10 Temmuz 2020 Cuma

"Kaç Oğlum Kaç..." *

Sabah namazından sonra tenha bir ortamda, serin bir havada biraz yürüyüş yapayım diye Evliya Çelebi Parkına gittim. Akşam kalabalığı yoktu parkurun. Tenha mı tenha. Birkaç kadın yürüyüşlerini yapıp bir kamelyaya oturmuşlar. Kahvaltı yapmak için ellerinde nevaleleriyle iki kadın bir kamelyaya oturdu. 800 metrelik parkur neredeyse bana ait.

Girdim parkura. Kimse olmadığı için maskeyi de boynuma indirdim. Terledikçe boynumdaki maskeyi elime aldım. Yürüyüşü sonlandırmak için başladığım noktaya gelmiştim ki ihtiyar bir amca belirdi önümde.  Yürümüyor da. Parkurun kenarında bekliyor. "O maskeyi elinde tutma, tak yüzüne. Az önce polis şurada maske takmadığı için bir gence ceza yazdı" dedi. Cevap vermeden parkuru terk ettim. Belli ki maske kontrolüne gelmiş.
*
Bir pazar yürüyüş için güzergah olarak Meram Dere'yi seçtim. Aşkan Mahallesinde başlayan yürüyüşüm Meram Dere'yi geçtikten sonra iki-üç sıra dağı geride bırakacak şekilde iki saat sürdü. Geri dönerken meskûn mahallin dışında yolun solunda sürekli akan çeşmenin suyundan içmek istedim. Dağın başındaki suyun başında karı, koca ve bir oğuldan ibaret bir aile vardı. Evden koca aracın içine, buldukları ne kadar 5 litrelik pet şişe varsa doldurup geldiklerine göre buranın suyu meşhur olmalıydı.

Maskemi, gözlüğümü, şapkamı ve cep telefonumu bir kenara koydum. Ailenin iki metre gerisine durdum.  İstedim ki müsaade ederler, suyumu içer, yoluma devam ederim. Epey bekledim. Genç birini doldurdu, diğerini koydu musluğun altına. Su içmek için izin vermedikleri gibi kenarda bekleyen baba ile aramızda şu diyalog geçti:
 —Ne olacak böyle? Hasta sayısı iyice arttı.
—Ne yapacağız, virüsle yaşamayı öğreneceğiz.
—Yoğun bakımdaki hastaları ne yapacağız  ya. Hiç gördün mü? Nasıl nefes alıyorlar...(Sanki görmüş gibi. Yoğun bakıma kimseyi almazlar.)
—Hastaların çoğu da yaşlı ve kronik hasta imiş. Covit-19'da çalışan tanıdıklarım var. Bundan biliyorum durumlarını.

Buraya kadar konuşma normal seyrinde gidiyor. Ben de adamı normal biri sanıyor ve normal bir şekilde cevap veriyorum. Ağzındaki baklayı çıkardı sonunda. Bir karın ağrısı varmış meğer.
—Sordum mu yoğun bakımda tanıdığın olduğunu. Sende maske yok, bende maske yok. Aramızda mesafe yok. Hastalık artmayıp da ne yapacak? Bakan ne yapsın bu durumda? Ulan kardeşim, az ötede dur şöyle. (Az ötesi vızır vızır aracın geçtiği dar yol. Yani bizden uzak dur da gerekirse arabanın altında kal demekti bu.)
—Aramızdaki mesafede ne var? Şu dağın başında şu mesafede birbirimize temas etmeden birbirimizden virüs bulaşacaksa bırakalım virüs bulaşsın. Evden niye çıkıyoruz ki? Eve kapanıp çıkmayalım o zaman.  İki saattir yol yürüyorum. İki yudum su içip gideceğim. Maskeli mi içeceğim suyu. Siz su doldurmaya devam edeceksiniz anlaşılan. İzin verin suyumu içip gideyim.
—Çekil oğlum kenara. Suyunu içip gitsin.
Şükür ki oğlu çekildi. Ben de suyumu içip ayrıldım.
*
Maske boynumda. Yanımda kimse yok. Ahmet Özcan Caddesi kaldırımında bir başıma bir tempo tutturmuş, yürüyorum. 8-10 metre öteden yüzlerinde maskeleri olan, alışveriş yapıp gelen bir baba ile oğlu geliyor. Caddenin bazı kaldırımları dar olsa da geçmekte olduğum kısım geniş. Adam ağız ve burnumu kapatmadığımı görür görmez oğluna, "Kaç Oğlum kaç! Bu adamın maskesi yok" demez mi? Hiç istifimi bozmadan ve duraklamadan acı acı gülümseyerek yoluma devam ettim.

Anlattığım bu üç olay da maske ile ilgili. Belki içinizden bazıları, adamların bu hassasiyetini doğru buluyor da olabilir. Doğru olan; dışarı çıkıldığı, insanların arasına girildiği durumlarda nizami bir şekilde maskeyi takmaktır. Bir başına yürünürken maske takılmasını abartı buluyorum. Sanılmasın ki maskeyi önemsemiyorum ve maske takmıyorum. Kendi sağlığımı düşündüğüm kadar başka insanların da sağlığını düşünüyorum. Evden çıkarken boynuma taktığım maskeyi kalabalık yerlerde, alışveriş merkezlerinde, insanlarla muhatap olduğumda usulüne uygun takıyorum. Yürüyüş yaparken de hızımı kesmeyecek tenha yerleri seçiyorum. Bu anekdotlarda garibime giden temasın, kalabalığın ve iletişimin olmadığı yerlerde de maske takılmasıdır. Beni esas düşündüren, bu koronavirüs bugünden yarına gideceğe benzemiyor ama bir gün gidecek ve normalleşeceğiz. Ama bu tiplerin normalleşmesi zor. Kendine güvenen bunları normalleştirsin de göreyim.

*11/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

9 Temmuz 2020 Perşembe

Alacağın Olsun Konya! *

Konya dendi mi Selçukluya başkentlik yapmış; Alaeddin Keykubat Camii, İnce Minare, Karatay ve Sırçalı medreseleri, Alaeddin Tepesi, Mevlana Müzesi ve Meram Bağları ve Tavus Baba gibi tarihi ve doğal güzellikleri,

Bamya çorbası, yoğurt çorbası, etli pilav, irmik helvası ve zerdeden müteşekkil düğün yemekleri,

Etli ekmeği, fırın kebabı, Mevlana böreği, saç arası, 

Tahıl ambarı ve KOP,

Yüzölçümü en büyük şehir,

Muhafazakar şehir ve muhafazakar partilerin kalesi,

Mevlana festivalleri ve Şebiarus törenleri vs. akla gelir.

Kartpostallara girecek şekilde “Gez dünyayı, gör Konya’yı” denir.

Tüm bu tarihi, doğal güzellikleri ve yemek kültürünün yanında Konya, laikliğin katı bir şekilde uygulandığı yıllarda bir kesim nezdinde irticacı şehir olarak bilindi.

6 Eylül 1980 yılında Konya’da yapılan “Kudüs Mitingi” 80 ihtilalının gerekçeleri arasında sayıldı.

17/25 Aralık yargı darbesi dendi mi akla ilk Konya gelir. Çünkü hükümet erkanı Konya’da Mevlana festivallerinde iken darbe teşebbüsü başlatıldı.

Yukarıdaki örnekleri çoğaltabiliriz. Niyetim, hepinizin yaşayarak bildiği Konya’yı anlatmak değil. Anlatmak istediğim, Konya şu ya da bu şekilde adından sıkça söz ettirmiş bir şehirdir. Bunların hepsine eyvallah. 

Konya bugünlerde adından bir başka türlü söz ettiriyor ve gündemden de düşmüyor. Zira açık ara önde gidiyor. Tutabilene de aşk olsun…

Neden mi bahsediyorum? Malumunuz, koronavirüs ülkemize girdiği andan itibaren salgın yönüyle Konya ilk beşi hiçbir şehre kaptırmadı. İlk başlarda “Umreciler ve yurt dışından gelenlerin çoğu, Konya’daki yurtlarda karantinaya alındığı için Konya bundan dolayı salgınla anılıyor. Ah şu yurt dışından gelenler yok mu?” dedik durduk. Gerçek payı olsa da kendimizi böyle avuttuk. Şimdilerde, şehrimizde ne umreci kaldı ne de diğer ülkelerden gelen misafirler. Buna rağmen Sağlık Bakanı Sayın Koca’nın açıkladığına göre Anadolu’daki illerimiz piki henüz tamamlamadı. Konya ise 17.haftada zirveye ulaştı. Yani Konya zirveyi zorlamakla kalmamış, zirveyi görmüş. Vakanın en çok görüldüğü şehirlere gelince İstanbul, Ankara ve Gaziantep'in ardından Konya dördüncü sırada. Bu demektir ki 5.likten 4.lüğe terfi etmişiz.

Hasılı biz bu işi uzattık ve pandemi ile anılır olduk. Ayıp ediyoruz. Zira şehrimizin bu şekilde anılması, sanırım hiçbirimizin hoşuna gitmez. O zaman bize düşen, vaka sayısını düşürmeye katkıda bulunmaktır. Bunun için de azami gayret sarf etmek ve kurallara harfiyen uymak gerekir.

*17/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Kurban Bağışları *

Kurban Bayramı yaklaştı. 31 Temmuz Cuma günü bayram. Biz daha kurbanı nasıl, nerede, kiminle keselim, fiyatlar nerelerde diye düşüne duralım. Kimi vakıf, dernek ve yardım kuruluşları haziranın ortasından itibaren kurban bağışı için mesajlar göndermeye başladı bile. Yurt içi ve yurt dışı olmak üzere kurban bedelleri de belli. Sizlere de değişik yardım kuruluşlarından bu şekil mesajlar gelmiştir. 

Fiyatlar kesilen bölgeye, yardım kuruluşuna, yurt içi ve yurt dışına göre değişiklik arz ediyor. Gelen mesajlara baktığımız zaman yurtdışında kesilecek kurban bedelleri, yurt içine göre genel itibariyle daha ucuz. Yurt dışında ortalama 750 olan bir kurban bedeli, yurt içinde 1200 lira civarında. Türkiye'deki bir kurbanlık yurt dışına göre neredeyse iki katı. Normali, bu ülkede kesilen kurban daha hesaplı olacağı yerde maalesef daha pahalı. Bu da bu ülke insanı olarak eti daha pahalıya yediğimiz ve kurbanlıkları daha fazlaya aldığımız anlamına geliyor. Ülkede hayvancılığı desteklemek, kalkındırmak ve geliştirmek için gelmiş geçmiş tüm hükümetler bu alanda onca teşvik vermesine rağmen maalesef fiyatlar bir türlü makul seviyeye indirilemedi. Ya verilen teşvikler yeterli değil ya da yeterli idiyse de hayvancılık| sektörünü elinde bulunduranlar girdi fiyatlarını gerekçe göstererek fiyatları aşağıya çekmiyor. Bu konuda bir yerde bir hata var ama nerede veya kimde bilmiyorum. Neyse bu konu ayrı bir konu.
Gelelim kurban bağışlarına. Yurt içi ve yurt dışı çalışan yardım kuruluşları öyle mesajlar gönderiyorlar, öyle ilanlar veriyorlar, öyle reklamlar yapıyorlar ki tüm bunlardan benim anladığım, yurt dışına kurban bağışı özendiriliyor. 18 ülkede kesiyoruz, 20 ülkede kesiyoruz. Fiyatlar bu kadar gibi. Bağışta bulunacak kişilerin çoğu da ister istemez yurt dışına bağışı tercih ediyor. Çünkü yurt dışı fiyatlar Türkiye'ye göre çok cazip. Bağışçı, yurt içinde yapacağım bir bağışa, aynı fiyata yurt dışında iki bağış yaparım diye düşünebiliyor.

Burada yanlış anlaşılmasın. Yurt dışına kurban bağışı gönderilmesin, tüm bağışlar bu ülkeye yapılsın demek istemiyorum. Yurt dışını görenler, oralarda daha fazla ihtiyaç sahibi olduğunu gözleriyle görmüş olabilirler. Bundan dolayı ağırlıklı olarak yurt dışına çalışmayı öncelik olarak görebilirler. Bağışçılar da yurt içi veya yurt dışı tercihinde bulunabilirler. Benim tüm bunlara bir diyeceğim olamaz. Yardım kuruluşlarının veya bağışçıların tercihi, genellikle yurt dışı olsa da bu konuda bir hassasiyetimi dile getirmek ve şu soruyu sormak istiyorum. Kurban bağışında niçin ülke insanı öncelikli değil? Bildiğim kadarıyla bu ülkede fakir ve ihtiyaç sahibi az değil. Kurban kesemeyecek insanımızın sayısı da epey bir yekun tutar. Zaten ülke olarak birkaç yıldır adı konmamış bir ekonomik dar boğazı yaşıyoruz. Koronavirüs dolayısıyla birçok sektör durma noktasına geldi. Çoğu kepenk kapattı. İşten çıkarılan işçi ya da işini kaybeden kişi sayısı hakeza. Hayat pahalılığı kendisini her geçen gün daha derinden hissettiriyor. Neredeyse zam almayan ürün kalmadı. İşini kaybedenlere destek olmak amacıyla devlet, ülke genelinde yardım kampanyası başlattı. Sektörler ayakta kalsın diye vergi öteleme başta olmak üzere ekonomik paketler açıkladı. Tüm bunlar göz önünde bulundurularak kurban bağışlarına bu ülke insanı, öncelikli olarak ihtiyaç sahibi değil mi? Ki zekat, fitre, sadaka, fidye, kurban bağışı gibi yardımları yaparken yakın akrabadan uzak akrabaya, yakın komşudan uzak komşuya doğru bir yol izlemek İslam dininin de emridir. Bu konuda hem milli hem de dini düşünmek gerekir diye düşünüyorum. Teşbihte hata olmasın, camiye lazım olan kiliseye haramdır denir. Hasılı diğer yardımlarda olduğu gibi kurban bağışında da yakından uzağa olacak şekilde önceliğimiz bu ülke insanı olmalıdır. Artanı yurt dışına gönderelim. Yine de tercih hayırsever insanlarımızın.

Söz kurbandan açılmışken yardım kuruluşlarıyla ilgili beni düşündüren bir konuda da birkaç kelam etmek isterim. İstisnaları kaideyi bozmaz ama yardım kuruluşları, yurt dışı kurban bağışlarında sen şu ülkede, ben bu ülkede keseyim diye aralarında niçin bir anlaşma yapmazlar? Niçin hepsi her ülkede kurban kesiyor? Her yardım kuruluşunun her ülkede çalışma yapması bence bir maliyettir, para ve insan gücünü verimli kullanmamaktır. Parçalanmış görüntüsü vermektedir. Halbuki maksat fakirlere et ulaştırmak değil mi? Ha ben vermişim o fakire eti, ha sen. Ne fark eder? Bu konuda birliğin sağlanması, organizasyonların daha düzenli olması için yardım kuruluşlarını sevk ve idare edecek bir çatı yardım kuruluşuna ihtiyaç var. Bu işe pekala Diyanet öncülük yapabilir ve bu konuda inisiyatif alabilir.

*10/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.