17 Temmuz 2020 Cuma

Dilenciliğin Yeni Türü *


Biz, "Dün ne idiysem bugün de oyum" diye zaman zaman övünsek de değişmeyen tek şey, değişimdir" sözü gereğince ayakta durmaya çalışan birçok sektör, kendisini çağın şartlarına göre yeniliyor. Yenilemeyen önce yerinde sayıyor, sonra  küçülmeye gidiyor, ardından yok olmaya yüz tutuyor. Kendisini durmadan yenileyen sektörlerimizden bir tanesi de dilenciliktir.
Yakın zamana kadar dilenciler,
"Allah rızası için bir ekmek parası…”,
“Allah rızası için bir sadaka…”,
“Allah, çoluk çocuğuna bağışlasın. Ha bir ekmek parası…” şeklinde para isterlerdi.
Elinde bir piknik tüpü olduğu halde “Bunu dolduramadım”, “Çocuğumun ilacını alamadım” , “İl dışına gideceğim, otobüs parası olmadığı için gidemiyorum” derlerdi.
Kimi eline kağıt mendili alır, "Bir tane almaz mısın" der. Fiyatını sorduğun zaman adı, "Ne verirsen" olur.
Kimi, insan yoğunluğunun çok olduğu yere sergiyi ya da avucunu açar. Gelen geçenden ister. Kimi, dükkan dükkan esnafı dolaşır, kimi de çarşı pazar dolaşır ve dilenir. Kimi de bir şey soracakmış gibi  "Bir saniye, bir şey diyebilir miyim" diyerek yanına yaklaşır. Ardından "Yanlış anlamayın, dilenci değilim" diye söze girer. Kimi, ailecek farklı farklı yerlere tezgahı açar. Kim ne kadar toplarsa artık.
Bunları ve daha fazlasını gördük. Dilenciliğin farklı yönleri olsa da şimdilerde daha yaygın kullanılan  bir versiyonuyla karşı karşıyayız. Bu tür yeni değil. Epeydir dolaşımda. Önceki dilenciler pejmürde bir kıyafetle karşına çıkarken yeni nesil dilencilerin giyim kuşamı daha düzgün. Yaşları da genç. Geçerken seni durduruyor: "Yanlış anlamayın. Dilenci değilim. Falan yere gideceğim. Gideceğim yer uzak. İki dolmuşluk mesafe. Bana dolmuş parası verebilir misin" diyor. Kısaca dolmuş parası isteniyor. 
Sizi bilmem ama bu yeni nesil dilencilik bana makul geldi. Demek ki dilenciler 5, 10, 25 kuruş ve 1 lira atılmasından bıkmış olmalı ki rayici dolmuş fiyatına çıkartarak çıtayı yükseltmişler. Bir dolmuş indi-bindi fiyatı, şehirden şehre değişse de Konya'da 2,5 lira. Adam yardım yapacaksa ona göre hesap yapmalı. Dilenci, iki dolmuşa bineceğine göre en az 5 lira vermeli. Dilenci, gittiği yerde kalmayıp geri döneceğine göre hayırsever 10 lira vermeli. Bu hesaba göre dilenci, bir kişiden daha fazla yardım alacak, bozuk paradan kurtulmuş olacak ve daha fazla para toplamış olacak. Ayrıca kolay mı bozuk parayı cepte taşımak? Sonra dilenciye verir gibi 5, 10, 50 kuruş vermeler ayıp değil mi? Alenen söylüyorlar ben dilenci değilim diye. Anlamanız ve gereğini yapmanız için daha ne desin dilenciler…
Nasıl beğendiniz mi dilenciliğin bu yeni türünü?
Dilencilik yapacaksınız ve yol yordam bilmiyorsanız, benden bunun yolunu öğrendiniz. Yok, ben dilenci değilim. Bu taraklarda bezim yok diyorsanız, bu durumda yapacağınız pamuk elleri cebe atmak ve en azından bir dolmuş parası çıkarıp vermektir. “Allah versin” demek ya da “Cebimde bozuk para yok” demek, dilencilerin en hoşlanmadığı sözlerden olsa gerek. Unutmayın! Bozuk para yok, “Bir dolmuş parası…”
Dilencilerden kaçı, ne kadar ihtiyaç sahibi bilmiyorum. Biri bırakıyor, diğeri yakalıyor seni. Ama sayıları o kadar çok ki sanırım bir sektör haline geldi. Hem öyle sektör ki kendisini durmadan yeniliyor. Durmadan kendisini yenileyen bu sektöre bir çözüm bulmak lazım ama nasıl? En azından devlet, STK’lar ve yardım kuruluşları bunlara bir el atmalı. Devlet bunlara göz açtırmazken yardım kuruluşları da tek çatı altında bunlara el uzatabilir. Bu mesele uzun ve ayrı bir yazı konusu.
Not: Yazmış olduğum bu yazıyı hazırlayıp göndermek için taslaklara kaydettim. Dilenciler gibi dolmuşa falan binmedim. Bir görüşme için yürüyerek çarşıya gittim. Bir GSM operatörünün önünde beklerken elinde ekmek poşeti olduğu halde tesettürlü ve mazbut bir kadın yanıma yaklaştı: “Mutfağımda yiyecek bir şey yok. Oğlum hapishanede” dedi. Cebimden çıkarıp bir 5 lira verdim. Parayı aldı ama azırgandı. Halbuki gidiş ve gelişe yetecek iki dolmuş parasıydı verdiğim. “Şurada market var. Gel, alışveriş yapıver, bir şeyler al” dedi. Bir görüşmeye geçeceğim için market alışverişine gidemedim. Epey bir ısrardan sonra benden uzaklaştı. Yan taraftaki dükkanın kapısından bir şey söylemesiyle uzaklaşması bir oldu. Esnaf dolmuş parası da vermedi ama ısrarcı da olmadı. Sanırım kendilerini dinleyen, az veya çok bir şeyler verenlere ısrarcı oluyorlar.

*25/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


16 Temmuz 2020 Perşembe

Dünyadan Kopuk Dünyalılar *

Dünya, içinde yaşayıp nimetlerinden faydalanmaya çalışan ama dünyayı ve hemcinsi dünyalıları okuyamayan dünyadan kopuk dünyalılarla dolu. Sayılarını bilmiyorum ama şu özelliklere bakarak sayıları hakkında bir kanaate varabilirsiniz. (Belki kendimiz de bunların arasında olabiliriz.)
*Lügatlerinde üretim yoktur. Patenti alınmış, dünyaya servis edecekleri bir ürünleri yoktur. Başkalarının ürettiklerini alıp satan tüketicidirler.
*Çalışma yerine konuşmayı, bol keseden atmayı, hamaset yapmayı, geçmişi kötülemeyi ve geçmişle övünmeyi severler.
*Güçsüzken sesleri çıkmaz. Korkaktırlar. Bu süreçte kendilerini ifade edebilmek için alabildiğine nazik ve kibardırlar. Kavgacı değildirler. Adil, dürüst ve güvenilirdirler. Taşradan merkeze yürümek için ah bizi bir anlasalar, biz göründüğümüz kadar kötü değiliz derler. Merkez bunları kabul edip gücü ele geçirdikleri zaman tüm naziklikleri gider. Alabildiğine saldırganlaşırlar. Asla eleştiriye gelmezler. Kim eleştirmeye kalkarsa vatan hainidir, satılmıştır. Hain ve satılmışların yapacağı tek şey bunlara boyun etmektir. Yaptıklarına ses çıkarmamaktır. Rakiplerine karşı acımasızdırlar. Bunun için her şeyi göze alırlar. Tüm savundukları değerleri ayakları altına alırlar. Çünkü bunlara göre tüm kişi, kurum ve kuruluşlar fethedilmesi ve teslim alınması gereken kişi ve yerlerden ibarettir. Tüm bunları yaparken yine eskisi gibi din, iman, vatan, dürüstlük ve adalet gibi kavramları kullanmaya, dürüst ve âdil görünmeye devam ederler. Çünkü hem buna kendilerini de inandırmışlardır. 
*Referansları hep dindir, söylemleri dindir. Dinle yatarlar, dinle kalkarlar. İnsanları sınıflandırırken de dini olup olmadıklarına bakarlar. Dini, emirleri gereğince dört dörtlük yaşayamasalar da birkaç ritüelin dışında dini, emirlerine alıp tepe tepe kullanırlar ve dinden beslenirler. Başka da malzemeleri yoktur. Sanki bir kendileri Müslüman’dır. Bunlarla mücadele etmeye kalkan dinle, dini değerlerle mücadele etmiş gibi kabul edilir.
*Sloganlar ve hamasetlerle yaşarlar. Pek değil, hiç okumazlar. Ayakları hiç yere basmaz. Önyargılıdırlar. İftira atmaktan korkarlar ama iyi birer niyet okuyucusudurlar. Fanatik derecesinde tarafgirdirler. Asıp kesmede üzerlerine yoktur. Sürü psikolojisi ile hareket ederler, algılarla yönetilir, algılarla yaşarlar. 
*Akıllarını kullanmazlar. Bir şeye kafa yormazlar. Bir lidere veya şeyhe bağlı olarak yaşarlar. Tüm bildikleri ve savundukları akıllarına yatmasa da lider ya da akıl hocalarının söylemleridir. Hayatları bunları tekrardan ibarettir. Çünkü lider/şeyhin bir bildiği vardır. Bunların tüm yaptığında bir hikmet vardır. Lider/şeyhlerine aşırı bağlıdırlar. Onun bir dediğini iki etmezler. Sözle de olsa onun için ölümü göze alırlar. Yapılan her olumsuz konuşmayı, vuku bulan her olumsuz olayı lider veya şeyhlerine yapılmış, onların hayatına kastedilmiş bir tehlike olarak görürler.
*Kendilerinden başka kimsenin Müslümanlığını beğenmezler.
*Kendi aralarında bitmez tükenmez tartışma Kur'an-sünnet/hadis kavgasıdır. Birbirlerini sapık, kafir, müsteşrik, hurafeci, gelenekçi, indirilmiş ve uydurulmuş din mensubu olarak itham ederler. Tüm bunları "Din kardeşim, aramızdaki bu sorunu bir araya gelip çözelim" demezler. Arkalarında kendilerini destekleyenlere mesaj vermek için uzaktan atış yaparlar. Birbirlerini anlamaya asla yanaşmazlar. Korkak olmasalar ya da ellerine imkan geçse katli vacip deyip birbirlerini öldürmeyi de göze alırlar. Bunu da kendi emelleri için değil, "Allah rızası" için yaparlar.
*Sadaka kültürüne bağlı olarak yaşarlar. Balık tutmayı öğretme yerine balık yemeyi ve yedirmeyi severler. İçlerinde pek azı hariç yapılan sadakanın balık tarafından bilinmesini pek önemserler ve yardım edilen kişinin bunu takdir etmesini, kendilerini sayıp sevmesini beklerler. Fakir fukaranın yaşantısına, ne yiyip ne içeceğine dahi karışırlar. Fakir ama kendisine dikkat etmeyen fakir bir daha yardım yüzü göremez. Yakından uzağa en ihtiyaç sahibi akraba ve komşular tercih edileceği yerde uzaktaki fakiri görüp gözetirler. Çünkü yakındakiler yardımı hak etmiyor bunlara göre. Uzaktakine yardım götürmek için vakıf ve derneklerin çoğu aracı kurumdur. Aynı amaca hizmet eden, aynı yerlere hizmet götüren o kadar yardım kuruluşu var ki saymakla bitmez. Yardım kuruluşlarının yönetim ve başında olanların çoğu da "Ben bu kadar hizmet ettim. Bu hizmetten biraz da başkası nasiplensin” demez. Hizmette sınır yok deyip ömrünün sonuna kadar hayır/hizmet yapmaya devam ederler. 
*Özgür bir birey olma yerine kendilerini bir grup ya da camianın içine atarak aidiyet kazanmaya çalışırlar. Camia bunları, bunlar camialarını beslerler. Çoğu zaman bu aidiyet dinlerinin önüne geçer. Bir oy verecekleri zaman bile yukarıdan gelecek talimatla hareket ederler.
*Makam, mevkii, şöhreti ve parayı çok severler. Böyle bir yere gelince de çıktığı yeri beğenmezler, sınıf atlarlar. O makamda durmak daha da yükselmek için takla atılması gerekiyorsa atarlar. Birilerini makamdan el çektirmek isterlerse dedikodu kültürüyle hareket ederler. Birini bir makama getirmek için o kişinin kendilerinden olup olmamasına dikkat ederler. Çünkü kendilerinden olan herkes ehliyet ve liyakat sahibidir. Öyle ya, onlardan olan gelmeyecekse bunca destek niye veriliyor, niçin bedel ödeniyor.  Sanki başkası, bunları zamanında bir yerlere getirdi mi?
*Dün ayıplayıp eleştirdikleri ne varsa hepsini fazlasıyla yaparlar. Bunu da çelişki olarak görmezler. Öyle gerekçeler sunarlar ki dudağın uçuklar.
*Dünyayı tanımak, okumak ve anlamak, dünyaya kendilerini anlatmak, evreni keşfetmek, icatlar ortaya koymak gibi bir dertleri yok. Dünya bunları tanısın. İnsan kazanma, insana dokunma gibi de bir dertleri yok. Kendi kendilerine yeterler çünkü. Kendileri çalar, kendileri oynarlar.
*Dünyada bir tek doğru bunlar vardır, en iyi bunlar düşünür, en iyisini bunlar yaparlar.
*Varlıklarını devam ettirmek, söz sahibi olmak için kendilerine mutlaka bir düşman bulurlar. İnsanları bu düşmanla korkuturlar. Bu düşman sayesinde bir ömür boyu ekmek yerler...
Ne de çokmuş dünyadan kopuk yaşayan dünyalıların özelliği! Neyse bu kadarla yetineyim. Kimse kusura bakmasın -katılır veya katılmazsınız, doğrudur ya da yanlıştır- görüp hissettiklerimi okumaya çalıştım. Bu dünyadan olup da savunduklarında samimi olanlara, dedikleriyle yaptıkları örtüşenlere, olup bitenleri dert edinenlere sözüm olmaz. Allah onların yolunu açık etsin.

*20/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


15 Temmuz 2020 Çarşamba

Tatil Cenneti Ülkem *

Başka ülkeleri bilmem ama benim ülkem tatil cenneti. Tatilleri eleştireceğim ama tatilleri de aslında çok severim. Nasıl ki deliye her gün bayram idiyse bana da her gün tatil olsun isterim. Zira işte, çalışmakta hiç gözü olmadı içimdeki benden bir parça olan nefsimin. Yiyeyim, içeyim, gezeyim, tozayım. Hayattan kam alayım. Tüm bunları yaparken de cebimde param olsun. Hayatım boyunca hiç parasızlık çekmeyeyim. Atım-arabam, evim-barkım olsunu saymama gerek yok. Bunlar zaten olmazsa olmaz.

Tatil olsun, zira vücut ve zihin bunu istiyor. Ama kıvamında olsun.

Nefsime hoş gelse de izninizle tatilleri masaya yatıracağım.

Tatiller bizim için önemli günlerdir. Zira bu günlerde önemli olaylar cereyan etmiştir. Hiçbirini önemsiz görmüyorum. Önemli diye illaki tatil yapmamız mı gerekiyor? Pekala, bugünler tatil yapılmadan da anılıp kutlanabilir ve önemli olduğu cümle aleme gösterilebilir. Haydi tatilsiz olmaz diyelim, niçin hepsi için tatil düşünülüyor?

Bu ülke yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla yeterli olsa, ihracatımız ithalatımızdan fazla olsa, cebimiz para dolu olup harcayacak yer arasak, devletimiz mali yönden o kadar zengin ve tüm yeraltı ve yerüstü hizmetleri bitirmiş, hatta kasası dolu olduğu için bizi dolaylı ve dolaysız vergilerden muaf kılmış olsa, zenginliğimizden dolayı tüm dünya bize gıpta etse; eh, bu durumda çalışmaya ne gerek var diyebilir ve yatabiliriz. Hepinizin bildiği gibi bunların hiçbiri bizde yok. O halde bize düşen, bir plan ve program dahilinde bilinçli bir şekilde hafta sonları dışında çalışmak değil midir?

İzninizle tatillere bir göz atalım.
1 Ocak, (Bu tatili hiç anlamış değilim. Bir yılın yorgunluğunu atmak için niçin o yılın son günü tercih edilmez de yeni yılın ilk günü tatil yapılır? Bu, işe giden işçinin daha çalışmaya başlamadan istirahata çekilmesine benzer. Benim çalışmada gözüm yok. Bir yıl böyle gitsin demektir.)
23 Nisan, (TBMM açıldı diye bir ülke tatil edilir mi? Madem tatil yapılacak. Bırakalım, ismine uygun bir şekilde sadece ilk ve ortaokul öğrencileri tatil yapsın.)

1 Mayıs, (Bugünde işçi tatil yapsa gam yemeyeceğim. İşçiler çalışıyor, devlet memurları tatil yapıyor.)

19 Mayıs, (Kurtuluş Savaşının startının verildiği bugün tatil yapılıyorsa daha önemli kararların alındığı Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas kongrelerinin yapıldığı günler niçin tatil yapılmaz? Madem 19 Mayıs tatil. Adına uygun bir şekilde bırakalım lise ve üniversite öğrencileri tatil yapsın.)

27 Mayıs, (Bir zamanlar bugün bayram olarak kutlandı. Bereket bu yanlıştan çabuk dönüldü.)
15 Temmuz, (Uyuduğumuzun, devletin kadrolarını hain, sinsi ve eli kanlı bir örgüte teslim etmemizin bedeli ve sonucudur 15 Temmuz. Bedel ödeyerek ülke bugün geri alınmıştır. Uyumamak ve devleti başka zihniyetlere teslim etmemek için uyanık duracağımıza ve daha çok çalışacağımıza bugünü uyumak için tatil yapıyoruz. 

29 Ekim, (Yeni bir rejimin ilan edildiği bugün tüm vatandaşlara tatil olmalı. Bugün, 23 Nisan ve 30 Ağustos'u da kapsayacak şekilde aynı gün bir gün olarak kutlanmalı. Ayrıca bir gün öncesinden yarım gün tatile gerek yok. Yok, ayrı ayrı kutlanacak denirse 30 Ağustos sadece er ve erbaşa tatil olmalı.)

Ramazan ve Kurban Bayramları, (3 gün olan Ramazan Bayramı tatili 2 güne, 4 gün olan Kurban Bayramı tatili 3 güne indirilmelidir. Arife günleri öğleden sonra uygulanmakta olan yarım gün tatilleri kaldırılmalı. Ayrıca iki tatil arasına denk gelen mesaileri de eklemek suretiyle tatiller 9 güne çıkarılmamalı. Bu, diğer tatil aralarına denk gelen tatiller için de geçerli olmalı. Tatil arasına gelen mesailerde mutlaka çalışılmalı.)

Hasılı, mevcut tatiller azaltılsın istiyorum. Belirli periyotlarla yapılan tatiller, bizi tembelleştiriyor ve tatil öncesi ve sonrası mesailere de tempo düşüklüğü yönünden sirayet ediyor. Her ne olursa olsun, yeni tatiller eklenmemeli. Çünkü her önemli gün, tatil yapılacak olursa 365 gün bize borçlu çıkar. Gerçi, pek bir şey üretmeyen bu çalışma tempomuzla tüm günler tatil olsa devlet daha mı karlı çıkar? Bu da işin bir başka yönü.

Bu yazım hoşunuza gitmemiştir. Haklısınız. Benim de gitmedi.

*18/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.