13 Ocak 2023 Cuma

Çiçek Takdimi (1)

Kişilerle hiç işim olmadı. Zira kişiler benim ilgi alanıma girmiyor. Bu yüzden yazılarımda kişi ve yer yoktur. Kişilerin yaptıkları, yapmadıkları, yapamadıkları, üslup ve konuşmalarını merkeze alırım. Çünkü kişiler söz, eylem ve üsluplarıyla sorun olurlar, sorun çözerler, karşı tarafa da bunlardan dolayı olumlu ya da olumsuz izlenim verirler. Olumlu izlenim verenler geride hoş bir seda bırakarak hayırla yad edilirken aksi durumda olanlar ise iyi anılmadığı gibi bulunduğu ortamın barış ortamını bozarlar. 

İyi örnekleri yazı konusu edindiğim gibi kötü ve şık olmayan örnekleri de yazı konusu edinirim. Bunu yaparken amacım, okuyucuya nasıl anılmak istersen, ona göre hareket et demek isterim. Aynı zamanda yazı konusu edindiğim kişiye yazımla, dıştan verdiğin görüntü ve imaj budur. Bunu beğeniyorsan, bu yolda devam et. Hoş görünmüyorsa ve bu yazıda kendini görüyorsan, hal ve hareketlerine dikkat et ve kendine çekidüzen ver demektir. 

İsim ve yer belirtmeden hareketlere dair izlenen bu yol, kırıcı olmadan, insan onurunu zedelemeden sonuç almaya yönelik dostane bir tavırdır. Tüm bunları yaparken kendimi "Büyük beyinler fikirleri, orta beyinler olayları, küçük beyinler kişileri konuşur" sözü gereği orta beyin olarak görürüm. Zira fikirlerle uğraşacak kadar büyük beyin sahibi, kişilerle uğraşacak kadar küçük beyinli değilim. Yani olay ve hareketleri irdeleyen ortada biriyim.

Bu açıklamalardan sonra küçük bir ilçede çalışan bir kimsenin anlattığı bir anekdota burada yer vermek istiyorum. Bakalım hareketi beğenecek misiniz? Beğenirseniz elinize fırsat geçerse siz de aynısını yapın. Beğenmezseniz, uzak durun.

Şimdi gelelim anekdota.

Bir öğretmenler günü arifesinde, ilçede görev yapan öğretmenlere, günün anısına ilçe belediyesi bir yemek vermek ister. Aynı zamanda her bir öğretmenin adının yazılı olduğu küçük bir hediye hazırlar. Belediye başka ne yapabilirim derken göreve yeni başlayan öğretmenlere hoş geldin çiçeği takdim etmek ister. Bunun için sorumlulardan yeni göreve başlayanların sayı ve isimlerini alır.

12 Ocak 2023 Perşembe

Bir Münazara Hali

Önce münazara ne demek, bunu bir hatırlayalım. "Bir konu üzerinde, belli kural ve yöntemlere uyularak yapılan sözlü tartışma". "Bir konuda karşıt görüşleri savunan takımların fikirlerini çarpıştırdıkları bir sohbet ve tartışma platformudur". "Bir münazara kapışmasının konusu, tartışılabilecek her şey olabilir; ancak ağırlıklı olarak güncel, sosyal ve siyasi meseleler tartışılabilir".

Alıntı yoluyla yer verdiğim münazara tanım ve açıklamasına ortaokul ve lise bitiren herkes aşinadır. Sınıfımız ya da okulumuzun yaptığı münazaralar hoşça vakit geçirdiğimiz yarışma türlerindendir. Burada savunacağımız ve destekleyeceğimiz tez ise doğrunun ortaya çıkmasından ve iyi olanın kazanmasından ziyade kendi takımımızın kazanmasıdır. Diyelim ki birinci tez, karın beyaz, ikinci tez ise karın siyah olduğudur. Bize de karın siyah olduğunu savunmak düşse, karın beyaz olduğu aleni iken bizim takım siyah olduğunu savunacağı için takımımıza destek vermek için karın siyah olduğu tarafta saf tutarız. Çünkü münazara bu demektir.

Dinen, siyaseten ve toplumsal olarak kutuplaştığımız hepimizin malumudur. Fikir ve düşünceler esir alınmış, bireyselliğin yerini toplumsal refleks hali almış durumda. Yani algılarla yaşıyor, algılar üzerinden savaşımızı veriyoruz. Söze ve sözün doğruluğuna değil, söyleyene göre hareket tarzımızı belirliyoruz. Her ne kadar ilim müminin yitiğidir. Mümin onu nerede bulursa alır" sözünü prensip edinsek de şu sıralar bizim yaptığımız söze değil, sözün kim tarafından söylendiğidir. Doğruluk şiarımız da budur. Buna bir örnek vermek istiyorum. Fakültede felsefe derslerimize Fahrettin Olguner girerdi. Bazen tahtaya uzun bir cümle yazar, yorumlamayı bize bırakırdı. Biz de o cümlenin ne kadar doğru olduğunu bir güzel açıklayarak sözü onaylardık. Onaylama ve yorumlama bittikten sonra Hoca, yazdığı cümlenin altına sözün kime ait olduğuna dair isme yer verirdi. Sözün Karl Maks'a ait olduğunu gören bizler aniden çark ederek şartlanmışlığımızı ve önyargımızı bir güzel gösterirdik. Çünkü Karl Maks bize göre iyi biri değildi, o bizim gibi düşünmüyordu. Fikirleri ancak bizi zehirlemek için olabilirdi. Bizim kendi doğrularımız ve doğrularımızı savunan fikir adamlarımız varken kendimizi bu komünistin fikirlerine teslim edemezdik. Kendimizi inkar gibi bir şeydi bu.

Fakültede de olsak, gençliğin verdiği heyecanla fikirlerimiz tam oturmamış ve olgunlaşmamış olabilirdi. Yaşadığımız bu çelişkiyi bir yere kadar normal görebiliriz. Büyüdük, gördük, geçirdik, olgunlaştık, yaş kemale erdi. Ama fakültedeki şartlanmışlığımızın aynen durduğunu ve yaşadığımız bu hâletiruhiyenin pek değişmediğini gözlemliyorum. Yani yaş kemale erse de aynı oranda beyin, zihin ve ruhumuz kemale ermemiş. Bu konuda “Ben eskiden ne isem, hiç değişmedim. Aynı durduğum yerdeyim” diyenler bu tespitime en güzel örnektir. Tüm bunlardan, ortaokul ve liselerde bıraktığımız  münazara halini bugün de hala yaşadığımızı çıkarıyorum. Münazaralarda biliyorsunuz, tezin gerçekliği değil, konuşmacıların tezlerini en iyi savunmak ve karşıt tezi çürütmek esastır. Pekala karın siyah olduğu tezi münazaradan galip çıkabilir. Yani hala doğrunun peşinde değiliz. Birilerinin peşine takılarak tarafımızı seçiyoruz ve doğru yanlış demeden baktığımız taraftan bakıyoruz dine, ekonomiye, topluma, değerlere, siyasete, hayata dair her şeye. Bu da ruhen gelişemediğimizin bir göstergesidir. O halde gelsin bir münazara konusu daha...

Dişin mi Var, İşin Var (5)

Hayırlısıyla, diş hekimliğinde ilk muayene sonrası elime tutuşturup verdikleri benim için bir yol haritası denen “Hasta Planlama Kartı” nı kaybetmeden özel bir dişçiye gösterebileyim. Çünkü cebimden düşürmekten korkuyorum. Ne zaman aklıma damsa başıma gelir. En azından bir fotoğrafını çekeyim dedim ama inadım ve tembelliğim tuttu. Sonra sonra deyip kaldı.

Öğleden sonra yürüyüş mü yapayım, bir ziyaret mi yapayım, bir dişçiye mi gideyim derken yürüyüş ve ziyarette karar kıldım.  Bu şekil seçenek sunulursa tercihim hiç diş olmaz. Çünkü birçok kişide olduğu gibi diş fobisi bende de var.

Giyinip kuşandım. Yine de belki karar değiştiririm deyip tedavi kartını cebime koydum. Kağıdı cebine koyduğum hırka da oğlandan kalma bir hırka. Cepleri hoşuma gitmese de giyimi hoşuma gidiyor.

Ziyarete gideceğim güzergahı kafamda çizdim. Uzatarak gitmeliyim ki gideceğim yere yürüdüğüme değsin. Havzan-Meram Yeniyol-Lastik Durağı-Tankın önü-Meram Sanayii ve Meram Belediyesi.

Az gittim, terlemeye başlayınca ilk feda ettiğim hep hırka olmuştur. Hırkayı çıkarıp sol elime aldım. Tek sermayem telefon da hakeza elimde. Meram Belediyesine varınca beş bin adım atmışım. Görüşeceğim kişinin birimine vardım. Güya sürpriz yapacaktım. O bana sürpriz yaptı. Rahatsızlığı nedeniyle izin alıp öğleden sonra evine geçmiş. Bir bardak çay bile içemeden 1.kata çıkmamla inmem bir oldu.

Belediyenin dışına çıktım. Önündeki banklar boştu. Hava da güzeldi. Şöyle biraz oturup yazı yazayım dedim. Bankların hepsi boş olunca şuna mı buna mı oturayım derken epey bir tereddüdün ardından bir tanesinde karar kıldım. Oturunca elimdeki hırkayı da giymeden üzerime attım.

Bir beş dakika oturdum. Saat 15.00 suları. Numarasını aldığım dişçiye gideyim. Yerinde ise şu dişleri bir göstereyim deyip kalktım. Bu sefer Tapu Kadastro tarafından gideyim dedim. Yolu atlayıp Güzelbahçe evlerinin önüne gelmiştim ki giydiğim hırkanın cebine elimi bir attım. Kağıt yoktu. Şom ağızlı seni dedim kendi kendime. Yeter ki ağzımdan bir çıksın. Başıma gelirdi. Tekrar tekrar elimi aynı cebe girdirdim. Koymadığım pantolonun ceplerine bile baktım. Yoktu. Belli ki düşmüştü ama nerede?

Bu yitiğimi bulabilir miydim? Acaba nerede düşürmüş olabilirdim? Düşürdüğüm yerden rüzgar uçurup götürmüş olabilir miydi? Bu durumda ne yapmalıydım? Ya sıcağı sıcağına yürüdüğüm ve uğradığım yerlere bakacaktım. Yani aynı güzergahı tekrar çiğneyecektim ya da diş hekimliğine gidip verirlerse yeni çıktı alacaktım.

Önce yitiğimi bulmaya karar verdim. Yitik de tıpkı aslan düştüğü yerden kalkarsa nerede kaybolduysa orada aranmalıydı. Hemen geri dönüp belediyenin birinci katına ve ilgili birimin önüne kadar gittim. Yoktu. Yok ama pes etmek yok. İndim aşağıya. Bir temizleme aracı tertemiz yerleri bir baştan diğer başa temizliyordu. Ne bulduysa heybesine atıyordu. Girişte düşmüş ise bu araba yutmuş olabilir bunu dedim. Çıktım dışarıya. Oturduğum banka geldim. İki kız oturuyordu bankta. Kızlar bir kağıt düşmüş olabilir mi, banka bir bakabilir misiniz dedim. Baktılar yoktu.

Pes etmek yok. İnadım inattı. Yitik kaybedilen yerde aranırdı. Düştüm yola. Hem bu vesileyle yürüyüşümün ikinci etabını da tamamlamalıydım. Aynı yol aynı cadde aynı kaldırımları takip ederek gözlerim yerde para arar gibi yürümeye koyuldum. Önüme baktığım gibi arabaların rüzgarıyla kenara uçmuş olabilir mi diye de geçtiğim yerlerin kenarlarını da süzüyorum. Meram Yeniyol Caddesinde hırkayı çıkarıp  elime almıştım. Düşse düşse orada düşmüştür. Ama oraya varıncaya kadar gözlerim yerde yitiğimi aranmalıydım.

Yürüye yürüye Meram Sanayii ışıklarını geçtim. Tankın önüne gelince, Lastik Durağına doğru geçerken Havzan tarafına dönen kavşakta kağıt mendile benzer katlanmış bir kağıt dikkatimi çekti. Bir baktım ki üzerinden araba izi geçmiş kağıt benim aradığım kağıttı. Yazılı olmayan dışı lekelenmişti ama içi ve bana lazım olan kısım tertemizdi. Aynı katladığım gibi düşmüş, açılmadan arabalar da üzerinden geçmişti. Ters yüz edip elime tutuşturdum. Bu kağıdı düşürüp benim emanetime ihanet eden cebime koymadım. Güzergâhımı Havzan tarafına çevirdim. Kağıdı elimde götürürken bir musibet bin nasihatten evladır sözü gereği, gördüğüm otobüs durağının bankına kağıdı koyup iki sayfanın birden fotoğrafını çektim. Kaybolursan kaybol artık diyerek kağıda rest çektim. Öyle zannediyorum kağıt korkmuştur. Dili olsa da bir söylese.

Hasılı sevincime diyecek yok. Beni uğraştırsa da yitiğimi araya araya buldum. Küçük kağıda sevinilir mi demeyin. Küçük ve değersiz olsa da yitiği bulmanın sevinci bir başkadır. Hem ben öyle büyük şeylere değil, küçük şeylerle mutlu olmayı bilen biriyim. Bulamasaydım, yukarıda dediğim gibi ya diş hekimliğine gidip yeniden çıktı isteyecektim ya e Nabız’dan gideceğim diş hekimine röntgeni gösterecektim ya da özel diş hekimine gidip yeniden röntgen çektirip muayene olacaktım. Gördüğünüz gibi alternatiflerimi düşünmüştüm. Yeter ki bir dişçiye gideyim.

Siz siz olun, yitiğinizi iğnesini karanlıkta kaybeden Nasrettin Hoca’nın bu yitiğini aydınlıkta araması gibi aramayın. Nerede kaybetti iseniz orada arayın. Sadece yitik değil, her şeyi yerinde arayın. Çünkü çözüm yeri orasıdır. Mesela bir yerde adalet yitikse, bunu da orada aramak lazım. En iyisi hiçbir şeyi yitirmemek değil mi?