11 Nisan 2020 Cumartesi

Bir Çuval İnciri Berbat Etmek

Sinsi, bulaşıcı ve öldürücü özelliği olan, görünmeyen virüsle mücadele etmek için bir aydır kriz yönetimini bir plan ve program dahilinde yönet. Alınan yerinde tedbirleri uygulamak ve mesafe almak için geceni gündüzüne kat; uğraş, didin. Başka ülkelerin koronavirüs ile mücadelede düştüğü duruma düşmemek için azami gayret göster. Millete sürekli “Evde kal”, “Zorunlu olmadıkça evden çıkma. Zira hayat eve sığar” de. Milletin çoğunluğu da kendi sağlığı ve memleketin selameti için evde kalma kuralına harfiyen uysun. 

Sonra bir el, bir ay boyunca oturtmaya çalıştığımız, evde kal kuralının içine çomak soksun ve halkı sokağa döksün. Kalabalıklar fırın, bakkal ve marketlere akın etsin, sosyal mesafe kuralı hiçe sayılsın. Üzerine bir de sıra kavgası(meydan savaşı) yapılsın. Bir çuval inciri berbat etmek denir buna. Bu trajikomik durumu bazıları, “Sokağa çıkma yasağı, tüm yurtta coşkuyla kutlanıyor. Halk sokaklara döküldü” şeklinde ifade etmiş. Bu akıl tutulması başka türlü ifade edilemezdi zaten. Gecenin en anlamlı ve manidar sözü bu idi bana göre. Sözün mucidini tebrik ediyorum buradan. 

Şimdi gelelim sadede. Bu olayda kim suçlu? Bilin ki amacım suçlu aramak değil. Ama burada, çoğunluğun alışveriş için sosyal mesafe kuralını hiçe sayarak soluğu sokakta almasını çoğumuz, sokağa çıkanları suçluyoruz. İki gün ekmek yemeyince ölmezsiniz. Üstelik bir de kola almış diyoruz, görüntülere bakarak. Burada suçlu aranacaksa en son suçlu halktır. Halk dediğimiz sürü psikolojisi ile hareket eder.  Burada esas sorgulanması gereken, sokağa çıkma yasağının, yasağa iki saat kala açıklanmasındadır. Halbuki bu yasağın ilanı, yasağın uygulanacağı saatten en az bir gün öncesinde halka duyurulmalıydı. Bazıları savunmacı bir refleksle “Daha önce de duyurulsaydı bu halk, aynı kalabalıkları oluştururdu” diyor. Sen zamanında açıkla da halk uymazsa o zaman halkı suçlayalım. Maalesef burada yasak kararı alanlar, zamanlama hatası yapmıştır. 

Virüsün ilk ortaya çıktığı andan itibaren yetkililerimizin başka ülkelere örnek olacak şekilde bir yönetim sergilemesi takdire şayandır. İsterseniz bir hatırlayalım: Salgın tehlikesi yüksek olan yerlerdeki vatandaşlarımızı ülkeye getirtmesi, onları yurtlarda karantinaya alması, birçok ülkenin bulmakta zorlandığı maske konusunda insanımıza maske sıkıntısı yaşatmaması ve maskeleri ücretsiz vermesi, ilk 20 yaş ile 65 yukarısına sokağa çıkma getirmesi; polisiyle, askeriyle ve gönüllülerden oluşan vefa gruplarıyla, sokağa çıkamayanların ihtiyaçlarını karşılatması, okulları zamanında tatil etmesi, fırsatçılara göz açtırmaması, işini kaybedenlere ve işine gidemeyenlere destek olmak amacıyla ülke çapında Milli Dayanışma Kampanyası düzenlemesi, esnek çalışma düzenlemesi yapması, salgın riski yüksek olan işyerlerini kapatması gibi. Kısaca baştan itibaren kriz yönetimini bir plan ve program dahilinde iyi yönetmiştir ve halkı zamanında bilgilendirilmiştir. Ta ki 30 büyükşehir ve Zonguldak ilini kapsayan hafta sonu sokağa çıkma ilanına kadar.  Burada yasağa sözüm yok. Eleştirim yasağın zamanlamasına. Maalesef burada yasağı geç açıklamanın sonuçlarının hesaba katılmadığı görülmektedir. 

Süreci şu ana kadar çok iyi yürüten devlet aklı, bu son uygulamasıyla bir yanlışa imza atmıştır. Umarım, bir yol kazasıdır, arkası gelmez. Bu zamanlama hatası bize pahalıya patlamaz, bir aylık süreci berhava etmez ve bir çuval inciri berbat etmiş olmaz. Yönetime yeniden devlet aklı hakim olur. Bu da bizim kulağımıza küpe olsun!

*13/04/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

10 Nisan 2020 Cuma

Örümcek Ağından İbaret Dünya ***

Bilim baş döndürecek şekilde gelişti. Sürekli yeni icatlara imza attı ve atmaya devam ediyor.

Bilime paralel olarak teknoloji de gelişti. Aldı başını gidiyor. Yetişebilene ve takip edene aşk olsun. Robot ve dijital çağa geçmeye hazırlanıyor.

Tıp ilmi de bilimsel gelişmelerden nasibini alanlardan. Yeni alet ve edevatla muayene teknikleri geliştirdi, teşhis ve tedavide büyük mesafe kat etti. Büyük büyük hastaneler kuruldu.

Bilim ve teknoloji ışığında insanoğlu devasa binalar yaptı, fabrikalar kurdu, üç vardiya birden seri üretime geçti. Üretim, pazarlama, ithalat ve ihracat tam gaz gidiyor.  

İnsanoğlu dün hayal bile edemediği emellerine bir bir ulaştı; güç, kuvvet, zenginlik, şöhret, makam ve mevkie kondu.

Seçimler kazandı, savaşlar kazandı; para, şan ve şöhret kazandı. Gücü ele geçiren dünyaya ayar vermeye kalktı, veriyor da. Kim ne diyebilirdi bu güce…Kim karşı çıkabilirdi bu ulaşılmaz güce sonra…

Bilim ve teknolojide bunca ilerlemesine rağmen insanoğlunun tek eksikliği, huzur ve mutluluktu. Parayla alınıp satılmayan bu huzur da gelecekti elbet bir gün. Tüm arayış, tüm hırs ve güç-kuvvet gösterisi bunun için değil miydi ayrıca…

Baş döndüren bilim ve teknoloji daha nelere imza atacak diye beklerken Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan bir virüs, üç ay gibi bir zaman zarfında dünyayı esir aldı, şehirleri hayalet şehre döndürdü, iş ve sosyal hayatı bitirdi ve bizleri evlerimize kapattı. Gözle görünmeyen, hangi hayvandan geçtiği dahi tespit edilemeyen, doğru dürüst tedavisi bilinemeyen, ölümlere sebebiyet veren, daha nicelerini öldüreceği kestirilemeyen ve adına Kovit-19 denen virüs gösterdi ki; onca icat ve baş döndüren gelişmişliğe imza atan bilim, robot teknolojisine geçmeye hazırlanan teknoloji, modern hastanelerde hastaları modern aletlerle tedavi etmeye çalışan tıp, her kapıyı açar denen para, zenginlik, şöhret, makamlar, güç, kuvvet, devletler, kısaca dijital çağa hazırlanan dünya, bu koronavirüs karşısında çaresiz ve aciz. Tıp, salgınla mücadele için 1,5 yıldan önce aşıyı bulamam diyor. Maske bulmakta zorlanan koca koca devletler “Evde kalın, evden çıkmayın” demekten başka bir şey yapamıyor. Görünmeyen, nereden bize vurup yere yıkacağını kestiremediğimiz, bulaşıcı özelliği olan bir virüsün verdiği korku bize yetti de arttı bile. Ölmeden öldürdü bizi.

Hasılı bir virüse teslim oldu dünya. Hepimiz evlerimizde esiriz şimdi. Bir umutla çekip gitmesini bekliyoruz. Demek ki baş döndüren gelişmişliğiyle dünyanın, bir virüslük kadar canı varmış. Dünyanın bu acizliğini görünce örümcek ağı aklıma geldi. Demek ki övündüğümüz tüm gücümüz bir örümcek ağı kadarmış. “Örümcekler günümüz teknolojisinin bile çözemediği inanılmaz canlılardır. Örümcek ağının çok özel nitelikleri olan sağlamlık ve esneklik bugüne kadar taklit edilemedi. Aynı çaptaki bir çelik telden iki kat daha güçlü olan bu doku ne kadar çekilirse çekilsin orijinal durumuna dönecek kadar esnektir.”

Gerçekten virüse teslim olan, onunla nasıl mücadele edeceğini dahi bile bilmeyen dünya, bu aşamadan sonra benim nazarımda örümcek ağı kadardır, hatta ondan da zayıf: “Allah’tan başka varlıkların korumasına sığınanların durumu, örümceğin durumuna benzer: Örümcek, (ağını) kendine bir yuva yapar, ama yuvaların en çürüğü de örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi! (Ankebut Süresi, 41.ayet)

***16/04/2020 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.

Üzüntü, Kızgınlık ve Acizlik Bir Arada ***


Başta kendimizi, çevremizi ve ülkemizi salgından korumak amacıyla “Evde kal”, “Hayat eve sığar” sözleri gereği, işi olmayanların ve dışarıya çıkmak zorunda kalmayanların, kendilerini evlerinde izole etmesi gerektiği uyarıları çerçevesinde, çoğunluk evlerine kapandı. Dışarıda, ülkede ve dünyada ne olup bittiğini televizyon ve sosyal medya vasıtasıyla evlerden takip etmeye çalışıyoruz. İzlediklerimize bazen üzülüyor, bazen kızıyor, bazen de bir şey yapamamanın acizliğini hissediyoruz:

Twitter’da bir kadına ait şöyle bir video paylaşıldı: “Bana ‘Çıkma!’ diyorlar. Bir gelirim olmayınca mecburen kendimi dışarı atacağım. Şu anda ben dilenmekten geliyorum, kim bunu biliyor? Sadece ‘Çıkma, çıkma’ diyorlar. Gelsinler bakayım evimin halini görsünler”. Videoyu izleyen İstanbul Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdür Yardımcısı, alıntıladığı videoyu “geber” yazarak yeniden paylaşır. Paylaşımın ardından, ilgili müdür yardımcısı, görevinden alınarak hakkında soruşturma başlatılır. Bu haber üzerine fazla bir şey söylemeye gerek yok. Yalnız şunları da söylemeden geçemeyeceğim. “Evde kal” uyarılarına aldırmadan dışarıya çıkan kadın hatalıdır. Ama onu, evinden çıkartan açlıktır. Açlık bir insana her şeyi yaptırtır. Burada sorgulanması gereken; bu kadın -belki daha niceleri- bu durumda iken İstanbul’da görev yapan etkili ve yetkili kişilerin bu durumu görmemesidir. Diyelim ki İstanbul bir metropol şehir. Yetkililerin herkesten aynı anda haberdar olması mümkün olmayabilir. Kadın bir vesileyle “Ben açım” diyerek sesini duyurmuş. Aile ve sosyal politikalardan sorumlu il müdür yardımcısına düşen, bu kadını bulması ve ihtiyacını tedarik etmesiydi. Bulamıyorsa kadının videosunu paylaşırken “Teyzeciğim, bize ulaşır mısın” paylaşımını yapmasıydı. Bu, insani bir görev değil. İlgili bürokratın görevidir. Görevini tam yapamamanın üzüntüsünü derinden hissedeceği yerde “geber” diyerek içindeki kini boşaltıyor. Bu söz, sözün bittiği yerdir maalesef. Bereket, devlet bu beddua seansçısı gibi düşünmedi. “Bu sözün ve kişinin arkasında değiliz” refleksi göstererek bedduacıyı yerinden etti. Bu haberde üzüntü var, kızgınlık var ve yanlışı savunmayan bir devlet aklı var. Haberin tek sevindiren yönü de bu devlet aklı.

Konu bedduadan açılmışken beddua üzerine birkaç kelam etmek istiyorum: Beddua, her tarafa giden; isabet ettiğini yaralayan, onda onulmaz yaralar açan, öldürmekten beter eden ve öldüren ok gibidir. Bu ok, bazen beddua edileni bulur, bazen beddua edeni bulur, bazen de askıda kalır, isabet edeceği kişiyi ve günü bekler. Beddua edilen, bu bedduayı hak etmemişse edilen bu beddua döner, dolaşır, kişiyi bulur. Kendisini ‘geber’tmese de koltuğundan eder. İşini ve koltuğunu kaybetmek de bu tip kibir budalaları için ölmekten beter bir durumdur.

Üzüntü, kızgınlık ve acizliğimiz bu haberle sınırlı değil. Fransa’da ihtiyacını karşılamak için bir markete giden bir soydaşımız markette gördüğü bir olayı şöyle anlatıyor: “Sosyal mesafeye riayet ederek alışveriş sıramı beklerken yürümekte zorlanan yaşlı bir kadın, düşürdüğü bir şeyi almaya çalışırken yere düştü. Kadını kaldırmak için kimse harekete geçmedi. Kadın, raflara tutunarak güç bela kendisi kalktı.” Herhalde bu habere üzülmeyeniniz olamaz. Burada üzüntünün yanında bir de acizlik var. Kim gelip kadına yardım edebilir bu durumda? Kadın ölse de bu durumda kimse kadının yanına yaklaşamaz.  Çünkü yaklaşmak yasak, temas yasak…
Yine İstanbul’dan bir görüntü: İşi yokken dışarıya dolaşmaya çıkan ve maske takmayan birine “Devlet evde kalmanı istiyor, niçin çıktın” sorusu soruluyor. Kişi, “O devletin görüşü” cevabını veriyor. Aklı sıra “Ben bu yasağı kabul etmiyorum” demek istiyor. Bu cevap karşısında ölür müsün, öldürür müsün?  Kızmamak maalesef elde değil.

TV’lere yansımayan bir haber de benden. Yan tarafımda Suriyeli bir aile var. Sanırım bir tarikatın şeyhi. Sair zamanlarda her perşembe akşamları(cuma akşamı) Konya’nın öbür ucundan gelen Suriyelilerle birlikte evinde sesli zikir seansı düzenler. Zikir sesleri site dışına ve sokağa kadar taşar. Sesli zikir yaptıklarına göre sanırım Kadiri olmalılar. İster sesli, ister sessiz yapsınlar. Ama çoğumuzun ana babamızı bile ziyaret etmekten kaçındığımız bu olağanüstü durumda bile küçücük bir yere, onlarca Suriyeli sığınarak ara vermeden hala zikir çekmeye devam ediyorlarsa bu adamlara ne denir şimdi? Çünkü değişik yerlerden gelen ve gündelik olarak çalışan bu kişilerin zikir esnasında birbirleri ile temas etmemeleri mümkün değil. Aymazlığın bu kadarına da pes doğrusu! Gel de kızma bunlara. Devlet de uğraşsın dursun salgını kontrol altına alacağım diye.

İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizleri helak etme Allah’ım!

***11/04/2020 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.