14 Şubat 2020 Cuma

"Muhtelif Cami ve Kur'an Kursları" ***

Mehmet Görmez'in Diyanet İşleri Başkanlığı döneminde hazırlanan hutbeler, cami cemaatinin daha bir ilgisini çekiyor ve gündem oluşturuyordu. Çünkü hutbeler daha bir özenle hazırlanıyordu. Görmez zamanında dikkat çeken bir başka husus, cuma namazından sonra yardım toplanmasına bir sınırlama getirilmesi olmuştu. Camilerde kolay kolay para toplanmıyordu. Görmez’in ardından Başkanlığa oturan Sayın Ali Erbaş döneminde hazırlanan hutbeler ise çok ilgi çekmez oldu. Çünkü okunan hutbeler, Görmez öncesini andırmaya başladı. Yine Sayın Ali Erbaş ile birlikte camilerde yeniden para toplanır oldu. Demek ki her başkanın öncelikleri farklı olabiliyor.

Cuma namazının ardından değişik adlar altında toplanan yardımların en dikkat çekeni ve en sık yapılanı “Yapımı devam etmekte olan muhtelif cami ve Kur’an Kursları inşaatlarına yardım toplanacaktır.” duyurusu. Cami, Kur’an Kursları buna bir de İmam Hatip okullarını ekleyelim. Bunlar dindar ve mütedeyyin insanların yumuşak karnıdır. Çok yakın zamanlara gelinceye kadar devlet bu kurumlara soğuk bakmış, yapımına öncülük yapmamıştır. Nereye bir cami, Kur’an Kursu ve İHL yapılması gerekiyorsa vatandaş bunu boynunun borcu bilmiş, toplanan yardımlar ve yardımseverlerin katkılarıyla bu kurumlara ait inşaatlar yapılmıştır. İhtiyaç olursa bizim insanımız bugün de bu dini kurumları yapar, devlete teslim eder.

Camilerde cami ve Kuran Kurslarına yardım toplanırken cami ve Kur'an Kursu adı zikredilmeyip "muhtelif" dendiğine göre demek ki birden çok yerde cami ve Kur'an Kursu yapımı devam etmektedir. Diyanetin 2019 istatistiğine göre Türkiye'de 84 bin 684 cami var. Nüfusu 83 milyon olan Türkiye'de yaşayan herkesi Müslüman kabul eder, çoluk çocuk herkesin camiye gittiği farz edilirse 980 kişiye bir cami düşüyor. Belli muhitlerde bulunan bazı camiler dışında çoğu camilerimizde cemaat yoğunluğu yok denecek kadar az. Nüfus yoğunluğu ve imara açılan yeni yerleşim yerleri dikkate alınırsa yeni camilere ihtiyaç olabilir diyelim.

Burada üzerinde durulması gereken yeni Kur'an Kursuna ihtiyaç var mı? Bildiğim kadarıyla 8 yıllık zorunlu öğretimle birlikte Kur'an Kursları bir darbe yedi. 12 yıllık zorunlu öğretimle beraber kapanmanın eşiğine geldi. Doluluk oranı yüzde yüze yakın Kur'an Kursları 4-6 yaş arasındaki çocuklara hitap eden kurslardır. Diğer Kur'an Kursu binaları yılda iki ay, yaz dönemi hariç öğrenci bulamıyor. Hafızlık yapan az sayıda Kur'an Kursunun dışında çoğu Kur'an Kursu atıl durumda.  Yeni Kurs binası yapmaktansa öncelikle bu binaları değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Hatta yeni kurs binası yapmaktansa beş vakit namazın dışında camiler kurs binası olarak kullanılabilir. Camilere masa, sandalye konamaz denirse müftülük talep ettiği takdirde Milli Eğitime bağlı okullarda da kurs açılabiliyor.

Anlatmak istediğim başta Diyanet olmak üzere dindar ve mütedeyyin insanlar hem cami hem de Kur'an kursu binası inşaatı yapma konusunda biraz soluklanmalılar, müteahhitlik işlerini terk etmeliler. Mevcut cami ve Kur'an Kurslarından azami ölçüde faydalanma yoluna gitmeliler. Aynı muhitteki bir cami ve Kur'an Kursu doldurulmadan yakın mesafeye ihtiyaç var diye cami ve Kur'an Kursu yapılmamalıdır. 


Bazılarınız bana kızacaktır ama yürüme mesafesinde birbirine yakın o kadar cami var ki hepsinin cemaatini toplasanız bir camiyi doldurmaz. Kur'an Kursları hakeza. Ben bu durumu israf olarak görüyorum. Lütfen israf deyince aklımıza sadece ekmek israfı gelmesin. Haddinden fazla cami ve Kur'an Kursu yapılması da bir o kadar israftır. Diyanetin ve taşra teşkilatlarının cami ve kurs yapımında mutlaka bir planlama yapması uygun olacaktır diye düşünüyorum.

***15/02/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır. 

12 Şubat 2020 Çarşamba

Dış Politika Hamaset Götürmez ***

Bazı değerler vardır ki çağlar geçse de değerinden bir şey kaybetmez: Vatan, millet, bayrak, din bunlardan bazılarıdır. Vatan bölünmez, millet parçalanamaz, bayrak gönderden inmez, din tartışma konusu edilmez. Bunlar bizim milli ve manevi değerlerimizdir. Yerinde, zamanında, ve kıvamında kullanıldığı, iç ve dış siyasi malzeme yapılmadığı takdirde her zaman işe yarar. Uğrunda ölünür, bedeller ödenir.

Bir milleti millet yapan milli ve manevi değerlerimizin çiğnenmemesi, ayaklar altına alınmaması olmazsa olmazımızdır. Buna kırmızıçizgimiz de diyebiliriz. Bu değerler iç politika malzemesi yapılamaz. Bu değerlerin gözden düşmemesi ve topyekûn bir milletin bu değerler altında toplanması için yeri geldiği zaman hamasete de ihtiyaç vardır. Hamaset yapmak suretiyle kitleleri arkamızda sürükleyebiliriz. Ama hamaset bir yere kadardır. Fazlası bize zarar da verebilir. Çünkü hamaset bir şeyi, bir mevzii kazanmak için tek başına yeterli değildir. Özellikle dış politikada hamasete yer yoktur. Ayaklar yere basılarak siyaset yapılır. Ayaklar havada iken yapılan siyaset ile her defasında sadece havamızı alırız. Havamızı almakla kalmayız, bedelleri de ağır olur. Hamasetin en büyüğünü ve fazlasını Osmanlı’yı I.Dünya Savaşına sokan Talat, Enver ve Cemal paşalar yapmıştır.  

Dış politikada yapacağın hamle kadar rakiplerinin hamle ve taktiklerini de sonuçları itibariyle göz önünde bulundurmak gerek. Çünkü dış politikada tek doğru yoktur. Doğruya ve sonuca giden birden fazla yollar vardır. Bu yüzden tek hamle ile yola çıkılmaz. Bir taktiğimiz işe yaramazsa diğerini devreye sokarız veya revize ederiz. Baştan “Bu bizim kırmızıçizgimizdir” denerek kestirip atılırsa hamlemiz ölü doğar, pazarlık konusu edilmez, masadan elimiz boş kalkarız.

İnsanların birbirine dostluğu olur ama ülkelerin dostluğu olmaz. Ülke devlet başkanlarından da dost olmaz. Varsa da çıkarı sona erinceye kadardır. Çünkü dış politikada kazan-kazan prensibi işler.

Devletlerarası oluşturulan masalarda güçlü olabilmek, yumruğunu masaya vurabilmek için oyun kurucu olmak gerekiyor. Ekonomide dışa bağımlı isen, savunma ve harp sanayin başka ülkelerin ürettiğine dayalı ise asla oyun kurucu olamazsın. Bu masada yer verirlerse bilelim ki bu masanın en zayıf halkasıyız. Zayıf halkalar pastadan pay alamazlar. Buradan sadece iş yükü çıkar. Her yönüyle dışa bağımlı bir ülke, ben oyun kurucu olacağım veya oyun kurucuyum diyorsa sadece kendini kandırmış olur.

Dış politikada ve masalarda elimizin güçlü olmasında tüm yetki ve sorumluluğun tek elde toplanmaması esas olmalıdır. Aldım, verdim demek devlet aklına uymaz. Alınan kararların ve yapılan görüşmelerin kabul veya reddi için belirli kurum ve kurullara, Meclise topu atmak, sorumluluğu paylaştırmak pazarlığı kızıştırır ve zaman kazandırır. ABD’yi büyük yapan ve güçlü kılan belki de budur. Başkanları ne zaman sıkışsa senatolarını devreye sokar: Bak, ben senin istediğini kabul ediyorum ama senatomuz reddetti, gerekçesinin arkasına sığınır.

Dış politikanın iç politikaya etkisi ve katkısı vardır ama asla dış politika iç siyaset malzemesi yapılmaz. Hele başka ülke, meydanlarda ve ekran karşısında kıyasıya eleştirilemez. Çünkü insanların kadar ülkelerin de onurları vardır.  Bu şekil eleştiri ile olacak işimiz de olmaz. Dış politikada biraz ketum olmak iyidir. Ulu orta her yerde konuşulmaz. Susacaksın ki rakiplerin ne yapacak diye merak edecek…  

Dış politikada kızgınlığa, meydan okumaya ve duygusallığa da yer yoktur. Kızan kızdığıyla, meydan okuyan meydan okumayla kalır. Duygusallık sağlıklı adım atmanın önünde en büyük engeldir. Soğukkanlılık esas olmalıdır.

İç politikada kazanmak için nasıl ki ittifaklara yer veriliyorsa aynı ittifak dış politikada da geçerli olur. Çıkarı örtüşen ülkelerle masalara güçlü oturmak ve işbirliği yapmak gerekir, başına buyruk hareket edilmez. Öyle ittifaklar yapılmalı ki bir cephede başka ülke ile diğer cephede veya masada başka ülke ile olabilmeli gerekirse…

***18/02/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

Dertler Ülkesi Türkiye ***

Deprem, sel, çığ düşmesi, toprak kayması gibi doğal afetler; bina çökmesi; terörle mücadele, Suriye'ye operasyon; tren, uçak kazası, kadın cinayetleri gibi nedenlerden dolayı son yıllarda ülkemizde ölümler, yaralanmalar eksik olmuyor. Bu yüzden siyasilerin ağzından ve sosyal medya kullanıcılarının paylaşımlarından aşağıdaki mesajların benzerlerini çok duyar ve okuruz:

"Başın sağ olsun Türkiye'm!", "Başımız sağ olsun!", "Milletimizin başı sağ olsun!"

"Şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyorum.", "Şehitlerimize Allah'tan rahmet, yaralı askerlerimize şifa diliyorum. Milletimizin başı sağ olsun!"

"...şehit düşen kardeşlerimizin mekanı cennet olsun.", "Ruhunuz şâd, mekanınız cennet olsun!"

Yaşadığımız coğrafyanın zorluğundan ve bu coğrafyaya ayak uyduramadığımızdan mıdır?

İzlediğimiz siyasetin yanlışlığından ve iş bilmez, işinin ehli olmayan insanlarla çalıştığımızdan mıdır?

İşimizi düzgün yapmadığımızdan mıdır?

Doğal afetlere olması gerektiği gibi hazırlanmadığımızdan mıdır veya doğal afetlerin her türlüsüne nasıl yaklaşacağımızı iyi analiz edemediğimizden midir?

Derinlemesine düşünüp doğru adım atmadığımızdan mıdır?

Yeterince istişare etmediğimizden, şeffaf ve hesap verebilir olmadığımızdan mıdır?

İç ve dışta açık ve sinsi bolca düşmanımız olduğundan mıdır?

Ağır ve hantal devlet yapımızdan veya bürokrasinin işini düzgün yapmadığından mıdır?

İktidarı ve muhalefetiyle acı ve kederde ve milli meselelerde hemfikir olamadığımızdan mıdır?
Başımıza gelenler bir ihmal ve ihmaller zincirinin bir sonucu mudur?

Bu ülkede yüzümüz gülmüyor bir türlü. Durmadan ya deprem veya bina çökmesi sonucu göçük altından insanlarımızın bedenini canlı veya cansız olarak çıkarıyoruz, polis ve askerimizi teröre kurban veriyoruz, Suriye bataklığı zaman zaman askerimizi yutuyor, çığ altında insanlarımız kalıyor, onları kurtarmaya gidenler de geri dönmüyor, kadın cinayetleri    -aslında insan cinayetleri- hiç eksik olmuyor. (Kadın cinayetleri diye diye son yıllarda kadınların işlediği erkek cinayetleri de baş göstermeye başladı) Taciz olayları zaten hiç eksik olmaz bu ülkede. Türü ne olursa olsun bu ülkede durmadan insan kaybediyoruz.

Ne yapacağız bu durumda? Bu coğrafyanın kaderi deyip başımıza gün aşırı gelen ölüm ve şehit haberlerinden sonra başsağlığı…kanları yerde kalmayacak…yaralar sarılacak mesajları yayımlamaya ve paylaşmaya devam mı edeceğiz? Eskiden olsa başımıza gelenlerin çoğuna -ateş düştüğü yeri yaksa da-  “takdiri ilahi” der, acıları paylaşırdık. Ama şimdi öyle bir çağda yaşıyor, öyle bir dönemden geçiyoruz ki hemen hemen her şeyin sorgulandığı ve hiçbir şeyin gizli kalmadığı bir dönemi yaşıyoruz. İnsanımızın aklına bu işte bir ihmal var mı sorusu geliyor.

Elbette yaşadığımız coğrafyanın zorluğu vardır. Ama burada yeni yaşamaya başlamadık. 1071’den beri biz bu topraklardayız. Tecrübe dersen fazlasıyla var. Geçmişten günümüze yaptığımız hatalardan fazlasıyla ders çıkarmamız ve şu ana kadar dayak yiye yiye dayak atmayı, en azından dayak yememeyi öğrenmemiz gerekirdi.

Şu ya da bu şekilde insanlarımız ölmeye veya şehit vermeye devam edeceğiz. Bu millet dertlerle yoğruldu. Söz konusu vatan ise acısını içine atar, gerekirse ölüme gider. Ama her şeyin sorgulandığı bu dönemde birlik ve beraberliğe daha çok ihtiyacımız var. Özellikle ulusal meselelerde, kenetlenildiği takdirde gelen şehit haberlerini hazmederiz. Bunun için emir komuta zincirini elinde tutanların kamuoyu desteğini arkasına alması lazım. Bunun yolu da şeffaflık, paylaşım, istişare, eleştiri ve önerilere açık olma ve insanımızın her bir düşüncesine değer vermekten geçer. İktidarın muhalefete, muhalefetin iktidara saldırmayı ve atışmayı bırakması lazım. Özellikle dış politika ve Suriye meselesi iç malzeme yapılmamalı.

2011’den beri iç meselemiz olan Suriye sorunundan nasıl ve ne şekilde kurtulabilir ve karlı çıkarız başlığı altında, tarafların dile getirdiği her türlü seçenek üzerinde samimiyetle kafa yorulması gerekir. Bu yapıldığı takdirde politikamız yanlış olsa, yine şehitler vermeye devam etsek bile kimse kimseyi suçlamaz… Dışarıda başarılı olmanın yolu, geride barışı sağlamakla olur. Bu sağlanmadan her kafadan bir ses çıkar. Bu da amaca hizmet etmez, gücümüzü zayıflatır. Unutmayalım ki bizi dertler değil, birbirimize güvensizliğimiz yıkar.

***13/02/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.