29 Ağustos 2019 Perşembe

Bedeli Ödenmeyen Hiçbir Şeyin Kıymeti Bilinmez

Yaşadığım hayat bana şunu göstermiştir ki tecrübe edilip bedeli ödenmeyen hiçbir şeyin kıymeti harbiyesi yoktur. Bundandır ki bir musibet bin nasihattan evladır denir. Yaşayıp burnumuz sürtülecek ki ondan sonra kendimize geleceğiz. Ne de denenmişsek o konuda tövbekar olur, yoğurdu üfleyerek yeriz. Tecrübe edinmeden hiçbir nimetin kıymetini bilmeyiz.

*Uzun süre işsiz kalan biri bulduğu işine dört elle sarılır. Çünkü açlığı, çaresizliği ve değersiz hissedilmeyi bir güzel tatmıştır.
*Önemini ve ne anlam ifade ettiğini kavra-t-madan tesettüre gir-dir- me kişiyi örtmez. Özünü kavramadan aramızda kapalı açık olarak dolaşır. Ne zaman ki bir ihtiyaç olduğunu hisseder, kendisiyle yüzleşir, ince çizgiyi tespit eder. İşte o zaman tesettürün farkına varır ve kendisi için bir kıymet ifade eder.
*Emek sarf edilmeden başkasından gelen ile geçinen, harcadığı paranın kıymetini bilmez. Ne zaman ki kendi emeğini kazanır, parayı daha dikkatli harcar.
*Susamadan su içene su, acıkmadan yemek yiyene yemek bir eziyettir. Ne zaman ki susadı ve açıktı, yediği ve içtiği kişi için bir anlam ifade eder.
*Pratiğe dönüştürülemeyen bilgi sinede beyinde yüktür. Ehliyeti olup araba sürmeyi bilmemeye benzer. 
*Kıvama gelmeden, zamanlamasına dikkat etmeden, ihtiyaç hissetmeden öğren/t/ilen bilgiler kişiye bir karakter kazandırmaz ve dikkatini çekmez. Yaşantısında bir değişiklik meydana getirmez. Ahlakla bezenmeyen dini bilgi de böyledir. 
*Hiç kaybetmeden hep kazananlar kaybetmenin nasıl bir duygu olduğunu bilmez. Ne zaman ki kaybeder, işte o zaman  kişiyi kendine getirir.
*Sağlığı kaybetmeden sıhhatin değeri yoktur, hoyratça kullanılır. Ne zaman ki bir organımız hastalandı, eyvah denir. Sağlığa dört elle sarılır.
*Bir hata ve yanlış ölümle burun buruna getirirse hata ve yanlış yapma lüksünün olmadığını anlar.
*Bir sıkıntıya düşmeden kişi, dost ve arkadaşlarını test edemez. Ne zaman ki düştü, insan sarrafı olmaya başlar.
*Varlık şımartır iken yokluk insanı terbiye eder. Varlık yok olunca kafa dank eder, yokluk var olunca insana şükrü hatırlatır...

Yaşadığımız tecrübeler kaybettiklerimizi bazen geri getirmez, bir ömür boyu pişmanlık olarak bizimle yaşamaya devam eder. Bazen de kendimize getirir, hayatımıza iyi yön verir.

Huzur Sokağı *

Huzur Sokağı romanı ile adı özdeşleşmiş Şule Yüksel Şenler hanımefendi vefat edince sosyal medyada yazılıp çizilenlere ve paylaşımlara bir göz attım. Samimi duygu ve düşüncelerini ifade eden, üzüntülerini paylaşan çok kişi gördüm. Paylaşımcıların ortak noktası sanki okullarda ders kitabı olarak okutulmuş da herkes zorunluluktan onun kitabı "Huzur Sokağı" isimli kitabını okumuş. Sadece benim nesil değil, benden kaç nesil sonrası da bu kitabı okumuş. Çok satan kitaplar arasında yer alan bu kitap, öyle zannediyorum satışından fazla bir okuyucuyla buluşmuş. Kitabı kim okuduysa kitapta kendinden bir şey bulmuş ve etkilemediği kişi kalmamış. Kadını da okumuş, erkeği de.

Kitabı bu derece değerli kılan ne olabilir diye düşünüyorum. Aklıma merhumenin samimiyeti geliyor ilk başta. İkincisi kendisini anlatması geliyor. Zira romanın kahramanlarından Feyza ile kendisini anlatmış rahmetli. Üçüncüsü, halkı Müslüman olan bir ülkede dinin bir emri olan başörtüsünü takanların, devleti yönetenler nezdinde parya olarak görülmesinin işlenmesidir. Zira az bedel ödenmedi bu uğurda. Romanına yansıttığı bu toplumsal vakıanın çözümü için mütedeyyin kesimin öncü ve simge ismi olmuştur. Öyle ki kendi bulduğu örtünme modeli, başını örtenler arasında “şulebaş” olarak anılmıştır.

Yazdığı kitaplarla, verdiği konferanslarla, gazete ve dergi yazılarıyla davasını anlatmış, anlatmakla da kalmamış, yaşantısıyla genç kızlara örnek olmuştur. Kendisine çok sayıda soruşturma açılmış, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a yazdığı bir mektuptan dolayı sekiz ay kadar cezaevinde kalmış, çile çekmiş İslam davasının bir neferidir.

Sayın Şenler'i tek başına çıktığı bu kutlu davasında kendisini -nazarımda- değerli kılan, ortaokul iki terk olması. Beşikten mezara ilim dedikleri bu olsa gerek. İnanmış bir defa bu yola baş koyarken. İnancın ve azmin elinden ne kurtulabilir? Okul dışında, hayatın içinde yaşamanın ve yaşam mücadelesi vermenin en büyük okul olduğunu, verdiği ve bıraktığı birbirinden değerli eserleriyle gösterdi bize. Bir kişinin neler yapabileceğini, çoğu kimsenin hayatını değiştirebileceğini, kalitenin tesadüfi olmadığını yaşayarak bizzat gösterdi cümle aleme.

Ömrü biraz daha kifayet etseydi, örtündüğü başörtüsünün hakkını veremeyen kişilere de öyle zannediyorum birkaç söz ederdi. En azından ne umdum, ne buldum derdi. Belki de söyledi, ben vakıf değilim. Belki de içine atarak içinde bir ukde olarak kaldı, öbür dünyaya götürdü. Umarım vefatının ardından samimi duygu ve düşünceleri hayatımıza yön verir.

Kaybından büyük üzüntü duyduğum ve giderken hoş bir seda bırakan Sayın Şule Yüksel Şenler'e Allah'tan rahmet diliyorum. Dilerim "Huzur Sokağı" romanında düşlediği huzura, ukbâ âlemde kavuşur. Mekanı inşallah cennet olur. Allah ondan ve onun yolunu takip edenlerden ebeden razı olsun.

*30/08/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Bir Gün Yetkili Bir Sendika Olursam...*

Olur ya bir gün, oldu olacak, bir de sendikacılığa soyunayım dedim. Maceranın sonu yok biliyorsunuz. Kendi başıma bir sendika kurdum. Çiçeği burnundaki sendikam, umduğumdan öte bir ilgi gördü. Memurlar, "İktidar yanlısı ve iktidar karşıtı normal sendika ve konfederasyonlardan pek bir şey görmedik, bir de deli dolu konuşan anormalini deneyelim" dedi. Demekle de kalmadı, çoğunluk mevcut sendikalarından istifa ederek benim sendikama üye oldular. Kısa zamanda temsil ettiğim iş kolunda en çok üyeye ulaştım. 

Baktım iş kolu sendikam umut vaat ediyor. Diğer iş kollarında da sendikacılığa soyunurum. Beş tane sendikayı bir araya getirerek bir çatı konfederasyon kurarım. Gelecek vadeden konfederasyonumuza "ille bizi de alın" diyecekler. Kısa zamanda on bir iş kolunda da memurları temsil etme gücüne ulaşırım.

Bu durumda toplu sözleşmede kamu işveren heyetinin karşısına kim oturacak? Benimki de laf! Elbette ben oturacağım. Görün o zaman toplu sözleşme nasıl yapılır?

Sanmayın ki hükümetle çatır çatır pazarlık yapacağım, kavga edeceğim. Yok öyle bir niyetim. Zira ben uyumlu bir insanım. Ayrıca muhatap olacağım heyetin hükümeti, hükümetin de devleti temsil ettiğini bilirim, aynı zamanda haddimi de. Devlete karşı gelinmeyeceğini zaten biliyorum.

Ağustos bir dedi. Zam pazarlığı için hükümetle aynı masa etrafında buluştum. Hükümet bana "Ne isten, söyle" diyecek. Ben de canınızın sağlığı diyeceğim. "İste bir şeyler, verelim" diyecekler. Ne haddime benim efendim, vermeseniz de olur diyeceğim. Baktım vermekte ısrarcılar. Ağanın eli tutulur mu efendim, ne takdir ederseniz kabulümdür diyeceğim. Yine ısrar var, teklif yok. O zaman işveren heyetine, efendim! Ben bir oran vermeden size bir soru sorabilir miyim diyeceğim. Onlar da elbette diyecekler. Kaça kadar saymayı biliyorsunuz diyeceğim. Doğaldır ki bozulacaklar ve ne alaka diyecekler. Hiç efendim! Bugüne kadar benden önceki yetkili konfederasyonlarla toplu sözleşme yaparken dörtten yukarı hiç çıkmadınız. Bu, bütçe imkanlarını zorladığınız anlamına mı geliyor yoksa en büyük rakam olarak dört sayısını mı biliyorsunuz ya da siz hiç çift haneli rakam duydunuz mu diyeceğim. Kızıp sinirlenecekler. Bununla kalmayıp köpürecekler.  Sinirle beraber akılları başlarından gidecek, sinirleri tavan yapacak ve bana dörtten yukarı bir rakam bildiklerini göstermek ve caka satmak için dördün çok  üzerinde bir rakam söyleyecekler. "Nasıl söyledik bunu, bütçe disiplini ne olacak" deyip biraz dövünecekler ama geri dönemezler. Çünkü söz ağızdan bir kere çıkar. Böylece ilk görüşmede toplu sözleşme imzalanmış ve memur bugüne kadar Refah-Yol Hükümetinden sonra alamadığı zam oranını almış, muradına ermiş olur. Hükümet biz ne yaptık diye kara kara düşüne dursun. Ben nerde miyim? Tabii ki memurların omuzlarında. Çünkü bu sevinç beni olsa olsa omuzlara çıkarır. En büyük endişem, sevinç narası atacağız derken beni omuzlarından düşürmeleri.

Gördüğünüz gibi bir toplu sözleşmeyi tereyağından kıl çeker gibi ilk gününde hallettim. Şimdi sırada ne var, neyi halledeceksin derseniz bu başarıya göre, önce bir sendika kurmam gerekecek. Sonrası benim için çocuk oyuncağı. Yukarıda gördünüz.

Şunu da ilave edeyim. Bu toplu sözleşme masasında çok esnek olacağım. Taviz vermeyeceğim tek konu, toplu sözleşmenin notere pardon hakem kuruluna gitmesinin önüne geçmektir. Zira hakemden zırnık çıkmaz. Biz yine hükümeti öpüp başımıza koyalım. Hükümet bu sene size para yok dese de boş evraka imza atarım, işi hakeme bırakmam. Bu da benim olmazsa olmaz prensibim, yani kırmızı çizgimdir.

*31/08/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.