16 Temmuz 2021 Cuma

Maden Suyunu Nereden İçmek İstersiniz?

Akşam serinliğinde yürüyüşe çıkmak geldi içimden. Ne tarafa gideyim derken bize yol, elektrik ve su olarak dönen belediye yürüyüş parkurunda yürüyeyim dedim. Eşofman ve tişörtümü giydim. Başka da bir şey almadım. Telefonu saymıyorum. Zira o benden bir parça.

Dışarı çıkacağımı gören eşim, (her ne kadar kendisi bir birey olsa da ben affınıza sığınarak eşim diyeceğim bazen de içişleri bakanı) ben de geleyim dedi. Ben tempolu ve fazla yürüyeceğim. Bana ayak uyduramazsın. Geleceksen de arkadan gel. Ben yürürken sen bankta oturursun dedim.

Tam çıkacağım vakit oğlan ben de çıkacağım, seni parkura bırakayım dedi. Yok evlat, ben yürüyüşe giderken asansörle inenlerden ve yürüyüş yerine arabayla gidenlerden değilim. Sen en iyisi beni değil, anneni bırakıver dedim, evden çıktım.

Hızlı hızlı parka geldim. Park tıklım tıklımdı. İnsanımız serin havayı görünce atmış kendini parka. Çay bahçesinde boş sandalye yok. Çimlere varıncaya kadar sere serpe oturulmuş. Tek tük parkurda yürüyenler var. Köpek gezdirenler de eksik değil. Hiç oyalanmadan parkura girerek yürüyüşümü devam ettirdim. Yürüdükçe yürüdüm, hızlandıkça hızlandım, döndükçe döndüm. Bir ara önümde yürüyen bir hanımefendi gördüm. Olsa olsa bizim hanımdır bu dedim. Çünkü hem yürüyüşü eşimin yürüyüşü idi hem de elindeki para çantası tanıdık geldi. Şunun çantasını alıp kaçayım. Hem böylece kapkaççılık nasıl yapılırmış, tecrübe edinirim dedim içimden. Yaklaştım, tam elimi çantaya götürecekken ya hanım değilse ya benzeyen biriyse, işte o zaman başa gelecekleri sen düşün dedim. Çünkü can havliyle “Yetişin Müslümanlar! Hırsız çantamı aldı” şeklinde bir çığlık atsa imdada gelecek etraftaki kalabalığın linçine maruz kalmak da vardı işin ucunda. Ben bunun eşiyim deyinceye kadar postu çoktan deldirirdim. Vurdukça vururlardı. Tekmeleri sayamıyorum… Baktım pabuç pahalı, vazgeçtim.

Tam yanından geçerken yan gözle baktım. Pandeminin tüm kurallarına uyarak yavaş yavaş yürüyen kişi bizimkinin ta kendisi. Selâm verip geçtim hızımı kesmeden.

Kaç tur attım bilmiyorum. Hanımı da bir daha güzergahım üstünde görmedim. Bir ara bir mesaj geldi telefonuma. Baktım içişleri bakanından. Yürüyüş bittikten sonra maden suyu alıp gelmemi istiyordu. Elimi cebime götürdüm. Cep meteliğe kurşun atıyordu. Bir maden suyu da alamayacaksam ne işe yarardım. Öyle ya, bir maden suyu kaç para ederdi. Moralim bozuldu. Yürüyüşümü tamamlayarak oturduğu banka vardım. Selam kelamdan sonra hanım, Dücane Cündioğlu yeni evlenmiş. Babası ile birlikte aynı evde kalıyorlar. Maddi durumları da pek iyi değilmiş. Kıt kanaat geçinip gidiyorlarmış. Bir gün evden çıkarken hanımı ondan bir şey alıp gelmesini istemiş. “Valla hanım, bende para yok. Alamam” demiş. Bunu duyan babaannesi yanına çağırmış. “Oğlum, hanımın bir şey istediği zaman para yok deme. Bakarız de” demiş. Anlayacağın bende para yok. Çünkü para almadan evden çıktım. İstediğin maden suyunu alamayacağım dedim. “Bende var mı bir bakayım dedi. Az önce alıp kaçıracağım çantasını açtı. 5, 10, 50 kuruş şeklinde epey bir bozuk para çıktı çantadan. Üşenmeden saydık. Bir o saydı, bir ben. 3,20 lira çıktı. Buna iki maden suyu eder mi etmez mi? Aman, niye etmesin. At ile deve değil ya. Şunun şurasında iki maden suyu alacağız. Ama yine de endişeliyim. Bu arada iyi ki kapkaççılığa soyunmamışım. 3,20 lira para için değmezmiş. Bu kadar düştün mü derlerdi bir de.

Avucumun içine bozuk paraları aldım. Kafenin kasasına vardım. Bakar mısın, maden suyu kaç para? Baktı. 3,50 lira dedi. Tanesi mi dedim. Evet dedi. Teşekkür edip ayrıldım ama şaşırdım. Vay anasına vay dedim. Çünkü eldeki mevcut tüm param iki maden suyu etmediği gibi bir tane bile etmiyor.

Eşimin yanına döndüm. Haydi gidiyoruz. Maalesef maden suyu alamadım dedim, eve döndük.

İçinizden, kafeden alışveriş yapıyorsun. Olsun o kadar. Bunun vergisi var, kirası vs var diyebilirsiniz. Bu kafe özel sektör tarafından işletilen lüks bir yer olsa eh derim. Çünkü böyle yerlere, herkes gelip de oturamaz ve bir şey yiyip içemez. Gittiğim kafe belediye tarafından işletilen bir yer. Yani ne vergisi var ne algısı ne de kirası. Çalışanlar da belediyenin maaşlı elemanları.

Ertesi akşam yine yürüyüş sonrası dönerken kafenin hemen köşesinde yıllardır Maraş Dondurması satanın standına vardım. Bu sefer hazırlıklıyım. Cebimde para var. Baktım adam, buzdolabına meyve suyu, maden suyu koyuyor. İstediğim çeşit dondurmaları verdikten sonra ücretini uzattım. Dolaba koyduğun maden suları kaç para dedim. “1,5 liraya veriyorum, dedi. Şu karşındaki kafede bu maden suyu kaç paradır, bir tahmin yürüt dedim. Bilmiyorum dercesine yüzüme baktı. 3,5 lira dedim. “Bazen o parkta oturanlar benim buraya maden suyu almaya geliyorlar. Bundan demek ki” dedi.

İki gün sonra market alışverişine gittim. Belki ben maden suyu almayalı fiyatlar değişmiş olabilir dedim. Markette 24’lük aynı maden suyu, 19,20 lira. Beheri 80 kuruşa geliyor. İki 24’lük birden aldım. Bu vesileyle eve ilk defa 48 maden suyu birden girmiş oldu. Hanım maden suyu istedikçe dolaptan çıkarıp içsin bir tane. Parka giderken de yanında götürsün bir tane. 

Anlayacağınız, birbirine 3 dakikalık mesafede, özel sektörde aynı marka maden suyunu 1,5’a, belediyenin çalıştırdığı yerde 3,5’aa, buralara yürüyüş mesafesiyle 10 dakika olan markette ise beheri 80 kuruşa geliyor. Öyle zannediyorum, biri kamu, diğerleri özel sektör olan üç firma da bu maden suyundan para kazanıyor. Diyelim ki marketin 24’lük maden suyu toptan fiyatına, iki katına yakın bir fiyata satan dondurmacınınki de perakende satışa giriyor. Belediyenin kafesindeki 3,5 liralık maden suyunun içinden çıkamadım. Çünkü belediyenin kazancı katlamalı ve vatandaş için fahişin fahişi… İnsaf yahu!

Hasılı size üç ayrı yerdeki maden suyunun reklamını yaptım. Marketten alıp 80 kuruşa mı içersiniz? Dondurmacıdan 1,5 liraya alıp hemen karşısındaki parka giderek bankta mı içersiniz? Kafeye gidip 3,5 liraya mı içersiniz? Karar sizin. Yalnız öyle yerden alın ve için ki bayramda içeceğiniz maden suyu moralinizi bozmasın, bayram tadında olsun. Şimdiden afiyet olsun. Bu arada bayramınız da mübarek olsun.

15 Temmuz 2021 Perşembe

Boğaziçi, Niçin Olmasın!

Atanmasının üzerinden bir 6 ay geçtikten sonra Boğaziçi Rektörü görevinden alınmış. Olabilir. Ne atanırken hikmetinden sual ettim ne de alınırken. Zira bu kısımlar beni ilgilendirmez. Beni esas ilgilendiren, rektörlük makamının boş bırakılması. Yani yeni bir atama yapılmaması. Nasıl ki devlet boşluk kabul etmezse bu makam da boşluk kabul etmez.

Bu boşluk beni endişelendirmekle beraber umutlandırıyor aynı zamanda. Acaba benim atamamla ilgili bir istişare yapılıyor olabilir mi umudunu hiç olmadığı kadar taşıyorum. Çünkü önceki kararlarda "Falan alındı. Yerine falan atandı" denir, konu kapanırdı. Bu durumda nasıl umutlanmam ben.

Diyebilirsiniz ki rektör olarak atanmak için şartların tutmuyor, akademisyen değilsin, Prof. unvanın yok. Şart dediğiniz nedir ki sizin? Bakarsınız bir üniversite bana fahri profesörlük unvanı verir. Alın size bir unvan. Olmaz olmaz demeyin. Bakarsınız şartlar ve ortam bu şekil oluşturulur ve ben Boğaziçi Rektörü olurum. Yeter ki istensin, yeter ki benim midem kabul etsin. Bunu nezaket ve tevazu yönünden söylüyorum. Böyle şeyler için midem bayram eder. Üzerine de boğaza nazır bir boş mezar verilirse şu fani dünyada daha ne isterim.

Haydi oldun. Koskoca üniversite ve bu üniversitenin teamülleri var. Nasıl yöneteceksiniz diyebilirsiniz. Dersiniz. Zira amacınız moral bozmak ve pişmiş aşa su katmak değil mi? Olsun. Kusura bakmayın ama böyle mide bulandırıcı ve çekememezliğin zirve yaptığı sorularınıza pabuç bırakmam. Bir gece atamasının akabinde, daha mesai bitmeden görevime başlarım. Oradaki akademisyenler bana sırtını dönermiş, öğrencileri eylem yaparmış... hiç umurumda olmaz. Protestolar arasında işimi yaparım.

Ne mi yaparım? Atamadan söylemek istemem ama madem sordunuz. Biraz kopya vereyim:

Bir defa yeni ve radikal karara imza atmam. Kurum kültürü adına ve alınacağımı bile bile selefimin yaptıklarının üzerine koya koya onun yolundan giderim. Çünkü devlette devamlılık esastır:

Önce kendime yardımcılar seçmeye çalışırım. Yardımcılarımı mülakatla seçerim. Bu benim kırmızıçizgimdir. 

Ardından benim gelmemi protesto eden eylemcilerin arasına katılırım. Ne istediklerini sorarım. Daha sekreterimi atamadığım için isteklerini bir daha okunmaz yazımla tek tek not ederim. Onlara, yerden göğe haklısınız. Zaten ben bunları yapmaya geldim. Sizinle beraberim. Bana zaman verin. Zira zaman her şeyin ilacıdır.  Düşün peşime derim. Ben önde, protestocularım arkamda, Sultan Ahmet Meydanına doğru yürüyüşe geçerim. Eylemciler bakarlar ki bu da bizden derler ve ilk gün eylemlerine son verirler. Uzun bir yorgunluğun ardından gider evlerine. Mışıl mışıl uyurlar. 

Onları bu şekil ikna ettikten sonra daha oturamadığım koltuğuma gider, otururum. Ardından selefi neler yapmış. Onlara bir bir göz atarım. O, hukuk ve uluslararası ilişkiler bölümlerini mi açmış. Ben üzerine ilahiyat pardon İslami İlimler Fakültesi açarım. Buradan lütfen başka anlam çıkarmayın. Ben ilahiyatçıyım. Atandığım yerde elbette derse girebileceğim maaş karşılığı bir dersim olacak, değil mi? 

Bu icraatımı gören ve daha önce bana ve benden öncekine sırtını dönen akademisyenler bu sefer sırt dönmeyi bırakacak, bana doğru dönecek ve üzerime çullanmak için hamle yapacaklar. Yapsınlar. Hiç problem değil. Önemli olan, onların yüzünü bana dönmeleri değil miydi? Ha öyle ha böyle döndüler işte. Bana zarar verirlermiş. Çok da umurumdaydı sanki. Bilsinler ki ben oraya gelirken kefenimi giydim de geldim. Bakmayın üzerimde takım elbise olduğuna. Gazi veya şehit olursam devlete öncelikli olarak atanmaları yönüyle çocuklarım yaşar. Beni de devlet erkanı her Şehitler Haftasında ve 15 Temmuzda ziyarete gelirler. 

Yaşarsam, kefeni yırttım derim. Kendim ihya olurum. 

Diyelim yaşadım ve rektörlüğe devam ediyorum. Başarım sorgulanacaksa benim başarım, selefimden bir gün daha fazla görevimde kalma kriteridir. Bunu da beni atayan iradenin gözeteceğini düşünüyorum. 

Unutmayın ki bu yazı benim CV'imdir. Haydi hayırlısı.

13 Temmuz 2021 Salı

Çevreniz Çok Geniş Olmalı *

Avukatsınız. Aynı zamanda bir partinin il başkan yardımcılığını da bir müddet yürüttünüz. Avukatlıktaki başarınızı siyasette de vekil olarak taçlandırmak istediniz. Bir partiden milletvekili adayı oldunuz ama kazanamadınız. Olabilir. Zira seçimlerde kazanmak da var, kazanamamak da. Sonra dünyanın sonu değil bu. Zaten bir işiniz var. O işinize devam edersiniz. Hele bir de tanınmış bir avukat iseniz, paraya para demezsiniz. 


Sizdeki bu meslek, başarı, kazanma durumu ve vizyon, keşke eşinizde de olsaydı. Gerçi eşiniz de müdür ama özel okul müdürlüğü onunki. Çünkü çoğu özel sektör dolgun ücret vermediği gibi iş garantisi de vermez. Ne olur ne olmaz, en iyisi devlete dayamalıydı sırtını, bir de size. Çünkü her başarılı erkeğin arkasında mutlaka bir kadın eli olur. Ama nasıl olacaktı bu? Zira devlete girmek için KPSS sınavlarına girmesi gerekecek. Mülakata çağrılacak üç/beş katı adayın arasına girecek. Yüksek puan almak için hakkaniyet ölçüsünde görev yapan komisyonun sorduğu sorulara bir bir cevap verecek. Atanmak için tercihte bulunacak. Ölme eşeğim ölme… Haydi bunların hepsini göze aldı. Ya tercih edeceği kuruma yüksek puanlı biri göz dikip atanırsa, işte o zaman ayıkla pirincin taşını. Burada aile birliği de önemli. Kendisi bir yerde kocası başka yerde olamazdı.


Aslında bu yolların hiçbirine gerek yok. Çünkü sınav her şey değildir ki. Bir de sınavsız alım diye bir şey var, değil mi? Belediyeler de bunun için biçilmiş kaftandı. Çünkü buralara DMK'nin istisnai memur hükmüne göre bakanlık izniyle atama yapılabilirdi. Üstelik böyle bir yere girerse hiç memurluk yapmadan ve yükselme sınavına girmeden direk müdür olarak başlayabilirdi. Zaten kocası özel sektörde müdürlük yaptıktan sonra belediyede memurluk yapması uygun düşmezdi. Bunları yapmak aslında kendisi için çocuk oyuncağı idi. Çünkü kendisinin siyasi bir gücü vardı. Siyaset böyle yerlerde her kapıyı açardı. Kocasını da pekala bir yere atattırabilirdi. Ricası emir sayılırdı devlet ricali için. Ama böyle yollara tevessül etmek, torpil yapmak demekti. Böyle bir torpil ise adil anlamına gelen ismine, tırnaklarıyla kazıyarak elde ettiği başarısına yakışmazdı. Sonra küçücük bir ilde yaptığı torpil duyulursa ayıp olurdu. Mesleğine de halel gelirdi. 


Aha, o da ne! Belediyede özel kalem müdürlüğü boşalmış. Kocası için burası niçin olmasın. Ondan iyisini mi bulacaklardı? Üstelik özel kalem müdürlüğüne sıradan herkesi almak devletin kurum kültürüne, belediye başkanının siyasi kimliğine sığmazdı. Çünkü özel kalem müdürlüğü demek belediyenin ve başkanın her türlü mahrem bilgisine sahip olmak demekti. Ama bu nasıl olacaktı? Çünkü ailecek torpile karşılar. Hay Allah! Eşinin geniş çevresi niçin aklına gelmedi. Çünkü geniş çevre demek birçok nimetin ayağına gelmesi demekti. Allah her kula nasip etmez bu geniş çevreyi. Nasıl ki para her kapıyı açarsa çevre de açardı. Ama kocasının bu iş için bulunmaz Hint kumaşı olduğunu kime söyleyebilirdi ki… İşte çevre böyle yerlerde devreye girerdi. Nasılsa belediyede de kayyum bir başkan vardı.


Kayyumun teklifiyle kocası önce özel kalem müdürlüğüne ardından belediye kültür merkezi müdürlüğüne geçiveriyor. Gördüğünüz gibi Allah’tan bir göz istediniz. Allah da size verdi iki göz. Daha ne istersiniz…Nasıl da kolay değil mi? Tereyağından kılı böyle çekemezsiniz. Umarım, anlattığım bu hayal mahsulü hikaye, sizin kulağınıza küpe olur. Şayet laf anlamaz, söz dinlemez iseniz, devletin açtığı KPSS sınavlarına girer durursunuz. Unutmayın ki sınav puanıyla bir yere atanmak aciz insanların işi. Sonra yazık değil mi Allah’ın verdiği o gözleri sınavlara hazırlanmak için yormaya. Bunun için yapacağınız şeyler; bulunduğunuz ilde sevilen ve çevresi geniş olan biri olacaksınız. Bunun dışında bir de arkanızda tuttuğunu koparan, siyasi kimliği olan, başarılı bir eşiniz olmalı. Çünkü her başarılı erkeğin arkasında mutlaka bir kadın vardır. İşinizde başarılı değilseniz, biliniz ki eşiniz size destek çıkmamıştır. Destek derken sakın ola ki aklınıza torpil gelmesin. Kaç defa söyledim, bu işte torpil sökmez diye. Şayet arkanızda eşiniz ve geniş bir çevreniz yoksa bu durumda yapacağınız, oturup ağlamaktır. Bu durumda talihinize küseceksiniz.


Diyelim ki böyle atamalarda insanların ağzını büzemediniz. Onlar sizin atanmanızı çekemedi. Sağda solda bu işte torpil var diye konuşup duruyorlar. Bu durumda siz hiç üzülmeyin. Arkanızda sizi savunacak avukat bir eşiniz var. Eşiniz mahkeme salonlarında hep başkasını savunacak, berat ettirecek değil ya… Biraz da sizi savunsun: “Eşim, ilimizde sevilen biri, aynı zamanda çevresi çok geniş. Bu işte torpil yok”.

Hasılı, torpille atanmayın, çevrenizle atanın…


* 16/07/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.