5 Ağustos 2019 Pazartesi

Vekillerin Durumuna Üzüldüm ***

Devletten aldığım maaşla geçinen bir devlet memuruyum. Başka da bir gelirim yok. Hayatım boyunca aldığım maaşa göre kendimi ayarlamış, yorganın dışına ayağımı uzatmış değilim. Maaşımı alıp harcarken hiç başkasının maaşıyla ilgilenmedim. Kimin maaşı aklıma gelse “Kadının yaşı, erkeğin maaşı sorulmaz” sözü aklıma gelir, hemen vazgeçerim. Kendi maaşımın dışında maaşlarını bildiğim tek zümre asgari ücretle çalışanlar. Asgari ücretlilerin maaşından da her yılbaşında “Asgari Ücret Komisyonu” tarafından belirlenirken haberim oluyor. Onların aldığı maaşı gözümün önüne getirince onlar bu ülkede bu maaşla geçiniyorsa ben hayli hayli geçinirim diyor ve halime şükrediyorum.

Sanmayın aldığım maaşı anlatacağım. Geçinebiliyorum veya geçinemiyorum şeklinde kendimi anlatacak değilim. O zaman bayram değil, seyran değil, nedir derdin derseniz? Maaş konusunu ben açmadım. Sayın Meclis Başkanımız Mustafa Şentop’un, Habertürk'te "Açık ve Net" programını sunan Kübra Par'a, vekillerin aldığı maaşların nerelere gittiğini anlatan sözlerini gazetelerden okuyunca, fazla maaş alıyorlar diye düşündüğümüz vekillerin durumuna üzüldüm doğrusu. Çünkü harcamaları çokmuş. İsterseniz vekillerin harcamalarına Şentop'un gözüyle bir bakalım:
*Vekillerin hafta sonları memleketlerine gidiş-geliş harcamaları...
*Meclis'e gelen ziyaretçilere yedirip içirme, seçmeni otelde misafir etme, hastane masraflarını karşılama...
*Lojmanları yok, kirada oturuyorlar. Araç tahsisi yok, Meclise toplu taşıma ile gelenler bile var.
*Maaşlarından partilerine kesinti yapılması.

Siz ne dersiniz bu duruma bilmiyorum. Ama ilgili konuşmayı okuduktan sonra bir de videodan izledim. Anlattıkları garibime gitse de Sayın Şentop'u samimi buldum. Demek ki insanın ne kadar geliri varsa bir o kadar da harcaması oluyor. Statü yükseldikçe ağalık yapmak da vekillere düşüyor. Garibime giden; vekiller, gelen ve gidenin karnını niçin doyurur? Ziyarete gelen seçmen oraya karnını doyurmaya mı geliyor? Gelene çay, kahve ve soğukluk ikram edilse ne olur? Orası aşevi veya imarethane mi? Sonra Mecliste niçin lokanta var? Vekiller gelen misafirleriyle birlikte yemeği Mecliste yiyeceğine, Ankara sokaklarına inip değişik lokantalarda yemek yeseler daha iyi olmaz mı? Böylece hem halkın arasına inmiş olurlar hem de ödemeyi bir defasında vekil yaparken diğerinde de seçmen yapar. Bu alışverişten Ankara esnafı da faydalanmış olur. Sonra hastaneye gelen herkes ihtiyaç sahibi mi ki vekil, gelenin hastane ve otel masrafını karşılıyor? Kültürümüzde misafirperverlik vardır; izzet ve ikram, ilgi ve alaka göstermek iyidir. Ama tek taraflı olmaz bu işler. Ayrıca milleti bu kadar da bedavacılığa alıştırmamak lazım diye düşünüyorum.

Sayın Şentop'un açıklamasından  vekilliğin zor zanaat olduğunu, çekilecek bir meslek olmadığını anladım. Merak ettiğim, durum bu ise birçok kimse, vekil olmak için niçin çok uğraşır? Bir dönem vekillik yaptıktan sonra seçilmek için niçin tekrar aday adaylık müracaatı yapar? Acaba biz yandık, başkası yanmasın diye mi tüm bu çaba ve gayretler? Haydi hepsinden geçtim, bu çile için aday adaylık ve seçim döneminde niçin o kadar para harcarlar? İşsizliğin had safhada olduğu, bazı evlere asgari ücretten tek bir maaşın bile girmediği, hayat pahalılığını vatandaşın iliklerine kadar hissettiği bir ortamda vekillerin aldığı maaşı haklı göstermek için sayılan harcama kalemlerini yadırgadım. Sayın Şentop "Vekillerin aldığı maaş, vekillerin vekil seçilmek için aday adaylığı ve adaylıkları döneminde harcadıkları parayı karşılamaktan uzaktır. Beş yıl boyunca aldıkları maaşın kuruşuna dokunmasalar bile harcadıklarını ancak karşılarlar" dese pek yadırgamazdım.

Aman bana ne? Vekilin aldığı maaş ve harcadığı yerler çenemi yordu. Alan düşünsün. Benim maaşım bana yeter de artar bile...

***16/08/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Cadde, Okul ve Üniversitelere Verilen İsimler *


Bir yerde okul, fakülte, üniversite, kampus, sosyal tesis, cadde vs varsa mutlaka bir isim verilmektedir. Zira isimsiz olmaz. Koyduğumuz isimden maksat bir yerin adı söylendiği veya sorulduğu zaman bilinir olmak, o yerin ismiyle müsemma olması veya ismi konanın adının yaşatılmak istenmesidir.

Kurum ve kuruluşlara, cadde ve sokaklara, fakülte ve üniversitelere, okul ve sosyal tesislere, köprü ve meydanlara, camilere, ya bir şehidimizin adı; ya bakanlık, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı yapmış bir siyasetçimizin adı, ya bir hayırseverin adı, ya o ilin valisinin adı ya bir şairimizin adı, ya bir sivil toplum önderinin adı ya da emeği geçmiş birinin vs adı verilmektedir. Konan isimlerin bazısı kamuoyu nezdinde tam bir kabul görürken bazı konan isimler kamuoyu tarafından kolay kolay benimsenmemektedir. Belki de bundan dolayıdır ki bazı yer isimleri zaman zaman değiştirilmektedir. Bazı yerlerin isimleri o kadar değişmiştir ki neredeyse o yerler isim çöplüğüne dönmüştür. Kurum ve o yer yetkilileri durmadan tabela değiştirmek mecburiyetinde kalmışlardır.

Koyduğumuz isimler öyle isimler olmalı ki tartışma götürmez, genel kabul gören isimler olmalı. Konjonktür gereği konan bazı isimler veya tartışılır isimler, dönem değişince gelenler tarafından değiştirilmektedir. Bu da hoş bir durum olmamaktadır. O yüzden isim koyarken ben koydum, yetki bende mantığı güdülmemelidir. Konan isim evladiyelik olmalıdır.

Konan isimlerin oturup oturmadığı kişiye, zümreye, zihniyete göre değişse de bölge halkı tarafından benimsenmiş olması dikkate alınmalıdır. Yöre ile hiç alakası olmayan birinin adı verilmemelidir.  İsmi verilen kişinin yöreye, emsallerine göre çok büyük hizmetinin geçmesi esas alınmalıdır. Yaşayan bir kimsenin adı hiçbir yere verilmemelidir. 

Bir yere, kurum ve kuruluşa, üniversite ve fakülteye, herhangi bir okula, bir valinin veya bir siyasi aktörün adının verilmesini hep garip karşılarım. Gerçekten bir ilde görev yapmış bir valinin adı, o ildeki bir okula niçin verilir? Vali, o okulu kendi öz sermayesiyle yaptırdıysa ismi helâli hoş olsun, verilsin. Yok, devletin veya özel idarenin bütçesinden yapılmışsa o okulun yapılmasına onay verdi diye o valinin adı verilmemeli. İlimize çok büyük hizmetleri dokundu, hak etti denirse, ben de derim ki o vali, o hizmetleri yaparken meccanen mi görev yaptı? Eğer öyleyse yine ismini verelim. Değilse sıcak bakmıyorum. Aynı şekilde bakan, başbakan, bir genel başkan veya cumhurbaşkanının isminin verilmesini de valinin isminin verilmesi gibi görüyorum. Çünkü devlet adına çalışan ve bu ülkeye hizmeti geçmiş her kişi, karşılığında devletten fazlasıyla maaşını almıştır. 

Bir yere, kuruma isim verilirken bir şehidimizin ismi verilebilir. Şehidin adı da kendi ili veya şehit olduğu yer ile sınırlı olmalıdır. Bir şehidin ismi, tüm illerimizdeki okul ve kurumlara verilmemelidir. Bir yere, o yeri yaptıran hayırseverin adı verilebilir. Hayırseverin de parayı nasıl kazandığı göz önünde bulundurulmalıdır. Tarihi bir şahsiyetin ismi verilebilir. Bu tarihi kişi de üzerinde konsensüs sağlanmamış, tartışılır isimlerden olmamalıdır. İsim verilirken de ismin kısa olmasına özen gösterilmelidir. Çünkü uzun isimlerin akılda kalması, söylenmesi ve yazılması kişileri epey zorlamaktadır.

*15/01/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



4 Ağustos 2019 Pazar

İş Bitirmek mi yoksa Baş Yitirmek mi? *

Bu dünyada kim olduğun değil, nasıl anlaşıldığın önemli. Çünkü insanların anladığı kadarsın. "Anlamıyorsan ne yapayım" deme durumun yok. Dümdüz yaptığın minareye bir çocuk eğri demişse bile gerekirse halatla çekip minareyi düzeltmelisin. 

Her ne kadar yapıp ettiklerimizi,  yapmak isteyip de yapamadıklarımızı, yapma imkanımız olup da yapmadıklarımızı, konuştuklarımızı, tüm bunları yaparken neyi kastettiğimizi bilen Allah, öbür dünyada bizi adil bir şekilde yargılayacak olan ise de bu dünyada insanlar arasında yaşarken de sorumluluğumuzun farkında olmalıyız. Çünkü en büyük sıkıntımız anlaşılmamak veya yanlış anlaşılmak.

Başımıza gelenlerin çoğu irticalen yaptığımız konuşmalardan kaynaklanmaktadır. Bazen maksadın dışında yanlış bir kelime söyleyebiliyor veya yanlış bir cümle kurabiliyoruz. Hızlı hızlı konuşup meramımızı anlatacağız derken daha güzel ifade edecek kelime, deyim ve cümleler olduğu halde pot kıracak şekilde ağzımızdan cümle veya benzetmeler çıkabiliyor. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını. Yok onu demek istemedim, şunu demek istedim de dur artık. Söz ağızdan bir kere çıkar. Çıktı mı geri dönmez, tıpkı ok gibi. Belki de Kur'an bu yüzden üsluba dikkat çeker, sözlerin en güzeliyle konuşun der. Peygamberimiz "İnsanların anlayacağı şekilde konuşun" buyurur. Peygamberimizin sade ve tane tane konuştuğu rivayetlerde belirtilir. Bin düşün, bir konuş atasözünün gereğini kulak ardı ediyoruz çoğu zaman.

Aslında esas sorunumuz belki de çok konuşmak. Dilin hakkını verdiğimiz kadar iki kulağın hakkını vermiyoruz. Kendimize çok güveniyoruz. Hele biraz birikimimiz var, biraz da şöhret olmuş, dinleyenimiz varsa kim durdurabilir bizi. Tüm ekran ve mikrofonlar bizim demektir.

Diyelim ki şöhrete kapıldık, konuşuyoruz ve insanlara faydalı olmak istiyoruz. Konuşmamızda hata yapabiliriz. Hata yapmadığımız halde yanlış anlaşılmaya sebebiyet verebiliriz veya birileri bizim biletimizi kesmek, gözden düşürmek için sözümüzü cımbızlayıp öküz altında buzağı arayabilir. Bu durumda “maksadımın dışında anlaşılan şu sözüm, bu cümlem için özür dilerim demeyi ihmal etmemeliyiz. Erdemlice bir hareket olan özür, gönül almada bire birdir. Yok ben özür dileyemem diyen kimse, o zaman söz ve üslubuna azami gayret göstermelidir. Çünkü söz var iş bitirir, söz var baş yitirir. İş bitirmek isteyen ve başını yitirmek istemeyen  kimse, ağzından çıkanı kulağı duymalıdır. Kimseye malzeme vermemelidir.

*06/03/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.