4 Haziran 2020 Perşembe

Umum Parkların Bankları *

Uzun mesafeli bir yürüyüş yaptıktan sonra başladığım parka geri döndüm. Evime geçmeden parkın kamelyasında biraz soluklanayım istedim. Boş bir kamelyaya oturacağım vakit, 12-15 yaş aralığında olan 4-5 çocuk, oturdukları kamelyadan kalkıp öbür kamelyaya geçtiler. Nasıl oturmuş olabilirler? Sıkça görmüşsünüzdür. Ben yine de anlatayım. Kaba etleri sırtımızı yasladığımız bankın üstüne, ayakları da oturulan yere gelecek şekilde oturdular, tabii ayakkabılarını çıkarmadan. Az önceki kamelyada da oturuşları bu şekildi. Ayaklarını masaya kadar uzatanlar da vardı. Demek ki yoruldukça kamelya değiştiriyorlar ve oturuş şekilleri de aynı. Bu gördüğüm manzarayı sadece çocuklar yapmıyor. Kızı-erkeği gençler de yapıyor. Bu durumu görünce oturmak istediğim kamelyanın bankına da bu şekil oturmuşlardır düşüncesiyle oturmaktan vazgeçtim.

Bankların bu şekil hoyratça kullanıldığını bildiğim için herhangi bir banka oturacağım zaman temiz mi diye önce elimle kontrol eder, elime toz gelmez ise otururum. Kirli ise yanımda -ıslak veya kuru- kağıt mendil var ise bir güzel siler, ondan sonra otururum. Silecek bir şeyim yoksa oturmam, cezasını da ayaklarım çeker.

Çocuktur, eğleniyorlar. Siz hiç çocuk olmadınız mı? Bu konuda çok hassas düşünüyorsun, diyebilirsiniz. Evet hassasım. Aynı hassasiyetin çocuklar dahil hepimizde de olması lazım. Çünkü park ve bahçeler ve üzerinde oturulsun diye konulan banklar, umuma açık yerlerdir. Gelip geçen, yeşilliğin içinde biraz soluklanmak ister. Ne belli, oturacağı banka az önce birilerinin ayakkabılarıyla çıkıp oturmadıkları. Ayakkabı bu. Girip çıkmadığı ve basmadığı yer yok. Hele bu ayakkabıları kullanan bir de çocuk ise.

Herkes istifade etsin diye belediyeler tarafından yapılıp hizmetimize sunulan banklar, parklar ve bahçeleri, yapılış amacına göre kullanmak bir kültür olsa gerek. Maalesef birçok alanda olduğu gibi bu tür ortak kullanım yerlerini de usulüne uygun kullanamıyoruz. Banklara normal oturduğumuz zaman bile çoğu zaman kirli bırakıyoruz. Yetmedi, masa ve bankların üzerlerine yazıp çiziyoruz.

Çocuklarımız evlerinde de masa, sandalye ve koltuğa aynı şekil otursalar; ders çalışma masalarını, okul sıralarına ve umum yerlerdeki masalara yaptıkları gibi yontsalar, hiç gam yemeyeceğim.  Zira huylu huyundan vazgeçmez. Ne de olsa ailesinin malı diyeceğim. Niçin evlerindekine vermedikleri zararı kamu malına veriyorlar? Sanırım evlerinde yapamadıklarının hıncını kamu malını amacı dışında hoyratça kullanarak alıyorlar. Kamu malının sahipsiz olduğuna bakmayalım. Kamu malı, milletin ortak malıdır. Yetim malı gibidir. Hiç olmadığı kadar korumak için özen göstermemiz ve amacına uygun kullanmamız gerekir. 

İşin garibi, çocuklara umum yerlerdeki kamu malını istediğiniz gibi kullanın, kırın, dökün diye ne aileleri söyler ne de okullardaki öğretmenleri. Çocukların bu konudaki hocaları birbirleridir. Yani sokak arkadaşları. Maalesef sokaklar çocuğun eğitiminde birinci faktör. 

Önemsiz gibi görünen bu konuyu çözmek için toplumsal bir duyarlılık geliştirmemiz gerekiyor. Öğretmenler öğrencilerini bir parka götürerek bir dersini orada işleyebilir; Onlara parkların kullanımı, banklara ne şekil oturulması gerektiğini uygulamalı bir şekilde gösterebilirler. Aileler hakeza çocuklarını bu konuda uyarabilirler. Kamu malının önemi ve kullanımı konusunda televizyonlarda kısa filmler kamu spotu olarak gösterilebilir. Banklara güzel bir şekilde oturmayan çocukları gören her bir vatandaş lisani hal ile onları uyarabilir. 

Hasılı çocuklarımıza kamu malını usulüne uygun kullanmayı nasıl öğreteceksek öğretelim. Bu konuya eğilelim. Onlara kamu malının, bizim kullanımımıza verilmiş birer emanet olduğunu hatırlatmamız lazım. Çünkü küçük yaşta devlet malını kullanma duyarlılığı edinemeyen bugünün çocukları, yarının büyükleri olacaktır ve devletin malını deniz bileceklerdir.  Küçükken edinilemeyen bu haslet maalesef büyüdüğü zaman hiç edinilmiyor. Zira ağaç yaşken eğilir. Bu ülkenin en önemli sorunu maalesef kamu mallarının yerli yerince kullanılmamasıdır. 


*08/06/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

3 Haziran 2020 Çarşamba

Cami Tuvaletlerinin Ahvali *

Mecbur kalmadıkça umum tuvaletlere pek girmem. Özellikle de bir görevlisi yoksa. Büyükşehir belediyelerine ait tuvaletler, başında temizliğini yapan bir görevlisi olduğu için temiz ve hijyen. Diğer tuvaletlerin çoğunun durumu işler acısı.

Yürüyüşe çıktığım ve evimden uzaklaştığım esnada tuvalet ihtiyacım geldi. Mahallede ancak mahalle camilerinin tuvaleti olur. Şuna mı gireyim yoksa buna mı derken birkaç cami geçtim. Dış görünüşü ve bahçe düzenlemesiyle güzel ve tertipli görünen bir caminin tuvaletine girmiş bulundum. Girerken bile girme der gibiydi caminin WC'si. Kokudan bahsetmiyorum. Ne de olsa tuvalet. Bakımsız olduğu her halinden belli tuvaletin. Sanırım aylardır bir insan eli değmemiş, süpürge ve su yüzü görmemiş. Bu haliyle bile biri, bir zaman gelmiş, içecek yer bulamamış gibi sigarasını zıkkımlanmış, buraya ben geldim, bu da geldiğimin izi dercesine izmaritini tuvaletin bir köşesine atmış. Demek ki burada içmenin zevki bir başka oluyor bazıları için. Maşrapa demeye bin şahit lazım, zira yüzüne bakılmaz. Dokunsan koronavirüsten beter mikroplara duçar kalırsın. WC kapısı açık olduğu için dışarıdan giren tozu-toprağı ve lavabosunu anlatmaya gerek yok. Fırça görmemiş hiç. Sıvı sabun ara ki bulasın. Hasılı pislik ve mikroba dair her şey var, temizliğe dair hiçbir şey yok,

Cami kapalı mı? Hayır. Camide namaz kılınıyor mu? Evet. Bu caminin görevlisi var mı? Var. Yan tarafta lojmanda ikamet eden görevli ve cami cemaati, belki de hiç uğramıyor bu tuvalete. Evleri yakın nasılsa. Metruk haldeki tuvalet sadece “camimizin tuvaleti var” demek için olsa gerek. Ancak gelip geçerken üzerine sıkışan girer. Giren de bir daha girersem iki olsun pişmanlığını duyar. 

Merak ettiğim, bu caminin imamı ve bu caminin cemaati ne iş yapar? Görevleri sadece namaz vakti gelip namaz kılıp gitmekten mi ibaret? Tamam ellerine süpürge, hortum alıp temizlik yapmasınlar. Ki gerekirse yapmaları lazım. Çünkü tuvalet bir caminin yüz akıdır. Bir caminin temizliği ve oradaki görevlinin temizlik anlayışı, tuvaletinden belli olur. Öyle, ben nasılsa girmiyorum, kullanan düşünsün demekle olmaz bu iş. Cami tuvaletinin temiz olması ve temiz kalması görevlinin maharetine bağlı. Ya mahallesindeki ihtiyaç sahibi birini, cami cemaatinin katkısıyla cami ve WC temizliği için görevlendirecek ya cemaate dönüşümlü temizlik yaptıracak ya belediyeyi çağırıp en az haftada bir temizletecek ya görevli birini bulup temizlemesi karşılığında WC'ye girenlerden ücret alacak ya da iş başa düştü deyip eline hortumu, süpürgeyi veya fırçayı alıp temizleyecek. Bu iş benim işim değil derse, kapısına bir kilit vurup WC'yi kapatacak. Herhalde zor olmasa gerek. İnan kıldırdığı namazdan daha fazla sevap alır. Saydığım seçeneklerden birini yapmazsa Diyanet'in yılda en az bir kez gönderdiği temizlik konusundaki hutbeyi "Ben burada bahsedilen temizlik konusunda sınıfta kaldım, camimin tuvaletini bilmem ne götürüyor, yapmadığım şeyi söyleyemem" deyip okumamasıdır. 

Haydi cami görevlileri, tuvaletleri es geçti. Bağlı bulundukları müftüler ne iş yapar? Aylık yaptığı toplantılarda "Aman arkadaşlar, temizliğe özellikle tuvalet ve şadırvan temizliklerine dikkat edin, tertemiz olsunlar. Zira temizlik imandandır" demezler mi? Haydi gerekli uyarıyı yaptı. Görevliler ihmal etti diyelim. Biraz protokol takılmayı ve koltuklarında oturmayı bırakıp camileri, müştemilâtlarıyla birlikte denetlemeye/ziyarete niçin gitmezler? Haydi yoğunlar. Yardımcılarını, vaizlerini, murakıplarını da mı gönderemezler? Hiçbir şey yapamıyorlarsa bari "tuvaletsiz camiler" projesi geliştirerek camilerin mevcut WC'lerinin kapısına kilit vurdurabilirler. Kimse de camilerin tuvaletleri olur demez, gider ihtiyacını başka yerde halleder. 

Not: Yazımda umum özellikle cami tuvaletleriyle ilgili görevlilere vicdani sorumluluk çerçevesinde serzenişte bulunmaya çalıştım. Yazım uzamasın diye bu tür WC’leri kullananlara işaret etmedim. Tuvaletlerin bu durumda olmasında maalesef biz kullanıcıların da payı büyüktür. Nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak sözünü bir türlü içselleştiremedik. Biri nasılsa temizler demeyip pekala gelip geçenler de eline hortumu, süpürgeyi alıp tuvaleti temizleyebilir. Zira buralar bu milletin ortak malıdır.

*06/06/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

2 Haziran 2020 Salı

Siyasetin Tekdal'ıydı

Tv ve basından tanıdığım kendisini, parti genel başkanı iken ilk defa Sultan Selim Camiinin önünde bir cuma namazı sonrası bir kenarda kendi halinde beklerken görmüştüm. Diğer parti başkanları gibi etrafında koruması ve avanesi yoktu. Kendi halinde yapayalnız birilerini bekliyordu. Duruşuna ve mütevazılığına hayran kalmıştım. Yanına varıp halini hatırını sordum. Şehrimize hoş geldin dedim, elini sıktım. Memnuniyetini ifade etmek için elini göğsüne götürdü. Fazla da konuşmadı. Zaten çok konuşan biri değildi. Yanında birkaç arkadaş az bekledikten sonra vedalaşmıştık. 

Türk siyasetinin, geçmişten günümüze içinde yer almış ender siyasetçilerinden biridir nazarımda. Benim gördüğüm öne çıkan siyasetçilerin çoğu lafazandır, demagogtur. Rakibini suçlar, ithamlarda bulunur, yapamayacağını vadeder, atar, tutar. Tutabilirsen aşk olsun. Öyle mazeret ve gerekçe üretir, öyle savunma yapar, öyle algılar oluşturur ki anlattıklarına seni inandırdığı gibi kendileri de inanmaya başlar. Pireyi deve, deveyi pire yapmada çok mahirdirler. Hedeflerine ulaşmak için ortamı germeyi, kutuplaştırmayı, ötekileştirmeyi hatta gerekirse memleketi ateşe vermeyi pek severler. Çünkü bir iyi kendileri vardır. Bu ise diğer bildik siyasetçiler gibi değildi. Olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan biriydi nazarımda.  Kal değil, hal adamıydı.  Verdiği görüntü, nereden girdim ben bu siyasete der gibiydi.

Siyasetini konuşturmadığı gibi hukukçuluğunu da konuşturmadı. Ne görüyorsanız ben oyum der gibiydi, hem siyasetçi hem de hukukçu olmasına rağmen. Diğer siyasetçiler gibi siyaset yapmadığı gibi diğer birçok hukukçu gibi de değildi. Hele şu avukat gibi hiç değildi: Biri at çalmış. Yargılanmadan önce ailesi oğlumuzu savunsun diye bir avukat tutmuş. Mahkemede avukat, müvekkilini öyle savunmuş ki hakim davayı beraatla neticelendirmiş. Çıkışta avukat müvekkiline "Doğru söyle. At çaldın mı, çalmadın mı" demiş. Genç, "Valla, ben çaldım diye biliyordum. Siz öyle bir savundunuz ki çalmadığıma kanaat getirdim" diye cevap vermiş. 

Hasılı temiz siyaset denince, nevi şahsına münhasır siyasetçi denince aklıma bu şahıs gelir. Genel başkan iken bile kendini öne çıkarmadı. Bu yüzden pek tanınmadı. Koltukta emanetçi gibi durdu. Bildik Türk siyasetine bir numara büyüktü. İnşallah gördüğüm gibidir iç hali de. Duydum ki siyasetin bu tek dalı vefat etmiş. Ahmet Tekdal'dan bahsediyorum. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. 

Not: Bu arada elini sıktığım ilk ve son genel başkandır kendisi.