26 Mayıs 2020 Salı

Üzerine Bir de Sarılmışlar! *

Bayram bitti. Uygulanan sokağa çıkma yasağı ile birlikte çoğunluk evlerinde bayram(!) yaparken özellikle kırsal kesimdeki bazı insanlarımız, konan yasağı hiçe sayarak eski günlerdeki gibi bir bayram kutladılar. Daha doğrusu kutladıklarını telefonla ifade ettiler. Ben bana anlatılanların yalancısıyım.

Anlatılanlara göre birçok kırsal kesimde, var olan yasak uygulanmadığı gibi ziyaretlerde sosyal mesafeye de riayet edilmemiş. Hatta üstüne üstlük üzerine bir güzel de sarılmışlar. Belki de dönüp dönüp sarıldılar. Sarılma olduğuna göre el öpmenin de alasının yapıldığını söylemek mümkün. Bu anlayışa cahil cesareti mi, aymazlık mı, bir geleneği ödün vermeden yerine getirme coşkusu mu, bir samimiyet göstergesi mi yoksa bize bir şey olmaz mı, bayram yapamayıp evine kapananları çatlatmak arzusu mu dersiniz, bilmiyorum. Adını siz koyun.

Devletin -Zonguldak dahil- tüm illerde uygulanmak üzere koyduğu sokağa çıkma yasağı, şehir merkezlerinde gizli-kaçak yollarla kısmen, kırsalda ise hepten çiğnendi. Zira adı üzerinde yasak. Birçoğumuza göre yasaklar çiğnenmek için vardır. Çünkü yasakların hem cezp edici yönü hem de hava atma yönü var: “Efendim, yasak falan dinlemedim. Yakalandığım takdirde gözüm, kesilecek para cezasını bile görmedi. Adı üzerinde bayram bu ya!” diyecek. İster şehir merkezlerinde kaçak bayram ziyareti yapanlar ister kırsal kesimde güpegündüz rahat bir şekilde bayramlaşanlar için yasağa uymamalarından geçtim. Kendi sağlıklarını da mı hiç düşünmediler? Haydi kendi sağlıklarını düşünmediler, başkasının sağlığını da mı hesaba katmadılar? Haydi her şeyi göze alarak ziyaretleşme yaptılar, sosyal mesafeye niçin riayet edilmiyor? Bunu da geçtim. El öpmek ve sarılmak da neyin nesi… Bu düşünce yapısına sahip kafalar ne yasak dinler ne de devlet bunlara bir şey yapabilir. Devlet hangi birimizin kapısının önüne polis-asker diksin.

Diyelim ki kırsalda bayramlaşanlar birbirlerini biliyorlar ve bulundukları yerleşim yerinde testi pozitif çıkan kimse yok. Bölge tertemiz. Böyle bir yere dışarıdan kimse gelmese, yasağa rağmen normal bayramlarını yapsınlar. Hatta bu tür yerlerde yasak uygulamaya bile gerek yok. Bildiğim kadarıyla şehir merkezinde oturan bazı kimseler, bayram yasağı başlamadan bayram yapmak için soluğu köyünde, kasabasında aldı. Yani şehirde ikamet edenlerle kırsaldakiler bayram dolayısıyla karıştı. Sarılma esnasında “Sen şehirden geldin, bizden uzak dur, sizinle sarılmayalım” diye kaç kişi söyleyebilir?

Sanmayın ki yasağa rağmen yüz yüze bayramlaşanları kıskandım ve onlara gıpta ettim. Hiç gözüm yok. Dilediklerini yapsınlar. Ama yarın hastayım diye hastanenin yolunu tutmasınlar. Bu aymazlığın üstüne bir de devleti hastane masrafına sokmasınlar. Hepsinden geçtim, bu tür muameleler yani aymazlıklar, normalleşme adımlarını ötelemekten başka bir işe yaramayacak. İnşallah bayram dolayısıyla şehirden kırsala oluşan bu sirkülasyon, yok yere vaka sayısını tetiklemez. Şayet böyle olursa o zaman ayıkla pirincin taşını!

Burada vatandaşa serzenişte bulunduğum kadar bir serzeniş de devlet yetkililerine yapalım: Bre mübarekler! Bayram öncesi şehirden köye gidiş gelişlere niçin izin verdiniz? Siz, izin verirseniz biz, yani içimizden birileri izni böyle tepe tepe kullanır. Bayram sonrası yapılan testlerde anormal artış olursa bunda vatandaş kadar sizin de vebaliniz var. Bunu da hiç hatırınızdan çıkarmayın.

*27/05/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

25 Mayıs 2020 Pazartesi

Fiili Dua mı yoksa Minare Duası mı? ***

Bu yıl din alanında ihtisas yapmış ve bir ağırlığı olan bazı din bilginleri, zaman zaman yaptıkları konuşmalarında fiili duaya dikkat çektiler. Son yıllarda din alanında duyduğum en güzel sözlerden biridir bu fiili dua sözü. Koronavirüs sürecinde işini kaybedenler için yardım kampanyalarının düzenlenmesi, ihtiyaç sahiplerine yardımların yapılması, oluşturulan Vefa Grubu (Diyanet ve MEB personeli, muhtarlar, askerler ve polis vb) vasıtasıyla, yaşı ve risk durumu nedeniyle evinden çıkamayanların ihtiyaçlarının evlerine kadar götürülmesi, maske dağıtılması gibi karşılıksız yapılan nice eylemler fili duaya örnek olarak verilebilir.

Dua, kulun darda kaldığı zaman değil, aynı zamanda şükreden bir kul olmasının bir gereği olarak yapılan, dinde önemli bir yere sahip olan bir ibadet şeklidir. Aynı zamanda dua, kulun acizliğini itiraf etmesidir. Tabir yerinde ise bir -dilekçe ile ellerini açarak- Yaradan’a müracaatıdır. Duanın kabul şartları, yeri ve zamanı önemli olmakla birlikte bir konuda sebebi işlenmeden veya elinde yapabileceği imkânlar olduğu halde bunları tamamen kullanmadan el açmak suretiyle Allah'a emirler yağdırırcasına yapılan dualar, bana sonucu değiştirmeyen kuru dualar gibi gelmektedir. Diyanet öncülüğünde minarelerde yatsı ezanından sonra okunan dualar, fiili olmayan duaya verebileceğim en güzel örnektir. Ben bu tür duaya minare duası diyeceğim izniniz olursa.

Minarelerden edilen bu dualar, ardından getirilen salavat; milletin maneviyatını yükseltmek, hastalara moral vermek, sağlık çalışanlarına manevi destek olmak anlamında birkaç günlüğüne sembolik olarak yapılsa veya haftada bir cuma vaktinde tekrarlansa olabilir diyeceğim. 23 Martta okunmaya başlanan minare duasının üzerinden iki ay geçtiği halde hala dua edilmeye devam ettiğine göre sanırım virüsle yaşamaya devam ettiğimiz sürece okunmaya devam edecek görünüyor.  Bu minare duasının öyle beklendiği gibi halk nezdinde de bir karşılığının olduğu söylenemez. Üstelik okunan dualarda ne söylendiğini anlamak da ayrı bir mesele.

Kültürümüzde, örfümüzde ve dinimizde alışık olmadığımız minareden edilen bu şekil dua, Diyanetin eski köye getirdiği bir adet. Tadında ve kıvamında bırakılmadığına göre ileride herhangi bir afette, minarelerden yine dua yapılması istenecek veya böyle bir beklenti içerisine girilecek. Bu da bizi bidate götürür. Çünkü bu durum alışkanlık haline gelecek demektir. Dinimizin içine girdirilmiş haddinden fazla bidat varken Diyanetin kendi eliyle böyle bir bidate kapı aralaması kanaatimce uygun değildir.

Bu durumda Diyanet, “Tüm dünyayı ve ülkemizi etkisi altına alan ve insanlığı aciz bırakan koronavirüs tehlikesine karşı Teşkilatımız da diğer kurum ve kuruluşlar gibi üzerine düşen kamu görevini yerine getirmiş, çoğu personelimiz Vefa Gruplarında aktif rol üstlenmiş ve devletin verdiği diğer görevleri yapmış, hala da yapmaya devam etmektedir. 23 Marttan itibaren hastalarımıza ve sağlık çalışanlarına moral-destek vermek amacıyla minarelerden personelimiz tarafından okunan dualar amacına ulaştığından dolayı şu tarihten itibaren minarelerden dua yapılmayacaktır. Zaten aslı olan fiili duadır. Halkımız bir taraftan salgın riskine karşı tüm tedbirlere uyarken diğer taraftan da kendi kendine duasını yapabilir.” açıklaması yaparak minare duasına bir son vermelidir.

***28/05/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

24 Mayıs 2020 Pazar

Ramazanın Bitmesine Sevinilmez mi?

Üniversiteyi Kayseri’de okuduğum yıllarda bir dersin -Tefsir Usulü- vizesinden öğrencilerin büyük bir çoğunluğu düşük puan almıştı. Puanı düşük gelen o öğrencilerden biri de ben idim. Çalışmamış mı idim? Ne münasebet! İsmail Cerrahoğlu’nun Tefsir Usulü isimli kitabını o kadar okumuştum ki neredeyse sular seller gibi ezberlemiştim. Kitapta bakmadığım yani es geçtiğim tek yer, eser isimleri ve eserlerin müelliflerinin kim olduğu idi. Bir de kitabın dipnotlarına bakmadım. Ders Hocamız Celal Kırca, haftada iki saat olan bu dersin vizesinde bize 60 puanlık eser ve eser müelliflerinin isimlerini sormuştu. Haliyle öğrenciler dökülmüştü. Benim puanım da 14 ya da 16 idi. İkinci vize sonucu da bu şekil geldiği takdirde finale girememe durumu söz konusuydu. Bundandır ki notu düşük olanları bir düşüncedir almıştı.

Sınav sonuçlarının okul panosunda açıklanmasının ardından Hocamız derse geldiği zaman parmak kaldırıp söz aldım: Hocam, vize sınavında sorduğunuz sorular üzerine bir değerlendirmede bulunabilir miyim, dedim. Elbette dedi, sağ olsun. Kendisine, biz haftada iki saat olan bu dersi görmekle tefsiri tüm ana hatlarıyla öğrenmeyeceğiz. Sadece Tefsir Usulü hakkında genel bilgi edinmiş oluruz, öyle değil mi, dedim. Evet dedi. Tefsir Usulü konusunda bilgilenmek amacıyla sizi Ankara’da bir konferansa davet etseler, siz oradaki hâzirûna; tefsir ile ilgili yazılmış şu eser şuna ait, falan müfessirin kitabının adı şudur diye konferans boyunca eser ve müellif ismine mi yer verirsiniz yoksa tefsir hakkında genel bilgi mi verirsiniz, dedim. Kendisine bir eleştiri getireceğimi anlayan hocamız, duruma göre değişir, dedi.  Yine de içimdekini söylemeden edemedim: Hocam, sınavınızda değişik sorular görmek isterdim. Siz ağırlıklı olarak maalesef eser-müellif ismine yer verdiniz. Sizin bu yaptığınıza Müslüman’ın Müslüman’a zulmü diyebilir miyiz, dedim. “Nasıl düşünürseniz” dedi ve derse geçtik.

Sınav sonucu kötü gelenlerden biri gülerek yanıma geldi. Bana, “Hemşerim, sınav sonucu kötü geldiği için herkes üzülüyor, ben ise üzülmediğim gibi seviniyorum” dedi. Cevap vermedim. Sessiz kaldığımı görünce “Bir şey demedin” dedi. Kendisine hemşerim, sınav puanı kötü geldiği zaman normal olanı üzülmektir. Bu durumda olanlar da normal olanı yapmışlardır, dedim. Benden kendisine destek çıkmayınca “O zaman anormal olan benim galiba” dedi. Nazım da geçtiği için ha şunu bileydin, dedim; gülüştük.

Sadede gelmeden bir anımı anlatayım dedim. Gördüğünüz gibi anım yarım sayfayı kapladı. Şimdi gelelim sadede. Sosyal medyadan izlediğim bazıları “Ramazanın gitmesine üzülüyorum, keşke hiç gitmese” diye paylaşım yapıyor. Yine gündelik hayatta bazıları “Ramazan birden bitti. Keşke daha da tutsak” diye temennilerini dile getirirler. Bu tür paylaşım ve temennide bulunanlara saygı duymakla beraber garipsediğimi dile getirmeliyim burada. Ramazanın bitmesine üzülmek yerine sevinilmelidir. Çünkü imsak vaktinden, iftara kadar ibadet niyetiyle yemeden ve içmeden durmaya, oruç ibadeti adı versek de bu yaptığımız eylem, nihayetinde bir imtihandır. Başta oruç olmak üzere tutulan ve yerine getirilen tüm ibadetlerin sona ermesi bizi sevindirmelidir. Şükürler olsun üzerime farz olan ramazan ibadetini kazasız-belasız atlattım, sınavı geçtim ve bir bayramı hak ettim düşüncesi bana daha sağlıklı ve normal olan gibi geliyor. Orucun bitmesine üzülmeleri gerekenler ise bu ibadeti yerine getirmeyen ve bu imtihanda başarı gösteremeyenler olmalıdır. Tıpkı eğitim ve öğretimin herhangi bir safhasında girdiğimiz sınavlarda başarılı olduğumuzda sevindiğimiz, başarısız olduğumuzda üzüldüğümüz gibi.

Ne dersiniz yoksa siz de mi garip buldunuz bu düşüncemi?

Allah hem oruç sınavında hem diğer ibadetlerin sınavlarında hem de hayata dair her türlü sınavda ikmale kalanlardan değil, başarılı olanlardan eylesin. Bayramınız mübarek olsun…