14 Ocak 2023 Cumartesi

Alim ve Cahil

1. "Dinlemeden cevap vermek, 

2. Anlamadan karşı çıkmak, 

3. Bilmediği şey hakkında hüküm vermek,

cahilin sıfatlarındandır". 

Bu cümle sanal alem ve sosyal medyada güzel sözler muvacehesinde paylaşılıyor. Sözün sahibi kimdir, tespit edemedim. Kimi Hz Ali'ye kimi de Cafer-i Sadık'a atfederek kimi de isme yer vermeden  paylaşmış.  Yazı açık ve ne demek istediği belli ise de izninizle bu yazıyı biraz açmak istiyorum. 

1.Dinlemeden cevap vermek. Sözü kişinin ağzına tıkmak ve onun ağzından almak, kişinin sözünü bitirmesine gerek duymadan araya girmek, tek kelimeyle o sözün sahibine yapılan saygısızlıktır, muhatabın ve sözüne değer vermemektir. Bir diğer husus, cümlesini bitirmeye fırsat vermemek, o kişiye senin ne söyleyeceğini biliyorum anlamında bir niyet okuyuculuğudur. Bu konuda çoğumuz sınıfta kalır. Çünkü bunu toplum olarak çok yapıyoruz. Toplumdan geçtim, vekillik görevinde bulunan siyasilerimiz, isminin önünde Prof. unvanına sahip akademisyenlerimiz, gazetecilerimiz vs. TV'lerdeki tartışma programlarında birbirlerinin sözünü kesmek suretiyle bunu bol bol yapıyorlar. Hatta birbirini dinlemeden karşılıklı konuşuyorlar. Konuşurken de seslerini yükseltiyorlar. Yani okumuş olsalar da cahilliğin en güzel örneğini veriyorlar. Haklarını yemeyelim ve genellemeyelim. Zira bu tür programlara çıkıp muhatabını güzelce ve sessizce dinleyen, hiç araya girmeyen ve söz kesmeyen konuşmacılar da var. Söz sırası geldiğinde konuşurlar. Bunlar da güzel örneklerdir. 

2. Anlamadan karşı çıkmak. Bu da iletişim esnasında sıkça karşılaştığımız ve başvurduğumuz yollardan birisidir. Burada da bir niyet okuyuculuğu ve muhataba karşı bir önyargı söz konusudur. Cahilin sıfatı olan ilk cümle olan dinlemeden cevap vermek kısmının doğal bir sonucudur. Muhatabı amasız, fakatsız dinlemedikçe, ona olan peşin hükümlülüğü terk etmedikçe cahilin sıfatlarından olan bu vasfı da maalesef işlemeye devam ediyoruz. İşin garibi, tüm bunları yaparken anlamadığımızı da kabul etmiyoruz. Hatta bazen karşı çıktığımız kişiyle o konuda aynı düşündüğümüz bile olabiliyor. Mesele anlaşıldıktan sonra geriye onca tartışma ve birbirimizi kırıp geçirdiğimiz kalıyor.

3. Bilmediği şey hakkında hüküm vermek. Bu sıfat da bize yabancı değil. Zira çoğumuz işin içindeyiz. Bilip bilmeden her konuda bana göre deyip lafa giriyoruz olur olmaz konuşuyoruz. İlmin yarısı “bilmiyorum” kıstasını hiç örnek almayız. Aslında, tüm bildiklerimiz sağdan soldan duyduğumuz bilgi kırıntılarını karşı tarafa anlatmaktan ibarettir. Bu işi uzmanlarına ve ehline bırakalım, bu konuda bilgi sahibi değilim, konuşmak için araştırma yapmam lazım demeyiz ve her konuda ahkam keseriz.

Sonuç olarak cahilin vasıflarından bu üç sıfata baktığımız zaman kendimizle ilgili bir özeleştiri yapıp “Ben kendimi alim ve bilen sanıyordum. Her konuda fikrimi söylüyorum. Demek ki bu yaptıklarım cahilin vasıflarındanmış. Alim değilsem de cahil olmamaya özen göstereceğim” diyebiliyor muyuz? Diyebiliyorsak, formülü bulduk demektir ve gereğini yapalım. Yok, ben bu halimden memnunum, zira cahillik bana yakışıyor diyorsak, bu vasfımıza hayırlı olsun demek düşer bize.

Konya Millet Bahçesi

Millet Bahçesinin içinde cami ve Kur'an Kursu inşaatının yapımı devam ediyor. Bilenler Türkiye'nin en büyük Camii olacağını söylüyor. 
Caminin adı da Merkez Camii imiş. Burası Konya'nın tam merkezi olduğu için mi bu isim verildi bilmiyorum. Bir meraklı, Konya'yı bir baştan diğer başa ölçer de burasının tam Konya'nın merkezi olduğunu ortaya çıkarırsa, merakımı gidermiş ve bir hayır işlemiş olur. Değilse, burası ile SÜ Yerleşkesini, yine bura ile Taşra Kaaslan arasının kaç adım olduğunu ölçmek bana düşecek.

İsmini Merkez Camii olarak koyanlar iyi bilir ama ben olsaydım, Millet Bahçesinin içindeki caminin adını bahçeden mütevellit olarak Millet Camii koymak daha uygun düşerdi. Yoksa başka bir çağrışım yapar düşüncesiyle bu isimden vaz mı geçildi? Diyelim ki Millet siyasi bir çağrışım olur. Eski Stadın adına buraya Stat Camii denebilirdi. 

Bu arada burada bir camiye ihtiyaç var mıydı? Her bulduğumuz boşluğa böyle cami yapmak zorunda mıyız? Diyelim ki Yeryüzünün her yeri mescit sözünü her yere mescit yapmak şeklinde anladık ve bir cami yaptık. Kur'an Kursuna ihtiyaç var mıydı? İhtiyaç varsa cami de Kur'an Kursu da yapılsın. Ama ihtiyaç yoksa israf denince hala sadece ekmek israfını mı anlamaya devam edeceğiz?

Diyelim ki caminin israfı olmaz. Din adına yapılanın zararı yoktur. Bu kadar büyük cami yaparken bu büyük camiinin özellikle cuma namazlarında dolacağını, buraya namaza gelenlerin özel aracıyla gelebileceğini hesaba katmak, ona uygun bir otopark düşünülmesi daha uygun olmaz mıydı? Çünkü araç parkı için bahçenin doğu tarafındaki caddenin sağ ve soluna yapılan araç park yeri yeterli gelmez. Bu durumda bu camiye gelenler, araçlarını ya Muhacir Pazarının içine koyacak ya da Millet Bahçesinin dört bir tarafındaki caddelere sağlı sollu aracını park edecek. Bu da yolun tek şeride inmesi ve trafiğin aksaması demektir. Otopark ihtiyacı sadece namaza gelenlerin değil, aynı zamanda bu bahçeye gezip dolaşmak için gelenlere de ihtiyaç. Çünkü bizim insanımızın çoğu toplu taşıma araçlarını değil, özel aracıyla gidip gelmeyi ve gezip tozmayı sever. Anlatmak istediğim bir şeyi planlayıp yaparken birçok ihtiyacı da göz önünde bulundurmak gerek. Pekala bu bahçenin altına bir kapalı otopark düşünülebilirdi.

Millet Bahçesi birçok şey düşünülmeden yapılıp edildi. Bu aşamadan sonra şöyle olsaydı, böyle olsaydı, şu düşünülseydi demenin bir anlamı olmasa da burada bir temennimi dile getirmek isterim. Ben olsaydım, bu Millet Bahçesinin dört bir tarafına yürüyüş parkuru, bisiklet yolu ve eski Stadı hatırlatacak şekilde koşu alanı yapardım. Bahçeyi alabildiğine sade yapar, gözün alabildiği oranda yeşil alan olarak kalmasını isterdim. Ayrıca lokanta, cafe, cami vb. binalara yer vermezdim. Yapacağım binalar, gelen insanların zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde WC, lavabo, küçük bir mescit ve bir büfe olurdu. Ötesine gerek yoktu. Çünkü burası adı üzerinde bir bahçedir. 

Derdim Ne Benim?

Aklımın erdiği, bilgi dağarcığımın yettiği her konuda yazı yazmaya çalışıyorum. Yazılarımda karamsarlık, eleştirel yaklaşım söz konusu. Her eleştiri yaklaşımda da yapıcılık ve nasıl olması gerektiğine dair yol gösterme var. Mizahi yazılarımda da aynı yaklaşım hakimdir. Bu türden yazılarım tersinden okumalıdır. Yani yapmayın demektir. Över gibi yaptığım ama yerdiğim, yerer gibi yapıp övdüğüm yazılarım da bu meyandadır. 

Çoklarının hoşuna gitmez benim bu tarzım. Yazılarımı okuyup da mesafe koyanların sayısı az değil. Tasvip ve takdir edenler de yanımda görünmemeye çalışır. 

Bu durum yani anlaşılmamak beni üzmüyor mu? Üzmez olur mu? Herkes yazdığının tasvip görmesini ister. Tasvip derken herkes gözü kapalı yazılarımı takdir etsin değil isteğim. İsterim ki olumlu ya da olumsuz tepkiler gelsin. Olumlu tepkilerle ilgili demek ki bu konuda yalnız değilim, benim gibi düşünenler de var diyorsun. Eleştiri alan yazılarla ilgili de demek ki yazım bu yönüyle eleştiri aldı der, kendimi sorgularım. Yanlışım varsa düzeltirim. Yoksa olaya hangi yönden baktığıma dair karşı tarafa kendimi izah etmeye çalışırım. Nasıl ki ben eleştirel yaklaşıyorsam, yazılarıma eleştirel yaklaşanlara da saygı duyuyorum. İşte bunlar dosttur. Çünkü dost dediğin katılmadığı yönü ve yeri söyler. Bunu yaparken nasıl ki ben kırmadan, dökmeden bunu yapmaya çalışıyorsam, dostlarım da böyle yapmalıdır. Savunma ve saldırı, hele yazıyı anlamadan yazıdan niyet okuyuculuğu yapılır; dışlama, ötekileştirme ve mimleme yoluna gidilirse, bilinsin ki bunu tasvip etmiyorum. Yazıma katılmadığını ve ben bu konuda şöyle düşünüyorum denmesi benim için yeterlidir. Ha herkes görüşüme katılsın, herkes böyle düşünsün, bu dediklerim gerçek doğrudur diye bir iddiam yok. Herkesin düşüncesi kendisine. Kendi baktığım çerçeveden benim gördüğüm budur. Ben bunu görürüm, bir başkası başkasını. Kimse kimsenin düşüncesine sekte vuramaz ve herkes bir konuda aynı düşünecek diye bir şey asla olamaz. Saygı çerçevesinde herkes birbirinin görüşüne tahammül etmeyi öğrenmelidir.

Bir diğer husus, yazılarımı takip edenlerin eleştiri ile muhalifliği bir tutmamaları gerektiğini düşünüyorum. Zira eleştiri başka, muhaliflik başkadır. Eleştiriden, kendi yaptığına güvenmeyenler gaz almaz. Doğru yaptığına inanan niye eleştiriye gelmesin, öyle değil mi? Demek ki tam anlaşılmamış der, yaptığını daha güçlü savunur ve izah eder. Çünkü yaptıklarının doğru olduğuna inananların, bunu anlatarak toplumu ikna gibi bir görevleri vardır. Unutmayalım ki ikna edemediğin doğru, doğru değildir. Eleştiriye hak verdiği halde bunların yazılmayıp ifade edilmemesi gerektiğini düşünenler de var. Bunlar kol kırılır, yen içeride kalsın düşüncesinde olanlardır. Topluma mal olmamış özel durumlar için bu böyle olabilir ama yapılanları sağır sultan duymuşsa, burada kol ve yenden bahsetmenin bir anlamı yok. Çünkü mızrak çuvala sığmıyor ve bunu herkes görüyor. Başkası yapsın, sen yapma. Zira başkasına malzeme veriyorsun denirse, esas bu yapılan doğru değildir, iyilik de değildir. Bu yüzden olur olmaz her şeye şakşakçılık yerine, içten eleştiri yapılmalı ki eksiklikler giderilebilsin.

Eleştiri ile muhalifliği karıştıranlara, bundan dolayı hop oturup hop kalkanlara şunu söylemek istiyorum. Bir konuda çözüm mercii olanlar sonuç alıcı çözümlerinde tasvibi hak ederken çözmedikleri veya çözmedikleri konularda da eleştiriye açık olmalıdır. Çünkü amme adına iş yapanlar eleştirilir.

Burada bir de şuna değinip bu konuyu sonlandırmak istiyorum. Gücü elinde bulunduranlara eleştiri, herkesin işi değil, er işidir ve cesaret ister. Çünkü tepki geleceğini bile bile eleştiriye devam edenlerin yardım ve destekten ziyade bir ikbal beklentisi yoktur. Esas bir beklentisi olmayan insanların yaptığı eleştirilere kulak vermek lazım. Çünkü bu insanlar bir güce yaslanarak ihya olma imkanı varken işin ucunda dışlanma olsa da eleştiriye devam ediyor. Bu durum tekdir değil, ancak takdiri hak eder. Tüm bu sözlerim de anlayana ve anlamak isteyene.