15 Ocak 2023 Pazar

Çok Okumak mı, Çok Gezmek mi?

Çok okuyan mı daha iyi bilir çok gezen mi sorusuna şimdilerde pek muhatap olmasak da geçmişte sıkça sorular sorulardandı. Bir yerde bu soru sorulduğu zaman genellikle soruyu soranın almak istediği cevap çok gezen olurdu.

Ben bu soruya çok gezen veya çok okuyan cevabı vermeden önce hepinizin bildiği bir fıkraya yer vereceğim:

“Sarf ve nahiv (kelime ve cümle bilgisi) ilmini ileri derecede bilen bir hoca, bir kayık kiralar.  Denizde yol alırken hoca kayıkçıya ilmini göstermek ister. Sarf ilmini bilir misin der. Kayıkçı bilmem cevabını verince gitti ömrünün yarısı der hoca. Ardından nahiv ilmini bilip bilmediğini sorar. Ona da bilmem cevabını alınca, gitti ömrünün diğer yarısı der.

Bu minval üzere yolculuk devam ederken denizde fırtına çıkar. Bu sefer soru sorma sırası kayıkçıdadır. Hocam, fırtına çıktı, kayık devrilebilir. Yüzme bilir misin der. Hoca hayır cevabı verince, kayıkçı, o zaman gitti ömrünün tamamı der”. 

Burada cevabım okuma veya gezme demeyeceğim. Okuma da olmalıdır, gezme de. Zira ikisi birbirini tamamlar. Okuma olmadan derinlemesine bir bilgi ve birikim olmaz. Gezme olmadan da okunan şeyler teoriden öteye geçmez. Gezme olmadan salt okuma, hayattan kopuk bir okumadır. Okul ve okuma bir laboratuvar ise gezme, okuduğunu ve laboratuvarda gördüğünü dışarıda uygulamak demektir. Zira gerçek hayat dışarıdaki hayattır. Gerçek hayatı bilmeyenler okuldan sonra sudan çıkmış balığa dönerler. Çünkü hayat dediğimiz okul ve okumaktan ibaret değildir. Hayat acımasızdır. O yüzden okulları, hayatın içinden şekline dönüştürmek gerekir. Çocuk okul ve hayatı birlikte götürmelidir. Okurken hayatı öğrenmenin yolunu da öğrenmelidir.

Bugün okullarımız bu yönüyle eksiktir. Hayattan kopuk bir öğretimdir bizdeki. Okurken pratik olmadan sadece bilgi ve teori verilmrktedir. Sadece okul değil, okula gidip gelirken bile çocuğumuzu hayattan kopuk yetiştiriyoruz. Çoğu çocuk toplu taşıma nedir bilmez, okula nasıl gidebilirim sorgulaması yapmaz. Çünkü okula servisle gidiyor, servisle geliyor. Bu şekil liseye devam eden bir öğrenciyle karşılaştım. Öğrenciler törenden sonra dağılmış, bahçe boşalmıştı. Bir öğrencinin bankta üzgün bir şekilde oturduğunu gördüm. Yanına varıp niçin beklediğini sordum. “Arkadaşımla burada buluşacaktık. Bu yüzden servise binmedim. Arkadaşım da gelmedi. Servis de gitti. Eve gideceğim ama nasıl gideceğimi bilmiyorum. Otobüs ne taraftan gelir, onu da bilmiyorum. Bana otobüsün durağını gösterebilir misin” dedi. Yanına düşüp otobüsün ne taraftan geleceğini, caddenin ne tarafında duracağını gösteriverdim. Yolda giderken kaçıncı sınıf olduğunu sordum.11.sınıf olduğunu söyledi. Maalesef servisle gidip geldiği için üç senedir geldiği okula alternatif gelip gitmeyi hiç düşünmemiş.

Hasılı iyilik, kolaylık ve korumacılık yaptığımız çocuklarımıza okumaları için saçımızı süpürge ediyoruz ama onları hayata hazırlamıyoruz. 28.12.2022

Kral Çıplak Hikayesi

“Ülkenin birinde giyimine düşkün, kendini beğenmiş bir kral varmış. Kendini çok akıllı sanan kral, giyim kuşamdan başka bir şey düşünmezmiş.

Günlerden bir gün komşu ülkenin kralı kendisini ziyaret etmek istediğini  bildirmiş. Elbette ki bizim kralın ilk  aklına gelen yine ne giyeceği olmuş. Hemen adamlarını çağırtmış.

“Tüm dünyaya haber gönderin” demiş. “Öyle bir elbise istiyorum ki, dünyada bir eşi daha olmasın. Bana böyle bir elbise dikecek terziyi zengin edeceğim. Misafirlerimi karşılarken bu elbiseyi giyeceğim.”

Kısa bir süre sonra haber her yana yayılmış. En iyi terziler, ellerindeki kumaşlarla, saraya gelmişler. Hepsi yapacaklarını krala anlatıyormuş. Ama kral anlatılanlardan hiçbirini beğenmiyor;

“Çok daha güzel olmalı” diye bağırıp duruyormuş.

Sonunda çok genç bir terzi çıkmış kralın karşısına.

“Sen ne getirdin bakalım” diye sormuş kral. Terzinin genç ve tecrübesiz duruşu kralın umudunu iyice kırmış.

“Benim getirdiğim çok özel sevgili kralım” demiş genç terzi. “Size öyle bir kumaş dokuyup, öyle bir elbise dikeceğim ki sizden önce kimse böyle bir elbiseyi giymemiş olacak.”

Kral bu sözlere çok şaşırmış.

“Ancak bir şartım var” demiş genç terzi. “Giysiyi bitirene kadar işimize hiç kimse karışmayacak.”

Kral aradığını bulmanın sevinciyle kabul etmiş bu şartı. Hemen iki kese altın verip;

“Çabuk olun o zamana!” diye emretmiş.

Genç terzi hemen başlamış çalışmaya. Ertesi gün iki kese altın daha istemiş kraldan. Kral hiç itiraz etmeden vermiş altınlarını. Aradan günler geçtikçe, kral genç terzinin dokuduğunu söylediği kumaşı merak etmiş. Sonunda dayanamayıp, çalıştığı odaya girmiş. Genç terzi tezgahın başında harıl harıl çalışıyormuş. Kral sessizce bir süre izlemiş, bir şey göremeyince;

“Demek bunca zamandır boş oturdun ha!” diye kükremiş. “Kese kese altınları ben boşuna mı verdim sana?”

Terzi sakin ve kendinden emin;

“Saygıdeğer kralım” demiş. Bu kumaşı sadece akıllı insanlar  görebilir. Bakın ne kadar da güzel oldu. Öyle değil mi?”

Kral ne diyeceğini şaşırmış. Aptal durumuna düşmemek için;

“Evet evet çok güzel” demek zorunda kalmış ve hızla çıkmış odadan.

Kralın elbisesi şehirde kulaktan kulağa dolaşır olmuş. “Sadece akıllılar görebilir” İnsanların merakı bunu duydukça daha çok artıyormuş. Sonunda tören günü gelmiş. Halk toplanmış, hazırlıklar bitmiş. Terzi kralı soymuş ve gerçekten varmış gibi üzerine bir elbise giydirmiş. Sonra da karşısına geçip;

“Çok şık oldunuz efendim” demiş. “Muhteşemsiniz.”

Kral genç terzinin bu iltifatları karşısında, aynada gördüğü çıplak bedene hiç aldırmadan;

“Eline sağlık, çok güzel olmuş” demiş.

Kral yeni elbiseleri ile çıkmış saraydan. Dışarıda toplanan halk kralı çıplak görünce çok şaşırmışlar. Ama kimse cesaret  edip krala gerçeği söyleyememiş. Birden küçük bir çocuk haykırmış;

“Kral çıplak!!!”

Ardından cesaretlenen halk, gülmeye başlamış. Kral geç de olsa gerçeği böyle acı bir şekilde anlamış”. Hans Christian Andersen

Gücünü Koltuğundan Alanları Bekleyen Son

“Eski bir bakandan konferansta konuşma yapması istenmişti.
Elinde kağıt kahve bardağı ile kürsüye çıktı ve konuşmasına başladı.
Daha bir iki cümle söylemiş iken durdu. Kahve bardağından bir yudum aldı ve sonra bir süre bardağı kaldırıp baktı.
Derin bir nefes aldı ve
“Biliyor musunuz ne düşünüyorum?” diye sordu.
“Bu konferansta geçen yıl da hem de aynı kürsüde konuşmuştum.
Tek bir fark vardı, o zaman hala bakanlık görevim sürüyordu.
Buraya gelirken bana business class bileti alınmıştı. Hava alanında beni bir limuzin ve eskort araba bekliyordu.
Beni önce bir otele götürmüşlerdi.
Otel müdürü beni otelin kapısında karşılamış ve kral dairesine çıkarmıştı.
Ertesi sabah lobide benim odadan inişimi bekleyen bir heyet vardı.
Beni yine aynı limuzinle bu salona getirmişler, özel bir kapıdan içeri almışlardı.
Çok şık bir bekleme odasında konferansı beklerken, porselen bir kapta kahve ikram etmişlerdi.
Sonra da beni salona aldılar ve en ön sırada ayrılan yerime geçmiştim”.
Eski bakan derin bir nefes aldı, seyircilere gülerek bir süre baktı ve devam etti:
“Fakat bu yıl karşınızda bir bakan olarak bulunmuyorum.”
Bir an durdu ve sonra “Dün buraya kendi ödediğim uçak bileti ile uçtum.
Beni hava alanında kimse karşılamadı.
Otele taksi ile geldim.
Kendi odama kendim çıktım.
Bu sabah buraya otelden yine taksi ile geldim. Kapıdan girerken güvenlikten geçtim, hüviyetimi alıp listede olduğuma emin olmadan salona almadılar bile.
Sonra da bulabildiğim yerde oturdum.
Canım kahve istedi ve görevliye sordum. Bana dışarıda kahve makinesi olduğunu söyledi.
Ben de çıktım ve şu gördüğünüz kağıt bardağa kahveyi kendim doldurdum”.
Seyirci gülmeye başlamıştı.
“Sanıyorum geçen yıl porselen bardak bana sunulmamıştı. Makamıma sunulmuştu. Benim asıl bardağım işte bu.”
Konuşmanın bu noktasında gülüp alkışlayan seyircilere kahve bardağını kaldırıp gösterdi.
Alkışlar bitince de şunları söyledi;
“Size verebileceğim en iyi ders bu işte.
Bütün o övgüler, hizmetler, avantajlar rütbeniz, rolünüz, makamınız içindir.
Size ait değildir.
Ve bir gün makamınızı görevinizi bitirdiğinizde porselen bardağınızı halefinize verirler.
Çünkü aslında hep layık olduğunuz kağıt bardaktır”.

Bu yazımda bu alıntıya yer vermek istedim. Çünkü bu hikaye birçok yönetici, etkili ve yetkili kişilerin başına gelmiştir. Koltukta iken ve koltuk sonrası durumu anlatır. Bir zamanlar el üstündesin. Sonra bir bakmışsın, yanında kimse yok. Hayatın cilvesi budur. Çünkü geride kalanlar gidene değil, gelene bakar. Toplum da öyle. Tüm izzet, ikram, ilgi ve iltifat koltuğadır. Sonrasında yüzüne bakan olmaz. Durum bu ise de burada koltuğa güç verenlerle gücünü koltuğundan alanlara ayrı bir yer ayırmak lazım. Ki toplumda böyleleri çoktur. Koltuğun hakkını verenlere bu toplum koltuk sonrasında da saygıyı eksik etmezken gücünü koltuğundan alan, çalışanlarına ve topluma tepeden bakanların ise yüzüne bakmaz. Ve o kimseler toplum içine bile çıkamadan yalnızlara oynarlar. 02.01.2019