8 Mayıs 2022 Pazar

Kimin Başımın Üstünde Yeri Vardır, Kimin Yoktur?

Bir insan dese ki "Arkadaş, şu işi en iyi ben yaparım diyordum. İçine bir girdim ki bu iş bana göre değilmiş. Demek ki hiçbir şey dıştan göründüğü gibi değilmiş. Zira bu işi beceremediğim gibi ağzıma yüzüme de bulaştırdım. Daha fazla zarar vermemek, rezil olmamak ve sevenlerimi mahcup etmemek için benden bu kadar. Buyurun daha ehil birini getirin. Yaptığım yanlışlardan dolayı da özür diliyorum. Bedeli ne ise cezamı çekmeye de razıyım" dese,

Yapamadığından dolayı hiçbir mazeretin arkasına sığınmasa, birilerini suçlu ilan etmese, başkalarını hedef göstermese,

Ağzına yüzüne bulaştırdığını şeytana rahmet okutacak şekilde tozpembe bir tablo çizmese,

İşi tadında ve kıvamında bırakıp daha fazla gülünç duruma düşmese,

Yaptıklarına yüce değerleri alet etmese,

Temcit pilavı gibi dediklerini tekrarlayıp durmasa,

Dediğim dedik deyip yanlışında ısrar etmese ve inadım inat demese…

Derim ki adam özeleştiri yaptı. Beceremediğini kabul etti. Suçu başkasına atmadı. Mazeretlerin ardına sığınmadı ve gereğini yaptı. Bu yüzden helal olsun bu adama. Başımın üstünde yeri var derim. Çünkü kişinin kendini bilmesi kadar güzel bir şey yoktur. Erdemlice bir hareket olarak görürüm.

Ama bir insan kırıp döktüğünü ve ağzına, yüzüne bulaştırdığını kabul etmez, herkesin gördüğü ve yaşadığı problemi yok kabul ederse, 

Problemin kaynağı kendi tasarrufları olduğu halde suçu başkasına atıp, sütten çıkmış ak kaşık görüntüsü veriyorsa, 

İstişareyi bırakıp ben her şeyin en iyisini bilirim havasına girerek başına buyruk hareket ediliyorsa,

Ehil ve koltuğu dolduracak, sorumluluk üstlenecek, inisiyatif alacak kişileri değil de kişiliksiz, kendisi olmayan, koltuğa yapışıp kalan, yüz ağartmayan, emir eri tiplerle çalışıyorsa,

Başarıyı kendisine mal edip başarısızlığın faturasını yol arkadaşlarına kesiyorsa,

Yolda bulduklarını yol arkadaşlarına değişiyorsa,

Bir dediği diğerini tutmadığı, daha önce yaptığının ve dediğinin tersini yapmasına rağmen kısaca tükürdüğünü yaladığını gün gibi aşikâr iken benim kitabımda geri adım atmak yok diyorsa,

Asla eleştiriye gelmiyor, her eleştiriyi hakaret kabul ediyorsa,

Yanından ayrılıp gidenleri nankörlükle itham ediyorsa,

Herkesi kırıp geçiriyor, yerleşmiş makul gelenekleri yıkıyor, orta yerde teamül diye bir şey bırakmıyorsa, 

Ayıpladığı her şey başına geldiği halde başkasını çok ayıpladım, şu an itibariyle ayıpladığım her şey başıma geldi. Demek ki kimseyi ayıplamamam gerektiğini şu an itibariyle öğrenmiş bulunuyorum vs. demiyorsa... 

Kusura bakmayın ama böylelerinin başımın üstünde yeri yoktur ve Rabbim bu tipleri bildiği gibi yapsın. 

Proje Okullarını Nasıl Bilirsiniz? *

Proje okul denince sizin aklınıza neler gelir bilmem. Proje okulu müntesipleri kızacak ama benim aklıma şunlar geliyor:

Gözde ve başarılı okulların proje okul kapsamına alındığı ve hazıra konulduğu, başarısıyla ön plana çıkmamış okulların tercih edilmediği,

Öğrencilerinin merkezi sınavla alındığı,

Yönetici ve öğretmenlerinin bir kritere bağlı olmaksızın (duyurusuz ve puansız) diğer okullardan kâh geçici kâh kadrosuyla bakanlık atamasıyla seçildiği, diğer okulların bu öğretmen ve idareciye ihtiyacının olup olmadığına bakılmadığı, "aldım seni" denmesinin yeterli olduğu,

Eski bir bakanın deyimiyle bu okullara "nitelikli", mefhumu muhalifinden gidersek, diğer okullara "niteliksiz" denebileceği,

Bu okullara öz, diğerlerine ise üvey evlat muamelesi yapıldığı; bir kişiye dokuz pul, dokuz kişiye bir pul misali, devletin tüm imkanlarının bu okullara seferber edildiği, 

Adı üzerinde proje okulu ama bugüne kadar proje namına ne ürettiklerinin ve ortaya ne koyduklarının bilinmediği,

Proje okul furyasının belli bir sayıda bırakılmadığı, nerede duracağını bakanlığın bile bilemediği, 

Öğretmen ve idareci atamalarında buralara tayin istemenin kapalı olduğu,

Bu okullarda görevlendirilen öğretmen ve yöneticilerin toplamda 4+4 yıl görev yapabildiği,

Proje okul kapsamına alındıktan sonra o okulda halen çalışmakta olan öğretmen ve idareci ile çalışmak istenmiyorsa, onlara kendinize okul bulun, biz sizi düşünmüyoruz denerek dış kapının gösterildiği,

Bu okullar sayesinde sevindirilenlerden fazla sevindirilmeyenlerin olduğu,

Proje okulda çalışan öğretmen ve idarecilerin ürettikleri projelerin neler olduğu bilinmese de havasının başka olduğu,

Şimdilik sınırlı sayıda açılan bu okul türlerinin bir gün elimizde patlayacağı belki de bundan vazgeçileceği belki de liseleri Anadolu statüsüne dönüştürmede olduğu gibi tüm okulların proje okul kapsamına alınacağı vs.

aklıma geliyor. 

*01/06/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Devletin İç Sorunu *

Liseli gençler arasında çoğunlukla kız yüzünden kavga eksik olmaz. Kavgalar da genellikle okul koridoru ya da bahçesinde yapılır. Yani insan kalabalığın olduğu yerde yapılır. Bağırış ve çağırışı görünce koşarsın. Onları birbirine vurmaya çalışırken görürsün. Kavga etmesinler diye araya birileri girince uzaktan birbirlerine el, kol, yumruk sallarlar. Ağızları da boş durmaz. Her türlü küfür ve hakaret ağızlarından çıkar. Arkadaşları onları aralamaya çalıştıkça cesaretleri tavan yapar. Ele avuca sığmazlar. Sanırsın ki bırakıversen birbirlerini paralayacaklar.

Derste ve okulda olmayan ama maharetini başka türlü gösteren, tüm yeteneği sorun olan bu tip liseli gençlerle geçmişte müşerref olurdum. Bu tipleri odama aldıktan sonra onlara şu meyanda konuşmalar yapmışımdır: Gençler, hanginiz haklı ve haksız üzerinde durmayacağım. Zaten faydası da yok. Meseleniz nazarımda çok da önemli değil. Keşke meselenizi iki medeni insan gibi çözebilseydiniz. Çünkü bu dil bunun için var. Benim için birinci derecede suçlunuz, kavgada ilk yumruğu sallayandır. Beni üzen sizin gibi korkusuz korkakların, kavga için niçin okulu seçtiği. Çünkü tüm derdiniz, horozlanmak ve kayıkçı kavgası yapmak. Beklentiniz, nasılsa birileri aralayacak. Gördüğünüz gibi arkadaşlarınız ve öğretmenleriniz araya girince kozlarınızı paylaşamadınız ve işiniz yarım kaldı. Yazık değil mi size! Erkek adam, başladığı işi yarım bırakmaz. Keşke okulu seçeceğinize kimsenin olmadığı bir ormanlık alanı seçseydiniz, daha iyi olurdu. Bundan sonra böyle yapın. Orada kimse sizi aralamaz, bir güzel kozlarınızı paylaşır ve sonuç alırsınız. Birbirinizi öldürdünüz mü? Bilin ki tüh demem. Su testisi su yolunda kırıldı derim. Böyle kavga edeceğiniz zaman bana da haber verin. Gelir seyrederim. Asla durun çocuklar demem. Çünkü ben kavgayı severim. Cenazemiz orta yerde kalırdı diye de düşünmeyin. Tüm cenaze işlemlerini ben yapar, cenaze namazınızı da kılarım. Benim size rehberliğim bu yönde. Haydi göreyim sizi derdim.

Sonra mı? Bu ve benzeri kavgalar bıçak gibi kesilirdi. Sanırım çocuklar, foyamız ortaya çıktı diye düşünürlerdi ya da biz bir çatlakla karşı karşıyayız. Bir daha kavga edersek, neler işiteceğimizi ve başımıza neler geleceğini kestiremeyiz diye düşünüyor olmalılar. Size garip gelse de benim yöntemim böyle idi. Derslerde gözleri olmasa da bu tür konuşma ile ne kastettiğimi anlayacak kapasiteleri vardı bu tip öğrencilerimin.

Kanları deli olan, akılları bir karış havada olan, daha çocukluktan kurtulamamış ve sorumluluk almamış bu gençlerin atışması ve kavgası hoş değil ama yaşları itibariyle bu yaptıkları masum görülebilir. Ya Soylu-Özdağ kavgasına ne demeli? Biri devletin iç güvenliğinden sorumlu, emrinde devletin istihbaratı, jandarması ve polisi olan biri. Diğeri ise Prof. unvanı ile üniversitelerde çalışmış, devletin bazı kademelerinde sorumluluk almış, vekillik yapmış, şimdilerde kurduğu Zafer Partisinin başkanı. Her ikisi de gençler gibi 17-18'inde değil, olgunluk çağı dediğimiz kırk yaşını çoktan geçmiş kişiler. Nedense bu kavgalarını liseli gençlerin kavgasına benzettim. Biri ırkçılığı ve iç barışı bozacak şekilde güya siyaset yapıyor, gündem oluşturmaya çalışıyor. Diğeri ise bir özel kanala çıkarak bir kişiye, bir devlet adamına ve iç işleri bakanına yakışmayacak sözler söylüyor ve hakaretler yağdırıyor. Diğeri gel kozumuzu paylaşalım diye yanında bir grup ve basınla birlikte Bakanlığın önüne geliyor. İn aşağı Süleyman diye bağırıyor. Kurulan barikatı aşmaya çalışıyor. Merak ediyorum, karşı karşıya gelseler, birbirlerine ne yapabilirlerdi? Haydin vurun birbirinizi dense öyle zannediyorum, ikisi de sakinleşir, yollarına giderdi. Ama ortamı gerecek şekilde ikisini de bu şekil horozlandıran koruma, polis, basın ve taraftarlarıdır. Nasılsa bunlar çıkması muhtemel bir kavgayı önleyecekler. Ne şiş yanacak ne de kebap. Erkekliklerine de halel gelmeyecek. Hasılı bu ikisinin de yaptığı korkusuz korkaklıktır. Görüntü maalesef sözün bittiği yerdir.

Bu nahoş ve yakışmayan görüntüye insanımız ve taraflar nasıl bakıyor? Herkes taraftarının yanında ve arkasındayız açıklaması yapıyor. İşin vahim tarafı da burası. Bana göre kavgalarında haklı bile olsalar, yol-yordam ve usul bilmeyenlerin ve güzel bir üslup takınmayanların yanında olunmaz. Önce edebini takın, sonra konuşalım denmeli.

Diyelim ki Ümit Özdağ, kurduğu yeni partimin bu şekil reklamını yapıyor ve bunun için tehlikeli sularda yüzmeyi göze alıyor. Devletin İçişleri Bakanlığı teslim edilmiş kişiye ne oluyor? Yakışıyor mu bu takındığı tavır?

Kimse kusura bakmasın, her iki de daha rüştünü ispatlamamış, liseli gençler görüntüsü veriyor ve sokak ağzıyla konuşuyorlar. Bu durumda devleti yönetmeye talip bir partinin genel başkanlığı Sayın Özdağ'a ve Bakanlık ise Sayın Soylu'ya çok lükstür. Daha da başka sözüm yoktur. 

*11/05/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.