14 Mayıs 2020 Perşembe

Her Algı Yalanın Ta Kendisidir *

Gerçeği gizleme yönünden dolayı hiçbirimiz yalanı sevmeyiz. İsteriz ki işittiğimiz ve okuduğumuz her söz doğru olsun, muhatabımız da hep doğru söylesin. Kendimiz de yalan söylememeye özen gösteririz. Çünkü her yalanda aldatma kastı vardır. Bundandır ki yalanın dinimizde, ahlakımızda, örfümüzde, mevzuatımızda ve insani ilişkilerde yeri yoktur.  

Yalanın masum kabul edildiği yerler; savaşta düşmanı yanıltmak, karı-kocanın arasını bulmak, iki dargın insanı barıştırmak ve hastaya moral vermek amacıyla söylenen yalanlardır.

Normal şartlarda kimse yalana başvurmaz. Çünkü yalan söylemesini gerektiren bir durum söz konusu değildir. Ama ne zamanki yaptığı bir işten dolayı başının tehlikeye gireceğini düşündüğü zaman insanımızın çoğu yalana başvurur. Bundan dolayı yalan, yaşadığımız hayatın bir gerçekliğidir.

Yalanın büyüğü, küçüğü olur mu? Olmaz. Zira yalan yalandır. Ama bazı yalanlar vardır ki sonuçları itibariyle yalandan ne kadar kişi olumsuz etkilenirse başvurduğumuz yalanın büyüklüğü ortaya çıkar.  Hele söylediğimiz yalan bir toplumun genelini ilgilendiriyor, toplumu yanlış düşünmeye sevk ediyorsa bu yalanın vebalinden kimse kurtulamaz. Çünkü en büyük yalan budur.

Kendi çıkarımıza uygun bir şekilde oluşturduğumuz algılar da yalanın ta kendisidir. Belki de en tehlikelisidir. En büyük algıları oluşturanlar da devletlerin kendileridir. Daha doğrusu devleti yönetenlerdir. Çünkü geçmişte olup bitenleri kendi menfaatlerine olacak şekilde tarihçilere yazdıranlar, devlete o anda hakim olanlardır. Yani yönetimde galip olanlardır. Yöneticilerimiz geçmişe dair ne anlattılarsa biz onunla yetinmek durumundayız. Zira mağlupların tarih yazma imkanları yoktur. Her iktidara gelenin yerini sağlamlaştırmak ve haklılığını göstermek için bir önceki iktidarı veya yıktığı/yıkılan devleti kötülediği düşünülürse okuduğumuz tarihlerin yalandan ne kadar uzak olduğu ve ne kadar gerçeği yansıttığı daha iyi anlaşılır. Bundandır ki biz tarihimizi doğrusuyla, yanlışıyla bilme imkanımız yoktur.  Örnek vermek gerekirse İslam tarihinde cereyan eden olayları, Emevi devletinden sonra iktidara gelen Abbasi hükümdarlarının izin verdiği kadarıyla biliyoruz. Aynı şekilde Osmanlı’yı, Cumhuriyet’i kuranların izin verdiği kadarıyla tanıyoruz. Tarihimizi net bir şekilde bilmediğimizden dolayı ibret almamız gereken tarihimizden gereken dersi de çıkaramıyoruz.

İster ülke yönetelim, ister geleceğe yön verelim, ister bir zihniyeti temsil edelim, ister ülke yönetimine talip olalım, yaptığımız siyaset gerçekleri örtecek, çoğunluğu kandıracak şekilde algılar üzerine yürümemeli. Geçmişin ve bugünün tarihini yazacak tarihçilere de düşen, yöneticilerin oluşturduğu algıya teslim olmamak ve hakikatleri olduğu gibi günümüze ve geleceğe yansıtmak olmalıdır. Dürüstlük de bunu gerektirir. Değilse tarihten ibret alamayız. Bu da bir ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür.

*15/05/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

12 Mayıs 2020 Salı

Bu Senenin Tatilleri Ayağımıza Dolandı *

Kasım ve aralık ayları geldiği zaman bir sonraki yılın takvimi basına servis edildiğinde dini ve resmi tatil günleri belli olmasına rağmen bazılarımızın gözü tatil günlerine giderdi. Acaba hangi tatil hangi güne denk geliyordu? Tatilin denk geldiği gün bizim için önemliydi. Çünkü bazı tatiller ile hafta sonu tatilleri arasındaki iş günlerinin de tatil edilmesi söz konusu olurdu. Bu demektir ki aradaki iş günü de tatil edilince tatil uzayacaktı. Bu, memurlar için bonus demekti. Bu ülke, bugüne kadar “Ramazan/Kurban Bayramı tatili 9 güne çıktı, 1/19 Mayıs tatili hafta sonu ile birleştirildi…”şeklinde çokça duydu ve tatil yaptı. Tatilin birleştirildiğini veya birleştirileceğini duyan çoğu kimse de önceden rezervasyon yaptırmak suretiyle turistik kentlerimizde soluğu alırdı.

Öyle zannediyorum, 2019 Kasım ve Aralık aylarında 2020’nin takvimi piyasaya sürülmeye başlayınca kimi meraktan kimi de tatil programı yapacağından tatil günlerine baktı: 23 Nisan Perşembe gününe denk geliyordu. Aradaki cuma günü de tatil edilince bu dört gün tatil demekti. 1 Mayıs, Cuma günü olunca üç gün tatil demekti. 19 Mayıs, Salı günü olunca pazartesi de tatil olur, al sana dört gün tatil. Çoğu bu hesabı yapmıştı. Yoğun iş temposunun ardından üç veya dört günlük bir tatil kaçamağı fena olmazdı. Çünkü 2020’nin ramazan ve kurban bayramları hafta sonuna denk geldiği için ufukta 9 günlük bir tatil görünmüyordu.

Her kasım veya aralık ayında biz önümüzdeki yılın tatil hesabını hep yaptık. Bu hesaplarımız bugüne kadar tuttu. Ama salgın dolayısıyla bu hesaplar, bu sene tutmadı. Üstelik tatiller ayağımıza dolandı. Salgın riskini en aza indirmek amacıyla 30 büyükşehir ve Zonguldak ilinde kaç haftadır, hafta sonları uygulanmakta olan iki günlük sokağa çıkma yasağı; 23 Nisanda dört, 1 Mayısta üç gün olarak uygulandı. 19 Mayısta da dört gün olarak uygulanacağı Cumhurbaşkanı tarafından duyuruldu. (Bazı büyükşehirlerde kısıtlılık kaldırıldı.) Yani bu senenin tatilleri bizi tatil beldelerine değil, katmerli bir şekilde evlerimize hapsetti. Bugünlerde bırakın tatili, sokağa adımımızı atamıyoruz. Evdeki hesap çarşıya uymaz dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Hasılı önceki yıllarda iki tatil arasına denk gelen iş günlerinin idari izinli sayılmak suretiyle tatil edilmesi bizi sevindirirken 2020’nin hafta sonlarıyla birleştirilen tatilleri, bizi pek memnun etmedi. Çünkü karantina veya yasak olarak döndü bize. Bu senenin bonusu da bu. Önceki yılların birleştirilen tatillerine sevindiğimizle yetineceğiz artık.

Evdeki hesabın çarşıya uymamasından şikayetçi miyiz? Değiliz elbet. Çünkü zaman şikayet etme zamanı değil. Varsın tatil hesapları tutmasın. Tatil düşünen tatilini sonraki yıllara saklasın. Ayrıca tek derdimiz bu olsun. Yeter ki başımızdaki salgın daha fazla kişiye sirayet etmesin. Bir an evvel çekip gitsin ki ülke olarak yaşadığımız bu olağanüstü yaşantımız normale dönsün. Keşke faydası olsun, etkisi kırılsın da varsın kaç dört günler evlere kendimizi hapsedelim.

*13/05/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



10 Mayıs 2020 Pazar

Ligleri Ne Yapmalı? ***

Normalleşme adımları bir bir sıralanırken Türkiye Futbol Federasyonu da ara verilen liglere 12 Hazirandan itibaren başlanacağını duyurdu. Yapılan açıklamaya göre maçlar seyircisiz olarak oynanacakmış. Gördüğüm kadarıyla kulüpler, ertelenen ligin devam etmesini isteseler de maçın oynanmasına çok istekli değiller. Çünkü seyircisiz de olsa futbolcu ve sporcuların, oynadıkları oyun gereği birbirleriyle temas etmemeleri mümkün değil. Bu da yüzüp yüzüp kuyruğuna geldiğimiz salgını yeniden tetikleyebilir ve bir çuval inciri berbat edebilir.

Kulüplerin endişelerini yerinde buluyorum. Çünkü maçları seyircisiz oynatmakla tedbir alınmış olmaz. Çünkü takımlar sadece as futbolcularından ibaret değil. Yedekleri var, maçın gerisinde malzemeciler var. Bir takımda hepsine ihtiyaç var. Deplasmana giderken takımlar ister otobüsü, ister uçağı seçmiş olsunlar, sayıları bir otobüsü doldurur. Aynı zamanda misafir takımın yeme, içme ve otel durumları söz konusu. Maç esnasında temas olmasa bile -ki mümkün değil- seyahat esnasında virüsün bulaşma riski var.

Bu durumda yapılması gereken ligleri başlatmamak ve daha önce oynanmış, skoru ve sıralaması belli mevcut durumu TFF’nin tescil etmesi uygun olanıdır diye düşünüyorum. Süper Lige göz atarsak takımlar 26 maç yapmışlar. Geriye kalan 9 maç için daha önce oynanmış maçlar bize bir ipucu verir. Bu durumda takımlar mevcut durumlarına razı olacaklar. 

Mevcut durumun tescili, aleyhlerine olacağı için kulüpler itiraz ederlerse TFF, penaltı atışlarına karar verebilir. Takımlar geriye kalan maçlarını penaltı atışlarıyla oynayabilirler. Çünkü penaltı atışında futbolcuların birbirine teması söz konusu olmaz. Her bir futbolcu sosyal mesafeye riayet eder. Böyle oynandığı takdirde kulüpler sadece penaltı kullanacak oyuncularını ve kalecilerini maça götürmüş olurlar. Penaltı usulü maçta her takım 10 penaltı kullanır. Maçlar bol gollü olacağı için bu sezonki ligimiz, en gollü lig olarak tarihe geçer.

Takımlar bu duruma da razı olmazlarsa futbolcular birbirleriyle temas etmeyecek şekilde uzaktan şut atma yolu uygulamaya konabilir. Bu durumda verkaç, çalım gibi futbolun içinde olan kurallar uygulanmaz.

Önerdiklerim tasvip görmez ise geri kalan maçlar için şampiyonluk iddiası süren, Avrupa kupalarına gidebilme şansı olan ve küme düşme riski bulunan takımlar kendi aralarında play-off oynayabilir.

Spor dediğimiz alan sadece futboldan ibaret değil elbet. Her bir spor dalının kendine özgü oynanışı ve kuralları söz konusudur. Futbol için verdiğim bu önerilerin benzerleri diğer spor dalları için de uygulanabilir. 

Hasılı ligler için hangi uygulamada karar kılınırsa kılınsın, aklımıza gelmemesi gereken tek şey, seyircisiz de olsa normal zamanlarda olduğu gibi maçların oynanması durumudur. Çünkü işin ucunda sağlık vardır ve sağlık her şeyin başıdır. Sağlık önceliğimiz olmalıdır.

***12/05/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.