26 Temmuz 2021 Pazartesi

Uyku ve İstirahat Bir Nimettir *

Doktorluk gibi bazı meslek grupları vardır ki diğer bazı meslek gruplarına göre hem okuması hem de iş hayatına atıldıktan sonra çalışma şartları daha zor ve risklidir. Buna rağmen hem daha kolay iş bulunması hem maaşının iyi olması hem de toplumdaki statüsü yönüyle doktorluk, tercih edilen gözde mesleklerin başında gelir.

Vatandaş olarak çoğu zaman hekimlerle ilgili, “Adam gibi muayene etmedi. Muayene ederken yüzüme bile bakmadı. Ağızlarından laf alınmıyor. Bir de tanıyorum üstelik. 40 yılda bir işim düştü, yanına uğradım, doğru dürüst ilgilenmedi, telefonlarıma bile cevap vermiyor. Dışarıda karşılaştım, görmezden geldi. Bir hava bir hava… Neyin havası bu? Doktor olmuşlar ama adam olamamışlar. Hiç böyle beklemiyordum. İşleri güçleri para…” şeklinde arkalarından serzenişlerde bulunuruz. Bu serzenişlerde haklılık payı var mı? Var elbet. Çünkü zaman zaman çoğumuzun başına böylesi gelir.

Hiç düşündük mü, doktorların çoğunluğu niçin böyle diye. Tamam, bazı doktorlarda kibirlenme, paragöz olma gibi durumlar söz konusu olabilir. İlgilenmeyi angarya iş gibi görebilirler. Bence bunun da ötesinde sebep, doktorların vücut ve zihnen yorgun olmalarıdır. Nice doktorlar bilirim, özellikle üniversite hastanelerinde çalışan. 24 saat mesai ve nöbet tuttuktan sonra ertesi günü yine mesai yapan. Yani iki gündüz bir gece görev başında olabiliyor. Böyle bir doktorun ilgi göstermemesinin nedeni, kibirden ve ilgisizlikten ziyade uykusuzluk ve yorgunluktan ayakta zor duruyor olmasıdır. Duvara yaslanıverse ayakta uyuyacaktır. Çünkü vücudu iki gündür dinlenmemiş ve yorgun düşmüştür. Bu durum hekimler için de böyledir, başkaları için de böyledir.

Tüm bir yılı ağır ve zor bir tempoda geçiren hekimler, yıllık izne ayrıldığının ilk günü, hiç vakit kaybetmeden, soluğu tatil beldelerinde alırlar. İzinlerini de doya doya kullanırlar. Tatil zamanı değilse de bir iki gün geç yattıktan veya uykusuz kaldıktan sonra üçüncü gün erkenden derin bir uykuya dalarlar. Çünkü vücudun dinlenmeye, uykuya ve tatile ihtiyacı vardır. Hekimleri değerlendirirken işin bu yönünü de hesaba katmakta fayda vardır diye düşünüyorum.

İzin, istirahat ve tatile sadece hekimler mi ihtiyaç duyar? Başta etkili ve yetkili, sorumlu kişiler olmak üzere herkesin istirahate ihtiyacı vardır. Çünkü her insanın ruhen, zihnen ve bedenen maddi ve manevi ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçları gidermede aşırıya kaçmak veya cimri davranmak kişide, davranış bozukluklarına yol açabilir veya vücudunun yorgun düşmesine sebebiyet verebilir. Kişinin olur olmaz kızması, sesini yükseltmesi ve çok hata yapmasını örnek olarak verebiliriz. Vücudun her yönüyle sağlıklı olması, bu ihtiyaçları kıvamında, yerinde ve zamanında gidermekle mümkündür. Böyle olduğu takdirde vücut teklemeden yoluna devam eder ve kişi daha az hata yapar.

Bu açıklamalardan sonra bazıları, “Falan, günde birkaç saat uyur, yıllık tatil kullanmaz. Ne cumartesisi vardır ne pazarı. Geceleri bile çalışıyor” der. Bence her günü ağır ve zor bir tempoda geçiren insanların izin kullanmama ve tatil yapmama gibi bir lüksleri yoktur. Tüm günü ve yılı gecesiyle gündüzüyle çalışarak geçirmek marifet hiç değildir. Bu tip kişiler en kısa zamanda, iş ortamından uzaklaşarak kendisine vakit ayırmalı, çoluk çocuğuyla bir güzel tatil yapmalı ve vücudunu dinlendirmelidir. Mesai yaparken de özel durumlar hariç evine çekilerek hem istirahatini yapmalı hem de ailesine zaman ayırmalıdır. Çünkü bu vücudun çalışma kadar istirahate de ihtiyacı vardır ve bu vücut her birimize bir emanettir. Lütfen bu emanete ihanet etmeyelim.

* 28/07/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

25 Temmuz 2021 Pazar

Bu Okulları Nasıl Düzeltiriz?

Zaman zaman bu eğitim ve öğretimi nasıl düzeltiriz diye kafa yorarım. Bir türlü sorunu bulamaz ve öneri sunamazdım.

Yarın mesai başlayacak olunca yeniden aklıma geldi. Fakat yediğim kurban etinden midir bu sefer fazla düşünmedim. Düzeltmeye okul isimlerinden başlayalım fikri aklıma geldi. Çünkü düzelme isimlerden başlamalıydı.

Baktım, bu fikrim yabana atılacak gibi değil. Bu önerimi yani projemi sizinle paylaşmak istiyorum:

Şimdi çok programlı liseler dahil, bütün liseleri Anadolu lisesi yaptık ya. Ama görüyorum ki her okul Anadolu statüsüne çevrilmemiş. Mesela açık liseleri ele alalım. Çocuğa nerede okuyorsun diye soruyorum: Açık lise cevabı alıyorum. Haydaa...Gerçekten niye bunların önünde Anadolu yok? Ne kaybederiz bunlara da Anadolu eklersek... En azından okullar arasındaki isim değişikliğinin önüne geçerdik.

Diğer örgün eğitimlerde okuyan çocuklar, uzun okul isimlerini ağızlarını doldura doldura iki üç nefeste söylerken sonuna bir de Anadolu eklerken bu çocuklar da Anadolu ekleseler, daha iyi olmaz mıydı. En azından moral ve motive etmiş oluruz. Biliyorsunuz eğitim güdülemedir aynı zamanda.

Bu yeter mi? Bence yetmez. Çünkü çok kısa. Bunun için açık da olsa bu okullara hayırseverlerin adını da vermeli. Çocuk bir nefeste okulunun ismini söyleyebiliyorsa bir dönemlik krediden muaf olmalı.

Bunun dışında görüyorum ki sosyal bilimler ve fen liselerinde de Anadolu ismi yok. Ayıp değil mi bu? Bu okulların ismi niçin diğer okullardan farklı? Bunun neresi fırsat eşitliği? Lütfen ayrımcılık yapmayalım. Yol yakınken bu okullara da hayırseverin anasının ve babasının isminden sonra Anadolu fen lisesi ve Anadolu sosyal bilimler lisesi ekleyelim. Tüm bunların başına da il ve ilçe isimlerini koymayı unutmayalım.

Şimdi isimleri değiştirip tüm nitelikli ve niteliksiz okulları isim yönünden eşitledik mi?

İkinci yapacağımız iş, okul müdürlerine haber salarak tabelalarını değiştirmek için bir tabelacıyla hemen anlaşmalarını ve en kısa sürede eski tabelaların indirilerek yeni tabelaların asılmasını sağlamak. Burada da esnafı düşündüğümüzü herhalde anlamışsınızdır.

Yeter mi bunlar? Yetmez. Zira eğitim ve öğretim için ne yapılsa yeridir. Başka ne yapılabilir diye sizin için düşünmeye devam ediyorum. Anadolu ismini tabana yaysak fena olmaz. İlkokul ve ortaokullara da Anadolu ismini ekleyelim ki çocuk daha küçükken Anadolu’ya alışsın. Büyüdüğü zaman bocalamasın. Mesela x Anadolu ilkokulu veya ortaokulu. Sonrasında ne yapacağınızı biliyorsunuz. Lütfen her şeyi benden beklemeyin. Tekrar tabelaları değiştireceksiniz. Bu arada kreşler dahil, anasınıflarının başına da Anadolu eklemeyi ihmal etmeyelim. 

Tüm okulların isimlerini fırsat eşitliği çerçevesinde değiştirdikten sonra yarın biri gelir, okullardaki Anadolu ibaresini değiştirmeye kalkmasın diye her ilin valiliği, "Bu isim asla değiştirilemez" diye bir protokol hazırlamalı ve taraflar imzalamalı.

Devlet okulları yeniledi. Gördüğünüz gibi ben de isimleri değiştirdim. Valilik de protokol ile bu sürece katkı sağladı. Geriye, sınıfa girdikten sonra içini doldurmak öğretmenlere kaldı.

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bu arada tüm okulları proje okul kapsamına almak lazım.

Gördüğünüz gibi bu iş çok basit.

24 Temmuz 2021 Cumartesi

Susmak ve Konuşmak *

Susmak mı konuşmak mı sorusu, çocuğa anneni mi çok seviyorsun yoksa babanı mı sorusu gibi yersiz bir soru olsa da sessizliği pek sevmeyen ve çok konuşan biri olarak bana susmak/dinlemek mi, konuşmak mı deseniz, susmak derim. Hatta susmanın yani dinlemenin en büyük nimetlerden biri olduğunu düşünürüm. Bundandır ki “Söz gümüş ise sükût altındır”, “Sus ki adam sansınlar”, “İki dinle, bir söyle”, “Kişi dilinin altında gizlidir, konuştuğu zaman kendini ele verir” denir.

Bu sözlerle, dinleme ve susmanın önemine işaret edilir. Aslında dinleme ve konuşma organlarımıza baksak bile hangisini daha fazla kullanmamız gerektiğini anlayabiliriz. Allah iki kulak vermiş ve bu kulaklar daima açık. Ağız ise bir tane ve normal şartlarda iki dudakla kapalı. Buradan bile iki dinle, bir konuş anlamını çıkarabiliriz. Yani kulakların daima açık olsun. Konuşulanları dinle, faydalı olanları al, ötesini unut. Konuşulanlara katkı sunmak istiyorsan ya da birileri sana bir konuda görüşünü sormuşsa; yerinde, zamanında, kıvamında, güzel bir üslupla konuş. Ardından tekrar dinlemeye geç. Buradan kişi hem susmalı hem de konuşmalı anlamını çıkarabiliriz. Ama ne zaman, nerede, ne kadar konuşmalı ne kadar susmalıyız? Önemli olan burası. 

Bilelim ki fazla konuşmak, olur olmaz araya girmek, söz kesmek, her konuda fikrini söylemek, başkasına konuşma fırsatı vermemek kişinin ağırlığını yok eder. 

Susmak ve dinlemek asıl iken öyle zamanlar var ki konuşmak elzemdir hatta farzdır. Mesela bir parti, bir zümre, bir kişi hakkında birileri -doğru veya yanlış- şunu yaptın, bunu yaptın şeklinde bir isnatta bulunuyorsa, burada susmak değil, yaptım veya yapmadım; yaptım, şundan dolayı, şeklinde isnatlara cevap verilmelidir. Yani bir şeyler söylenir. İsnatların aslı astarı yoksa iftira atılıyor denerek savcılığa suç duyurusunda bulunulur. Böyle değil de susuluyor, isnatlara cevap verilmiyorsa demek ki isnatlar doğrudur anlamı çıkar. Çünkü susmak; kabullenmek, bu durumu savunacak halim yok demektir. Bizde sükut ikrardandır diye bir söz vardır. Mesela kızımıza biri talip olduğunda isteyip istemediğini öğrenmek için kızımızın görüşüne başvururuz. Kızımız sessiz kalıyorsa, biliriz ki kızımız bu oğlanı istiyor anlamını çıkarırız. Yine isnatlara direk cevap verilmiyor, başka açıklamalar yapılıyor ve sadede bir türlü gelinmiyorsa veya bazı soruların sorulmasına kızılıyorsa, burada da isnatları kabullenme anlamı çıkarılabilir ve denir ki ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

Hasılı, susulması gereken yerde susalım, konuşulması gereken yerde konuşalım. Konuşulması gereken yerde ölü sessizliğine bürünmeyelim. Susma ve konuşmada ölçüyü kaçırmayalım. Her şeyi yerli yerinde, taşı gediğine koyarcasına yapalım. Bunu yapmazsak ağzı olan konuşur ve kimsenin ağzını büzemeyiz. 

*30/07/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.