlere, bu ürünleri piyasaya arz eden işletmecilere ve bu ürünleri perakende satanlara verilen cezalar ağırlaştırılmış. Bu suçu işleyenlere hapis ve adli para cezası, gıda sektörü faaliyetinden men ve 2024 güncel rakamlarıyla 26 bin ila 10,5 milyon para cezası öngörülmüş. 
Sizi bilmem ama bana bu cezalar ağır geldi. Cezalar bu derece ağır olmasına rağmen hala hileli mal üretiliyorsa belli ki firmalar için bu cezalar yeterli değil.
İşin ucunda hapis, para cezası ve gıda sektöründen men olmasına rağmen hileli mal üretiminin devam etmesini anlayamıyorum.
Beni düşündüren, acaba cezalar bu Kanunda olduğu gibi tam uygulanmıyor mu? Mesela hapis cezası kaç yıl? Öyle zannediyorum, verilen ceza beş yılın altında. Firma yetkilisi ceza alsa bile ceza erteleniyor ya da adli kontrol şartı ile salıveriliyor. Bu da cezanın caydırıcı olmasını engelliyor. Para cezası da belki en alt limitten veriliyorsa demek ki firma için 26 bin lira çok bir para değil. Herhalde bu cezanın en caydırıcı olması gerekeni gıda sektöründen men olması gerekir. Çünkü bu ceza işletmenin kapatılması demektir.
Cezası bu kadar ağır olmasına rağmen hileli malın önüne devlet geçemiyor ki çareyi hileli mal üretenleri kamuoyuna duyurmada buluyor. Ey milletim, ben bunlarla başa çıkamadım. Bunları size şikayet ediyorum. Gereğini yapın. Yani bu firma ve üründen alışveriş yapmayın” diyor. 
İlgili Bakanlık veya etkili ve yetkili kişiler kusura bakmasın ama firmaların bu şekil kamuoyuna duyurulması devletin acziyetini ve çaresizliğini gösteriyor bana göre. Unutmayalım ki acziyet ile devlet bir arada bulunmaz. Çünkü devlet demek güç demektir. Vatandaşın sağlığını hiçe sayan suçlu vatandaş ve firma devletin nefesini her daim ensesinde hissetmelidir. Demek ki devlet, devletin soğuk yüzünü tam göstermiyor. Cezaları aşama aşama veriyor. Firmalar o zamana kadar parsayı topluyor. Belki de korunuyor. Gazetelerin yazdığına göre isminin kamuoyuna duyurulmasını mahkeme kararıyla durdurma kararı tamamen firmayı korumaya yönelik. Firmayı koruyalım. Vatandaş ne yaparsa yapsın. 
Merak ettiğim, Tarım ve Orman Bakanlığı, ürünlerde taklit ve tağşiş yapanlara bu güne kadar ne kadar para cezası verdi? Bu firmaların kaçını bugüne kadar gıda sektöründen men etti? Men ettiği işletmelerden kaçı başkasının üzerinden gıda üretimine devam ediyor? Bakanlık bir de firma firma kim ne kadar ne cezası aldı, bunları da açıklarsa kamuoyu bilgilenmiş olur.
*11.10.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.