2019'un Martından beri covid-19 salgınıyla boğuştuğumuz
hepimizin malumudur. Bu süreçte kurallar, normalleşme adımları çerçevesinde
zaman zaman esnetilse de bu iki yılın çoğunu, yasak ve kısıtlılıklarla
geçirdik. Bu yasaklar, ülkemize ve insanına pahalıya patladı. Neye mal olduğunu
saymaya gerek yok. Zira hepimiz biliyoruz.
1 Temmuzdan itibaren devlet, aşağı yukarı tüm kısıtlılık ve
yasakları kaldırdı. Kaldırması da gerekiyordu. Çünkü kısıtlılıktan bezmiş bir
halk nefes almalıydı. Mağdur esnaf kendine gelmeliydi. Turizm de
canlandırılmalıydı. Devlet tüm bunları yaparken bir taraftan da bağışıklığı
artırsın diye aşılamaya hız verdi.
Peki, temmuzun son haftasında salgının seyri ne âlemde?
Bildiğim kadarıyla virüs hala hayatımızın bir parçası. Ölenler olduğu gibi
üçüncü aşıyı olmasına rağmen hala bu hastalığa yakalananlar da var aramızda.
Üstelik Hindistan menşeli Delta varyantı da ülkemizde kol geziyor. Yani salgın
benden bu kadar. Artık normalleşebilirsiniz demedi.
Durum bu iken biz ne yaptık ve ne yapıyoruz? Gördüğüm
kadarıyla hiç olmadığı kadar normalleşmişiz. İki yıllık kısıtlılığın keyfini
çıkarıyoruz. Ne mi yapıyoruz?
Salgın, düğünlerde kapları ayırmak, tabldota geçmek ve ortak
kaba kaşık sallamayı terk etmek için bir fırsat iken görüyorum ki düğün
yemeklerinde yemek usulü, eski hamam, eski tas. Yani ortak kaba kaşık
sallanıyor.
Mesafeyi ara ki bulasın. Tokalaşmak ve kucaklaşmak gırla
gidiyor. Elini vermeyenler ayıplanıyor. Tamam, ziyaretler yapılsın, gidilip
gelinsin, yenip içilsin ama belli bir mesafe de korunsun.
Ağız ve burnu kapatmasa da kalabalık ortamlarda takmak için çene
altında bir aksesuar gibi duran maskeler, çoğu kimsede yok. Tamam, maske her yerde
takılmasın. Müsait yerlerde rahat nefes alalım ama maskeye de tamamen elveda
demeyelim.
Verdiğim üç örnek benim gözlemlerim. Bu gözlemlerimden, benim
anladığım, halkın kahir ekseriyetinde bir rehavet söz konusu. Alabildiğine
salmış millet kendini. Yediden yetmişe bir aymazlık söz konusu.
Halkın verdiği görüntü bu iken denetim görevini yapmakla
görevli devlet ne yapıyor? Gördüğüm kadarıyla devlet de halkımız gibi salmış ve
seyrediyor. Yani devlette de bir rehavet ve rahatlık söz konusu. Bu
rehavet sebebiyledir ki temmuzun başında altı binlere kadar gerileyen vaka
sayısı, şimdilerde on beş binlere yaklaşmış durumda.
Ne yapılmalıydı? Devlet ve halk normalleşme istiyorsa, bunun
birinci adımı, temkini elden bırakmamak olmalıydı. Bu temkin halkta ve devlette
olmadığına göre bu rehavetin, bu vurdumduymazlığın, bu denetimsizliğin ve halkı
kendi haline bırakmanın bedeli ağır olacaktır. Çünkü bu aymazlığın bize artı
bir getirisi olmayacağı gibi götürüsü çok olacaktır. Bu da yeni mağduriyetler
oluşturacak ve normalleşmeyi daha da geciktireceğiz. Çünkü bu görüntümüz hayra
alamet değil. Üstelik bu yaptığımızla, bize dijital bir dünya ve yeni bir dünya
dayatanların ekmeğine yağ sürüyoruz.
* 26/07/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.