14 Ekim 2019 Pazartesi

Dünyanın Derdi Ne Bizimle? ***

Türkiye'nin dünyaya karşı kendini anlatma sorunu var. Mücadelemizde haklı mı değiliz? Gücümüz mü yok? Kendimizi dünyaya anlatamıyor muyuz? Dünya bizi anlamıyor veya anlamak mı istemiyor? İkna etme sorunumuz mu var? İyi bir diplomasi yürütemiyor muyuz? Dünya bizim her yaptığımıza niçin karşı? Niçin yanımızda bize destek veren ülke sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor? 

*1915 Ermeni Tehcir olayını ve Ermenilere bir soykırım yapmadığımızı kimseye anlatamadık. Her yılın nisan ayında temcit pilavı gibi önümüze konur.

*Kıbrıs Harekâtını haklı yere yaptığımızı izah edemedik ve Kıbrıs sorununu çözemedik. Tek taraflı bağımsız bir devlet ilan ettik. KKTC dünyada devlet olarak tanınmadı.

*2015'ten beri terör örgütlerine karşı Suriye'de düzenlediğimiz barış harekâtlarını haklı yere yaptığımızı dünyaya izah edemedik. Dünya, 80'den beri bizi uğraştıran PKK neredeyse kucak açıyor. Nedense bizimle aynı karede görünmek istemiyor. Ne zaman sınır ötesi bir operasyon yapsak dünya ayağa kalkıyor, bizi işgalci olarak görüyor. Son Barış Pınarı Harekâtında da görüldüğü gibi.

*Batı'nın şımarık çocuğu Yunanistan ile kanlı bıçaklıyız. Ne zaman bu ülke ile adalar, karasular veya diğer konularla ilgili bir gerilim yaşasak yanımızda yine kimse yok.

*Ülkemiz 15 Temmuz 2016'da hain bir darbe teşebbüsüne maruz kaldı. Bir ülkeyi işgal eden ve o ülkeyi bombalayan bir devlet gibi uçaklar önemli yerleri bombaladı. Kanlı kalkışma 251 insanımıza mezar oldu, binlerce insanımız yaralandı. Tüm bunları ve daha fazlasını canlı yayında izleyen dünya, bu darbeyi mizansen veya "Kontrollü darbe" olarak gördü. Bu fiili darbenin arkasında, önünde ve sahada FETÖ'nün olduğuna dünyayı ikna edemedik. Bizden kaçan ne kadar darbeci FETÖ'cü varsa dünya onlara kucak açtı.

*Bize karşı çıkan, bizi anlamayan sadece Batı ve ABD değil, dindaşız dediğimiz Arap ve İslam ülkeleri de yok yanımızda. Onlar da bizi kınıyor ve işgalci olarak görüyor.

*Her derdinde yanında yer aldığımız,  maddi destek sağladığımız, dünya kamuoyuna karşı savunduğumuz ve bundan dolayı başta İsrail ve Yahudi lobisiyle ikide bir karşı karşıya geldiğimiz Filistin de karşı tarafta.

*Nerede bir mağdur varsa, yapılan yardım seferberliğiyle tüm vakıf ve derneklerimiz dünya mağdurlarının yardımına koşuyor.  Gayri safi milli hâsılamıza göre yardımda dünya birincisiyiz. Kurbanlarımızı onlara gönderiyoruz. Onlara yapılan haksızlıklara destek vermek amacıyla ülke çapında protesto eylemleri düzenliyoruz. Karşılığında ödül olarak karşı cephede yer alıyorlar.

*Kıbrıs Barış Harekâtını ve hâlihazırda yürüttüğümüz Barış Pınarı Harekâtını haklı yere yaptığımızı, KKTC Cumhurbaşkanı da anlamamış görünüyor. Gelen tepkiler üzerine "Samimi duygularını ifade ettiğini ve sözlerinin çarpıtıldığını" söyleyebiliyor.

Dünyanın bizim karşımızda ve bize karşı saf tuttuğuna daha onlarca örnek verebilirim. Sanırım bu kadarı yeterli. Maalesef durumumuz bu. Dünya bize karşı. Varlığımız mı batıyor, haksız yere mücadele ettiğimiz mi sanılıyor...inanın çok anlamış değilim. Anladığım, bir şeylerin ters gittiği, diplomasiyi iyi yürütemediğimiz ve dünyayı ikna edemediğimiz. Ya dünyada bir sorun var ya bizde bir sorun var ya da anlatmamızda bir sorun var.

Yaptığımız her harekette dünya karşımıza dikilince yaptığımız tek şey, hepsine birden kızmak, ayar vermek ve bağırmak. Maalesef bunlar da işe yaramıyor. Keşke çözse de hep beraber gece gündüz kızıp bağırsak dursak.

Hasılı iç ve dış düşmanlara karşı yıllarca hayat memat mücadelesi veriyoruz. Nerede bir mağdur ve mazlum varsa imdatlarına koşuyoruz. Herkesten önce inisiyatif alıp sahada yer almaya çalışıyoruz. Daha mağdur ülke sesini çıkarmadan biz sesimizi yükseltiyoruz. Sonuç; dünyada bir başına ve yalnızız. Şu yalan dünyada, kurtlar sofrasında kendi göbeğimizi tek başına kesmeye çalışıyoruz. Bir yerlerde hata yapıyoruz ama nerede? Bence ülke olarak nerede hata yapıyoruz diye kendimizi bir sorgulamalıyız ve son çare olarak, İngilizce öğrenmeye verdiğimiz önemi biraz da İngiliz siyasetini öğrenmeye versek daha iyi olacak diye düşünüyorum.

***17/10/2019 tarihinde  Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

13 Ekim 2019 Pazar

Nasıl Düşünemedim? *

Pek bir şey olamadığım bu hayatta, çok şey olmak istedim. Belediye başkanı, bakan yardımcısı, bakan, vekil, cumhurbaşkanı, teknik direktör, bir yönetim kurulu üyeliği, kamu hakem kurulu üyeliği, parti başkanlığı, milli eğitim müdürü, okul müdürü vs. Ama ne edersiniz ki talihim gülmedi ve hiçbiri nasip olmadı.

Olmak istediğim şeylere bakınca, birbiri ile alakası olmayan makamlara heveslendiğimi düşünebilirsiniz. Hepsinin ortak noktası bir koltuğunun olması. Zaten benim istediğim de bu idi. 

Bugünden geriye bakıyorum. İstemediğim ve heveslenmediğim bir koltuk kaldı mı diye. Düşündüm düşündüm. İmdadıma Arap Birliği geldi. Neden bir Arap ülkesinin başında emir, şeyh olmayı düşünmedim? Hay Allah! Nasıl düşünemedim? Bir elim yağda, diğer elim balda olurdu. ABD'ye sırtımı dayayıp sırtım yere gelmezdi. Ülkemin öyle büyük olmasına gerek yoktu. Şöyle üç-beş petrol kuyusu olsa yeterdi. Yap-işlet-götür  modeliyle bir Amerikan firmasına kuyuları teslim ederdim. Bana suyunun suyunu verse yeterdi. Çünkü o bile dünyanın parasıdır. Beni, çocuklarımı ve sülalemi beslerdi. Emirliğimin iç ve dış güvenliğini ABD'den aldığım silahlarla korur gibi yapardım. Nasılsa patronum beni petrolüm sayesinde uçan kuştan korurdu. Paramın arta kalanını efendimin bankalarına yatırır, onu ayakta tutardım. Bu arada bilmenizi isterim ki paranın faizini almazdım. Müslüman’ım ne de olsa...Bankama talimat vererek faizini Kızılhaç'a göndermelerini isterdim. 

Dünya siyaseti diye bir derdim olmazdı. Daha doğrusu ilgilenmez ve kafamı yormazdım. İçinde yer aldığım, birbirimizle tencere kapak olduğumuz Arap Birliği'nin kararı, benim kararım olurdu. Daha doğrusu bana bu emirliği bahşeden ve güvenliğimi sağlayan, varlık sebebim efendim, ne derse o olurdu. Sair zamanlarda otur derse oturur, kalk derse kalkardım.  Şereftir benim için. Efendime karşı boynum kıldan ince olsa da efendimin düşmanlarına karşı özellikle Türkiye'ye karşı aslan kesilirdim. Kim Türkiye'nin karşısında ise ben ve Arap ligim yani biz bedeviler, onların emrine amade olur, yanlarında saf tutardık. Türkiye ile beraber olacağıma Batı'nın çarığını her zaman yeğlerdim. Mecburen ezeli düşman -gibi- göründüğüm İsrail ile birlikte Türkiye'nin hep karşısında olurdum. Hatta zaman zaman "Keşke I.Dünya Savaşında şu Osmanlı'ya arkasından biraz daha vursaydım" diye hayıflanır dururdum. Türkiye kızarmış. Kızsın dursun. Umurumdaydı sanki!

Şu hayal kurduğuna bak, olmayacak duaya amin diyorsun, diyebilirsiniz. Olmaz olmaz demeyin. Bu dünyada olmaz dediğimiz neler olmadı ki... Sonra Arap krallarından neyim eksik. Belki de tek dezavantajım şekil ve şemailim. Ne de olsa saçlarım turuncu. Araplarda bu renge pek rastlanılmaz. Ama bunu da aşardım. Petrol gelirim vardı nasılsa. Durmadan siyaha boyatırdım saçlarımı. 

Hasılı gördüğünüz gibi her yönüyle bugünkü Ortadoğu devletçik emirlerini aratmayacak şekilde yeteneklere sahibim. Bir emir olmamam için hiçbir sebep yok. Neden olmasın?

*16/10/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

"Herkes Kalıbına Göre İş Yapar" ***

Altı ay aradan sonra Mehmet Okuyan, bir konferans için cumartesi günü yine Konya'ya geldi ve dinleyicileriyle buluştu. "Kur'an ve Sevgili Peygamberimiz" konulu bir konferans verdi. Özel bir otelin büyük salonu hınca hınç dolu idi. Ön tarafa konmuş ilave sandalyelere rağmen konferansı ayakta dinleyen kişiler de eksik değildi. Hamdele ve salvele ile başlayan konuşma 2,5 saat sürdü. Konferans uzun sürmesine rağmen salon boşalmadı. Birçok dinleyici elinde kağıt kalem, not aldı durdu.

Ortam güzeldi, hoş bir konuşma oldu. Ne konuştu derseniz? Konu malum. İyi konuştu diyeceğim ama buna dair de bir anekdotunu anlattı: Bir gün bir yerde bir konferans verdim. Başka bir yere yetişmek için dinleyicilerin arasından hızlıca yürüdüm. Kol kola giren iki kişinin konuşmasına kulak misafiri oldum. Amma iyi konuştu adam dedi. Yanlarına yaklaştım. Ne konuştu dedim. Adam çok güzel konuştu. Bir cümle söyle dedim. Sen de salonda idin. O kadar dinledin. Anlamadıysan ne diyeyim dedi. Sonunda ya hu konuşan bendim. Bana aklında kalan bir cümle söyle dedim. Bana ooo hocam deyip sarılmaya kalktı. Sorum da ısrarcı olunca ne konuşmadın ki dedi. Evet, ne konuşmadı ki! Aynı duruma düşmemek için aklımda kalanlardan bir kısmını size aktarmak isterim:

“Herhangi bir cemaat, grup, tarikat bağım yok. "Allah'a çağıran ve yararlı iş yapan ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel  sözlü kim vardır" (Fussilet 33) ayetine iman etmiş ve bu ayet gereğince Kur'an'ı anlatmaya çalışan inanmış bir kulum. Yanlış anlatımım bana ait, eksiklik bendendir. Bunda Kur'an'ın bir suçu yok… Bana üniversitemde değişik bölümlerden soru sormak için gelen ateist ve deistler oluyor. Hepsinin böyle olmasının sebebi yanlış anlatımları din yerine koymaları, din adına anlatılanlar. Yani yolcuya kızarak yola küsmüşler.

Peygamberimizi Kur'an’dan ayetlerle tanıtmaya çalıştı. Çünkü onun kim olduğunu ve misyonunu en iyi Kur'an anlatır dedi. Peygamber de Kur'an'dan beslendi, Kur'an onu inşa etti dedi… Bir şeyin eskiden beri geliyor olması o âdetin doğru olduğu anlamına gelmez. Kur’an’da kesir ve ekser ifadeleri ile çoğunluk eleştirilir. Kalabalıklar hakikatin ölçüsü değil. İbrahim tek başına bir ümmetti. Taraftarı fazla yok demek doğruluğun ölçüsü değil. Gücün sözüne değil, sözün gücüne güveniriz. Asıl yüce olan Allah'ın kelamıdır.

Sünnet, Kur’an’da yapın denenleri hayatına tatbik etmektir. Yoksa alternatif üretmek değildir.

Allah'a din öğretmeye çalışanlara karşıyım. Bazıları alta diğer kitapları, en üste de Kur'an’ı koyuyor, Kur'an’ı okumaya sıra gelmiyor. Bu piramit tersine çevrilmeli… Kur'an'ın gayesi adam eksiltmek değil, adam kazanmaktır… Peygamberin ümmiliği okuryazar olmadığı değildir. Başka bir ilahi kitap okumadığı, ehli kitap ve kendisine ait bir el kitabı olmadığı anlamına gelir… Peygamberimiz bizim için en güzel örnektir, rol modeldir, idolümüzdür… Nezir, uyaran anlamına geldiği gibi kendisini davasına adayan adam manasına da gelir. Biz de onun misyonunu devam ettirmeliyiz. Ben sizi Kur'an ile uyarıyorum. Kur'an'da 6236 ayet var. Bu, bize 6236 mesaj gelmiş demektir.  Biz de Allaha çağırmalıyız. Cemaatimize değil. Bir gün ben sizi kendime çağırır, tek doğru benim dediğim dersem, bu adam tırlattı deyin.

Kur’an’ın ilk emri oku, yani kıraat, aklın okumasıdır. Sahibini anlamaya çalışmaktır. Okuduğunu anlamıyorsan bu, okuma değildir. Okuduğumuzu anlamak için inceden inceye düşünmemiz gerekir… Müzzemmil’de anlatılmak istenen, “geceyi ihya et ki gündüzün vahiyle dolsun” anlamındadır. Bu hitap sadece peygamberi değil, bizi de bağlar. Öncelik Kur’an olmak üzere her şeyin okunması ve herkesin dinlenilmesi gerektiğini, sonra da sözlerin en güzeline uyulmasının emredildiğini sözlerine ekledi. Hatta şeytan bir kitap yazmışsa onun kim ve ne olduğunu bilmek için okunmasını tavsiye ediyorum” dedi.

Konuşmasının sonuna doğru Tirmizi, Darimi ve Müsnet’te geçen Kur’an’ın tanımının yapıldığı bir hadisi şerife yer verdi. Ardından “Bir söz peygamberin ağzından döküldüğü kesin ise ‘Ben bunu kabul etmiyorum’ demek o kişinin inancında sorun olduğu anlamına gelir” dedi.

Uzun konuşma bir sayfa ile özetlenemez. Yalnız şu kadarını söyleyeyim. Söylediği her cümleye Kur’an’dan en az bir ayetle delil getirmesi, kendisini Kur’an’a vakfettiğinin bir göstergesi. Kendisine ayaklı Kur’an dense yeridir. Bu kitaptan sınav olacağız dedi durdu birkaç defa.

Konuşmasında beni en çok etkileyen cümlesi "Herkes Kalıbına Göre İş Yapar" (İsra 84.ayet) cümlesi/ayeti oldu. Bunu da konferansı organize eden iş adamının konferansın başında, isim vermeden salon tahsisinde zorluklar yaşadığını, engellemelerin yapıldığını ifade etmesi üzerine söyledi. Bu konuda başka da bir şey söylemedi. Zaten ayet, taşı gediğine koydu.

***15/10/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.