1 Ağustos 2019 Perşembe

Çoğumuz Birbirimizin Kopyasıyız *

Eskiden bir reklam vardı "Yok aslında birbirimizden farkımız. Ama biz Osmanlı bankasıyız" diye. İnancı ve düşüncesi ne olursa olsun bu ülkede yaşayanlar olarak birbirimizin kopyasıyız. Çünkü üzüm üzüme baka baka kararır. Her kesimde istisnalar vardır. Ama çoğunluk psikolojisi içerisinde yok hükmündedirler. Zaten böylesi istisna kişiler etkili ve yetkili yerlerde tutunamazlar. Çünkü durdurmazlar. 

Bu kısa açıklamadan sonra tıpatıp benzeyen yönlerimizin bir kısmını maddeleştirelim. Göreceksiniz ki sadece Osmanlı Bankası gibi isimlerimiz farklıdır.
*Kibirli değilim deriz ama kendimizden başka kimseyi kolay kolay beğenmeyiz.
*Toptancılıkta üstümüze yoktur. Linç girişiminde hakeza…
*Bütüne bakmayız. Parçadan bütüne gider ve bir çıkarımda bulunuruz.
*İyi birer niyet okuyucusuyuz.
*Çok dürüst olmasak da dürüst geçinmeyi ve görünmeyi çok severiz.
*Nerede bir dürüst varsa sorumlu bir makamda değildir. İmkanı olmayan herkes dürüsttür.
*Pire için yorgan yakarız.
*Sevdiğimizi ölümüne sever, nefret ettiğimizden de ölümüne nefret ederiz.
*Hiçbirimizde eleştiri kültürü gelişmemiştir. Eleştiri başkasına yapıldığı zaman hoşlanırız.
*Ben dobra bir insanım deriz. Fakat çoğu farklı yönlerimizi gizleriz.
*Bir yere getirildiğimiz zaman hak yerini buldu, emanet ehline verildi deriz. Görevden alınınca bana haksızlık yapıldı deriz.
*Hepimiz ülkeyi diğer kesime bırakılmayacak kadar severiz. Ülkeyi onlardan kurtarmaya çalışırız. 
*Yerleşmiş kurum kültürünü sevmeyiz. Her şeyimiz kişilere endekslidir. Varsa yoksa kişi…
*Bir yerin içine etsek de kolay kolay istifa yolunu seçmeyiz. Çünkü suçlu biz değiliz. Hep başkasıdır.
*Fırsatını bulan, gücü ele geçiren her kesimin ilk yaptığı iş kadrolaşmadır. Herkesin ağzından düşürmediği ehliyet ve liyakat birer edebiyattan ibarettir.
*Kadrolaşana kızar, ayıplar, eleştiririz. Elimize imkan geçti mi aynısından biz de geçeriz.
*İncinir, kırılırız. Elimize fırsat geçti mi incitir, kırarız. Bu konuda kısas sahibiyiz.
*Zayıfsak alttan alır, bir uzlaşı ararız. Gücü ele geçirince tepeden bakarız.
*Okumuşsak okul hayatında kopya çekmeyenimiz bir elin parmaklarını geçmez.
*Karşıt kesimlerin birbirine güveni yoktur. İlişkilerimiz güvensizlik üzerine yürür. Herkes kendi kesimine çok güvenir, en büyük darbeyi de kendi kesiminden yer.
*İtiraza mahal yoktur. İtaat kültürüne tabiyiz. Yoksa dışlanırız.
*Partiler yasasını değiştirmeyiz. Çünkü işimize gelmez.
*İstişare acizliktir bizde. Hayalimizde tek adam olma vardır.
*Elin gözündeki çöpü görür, kendi gözümüzdeki merteği görmeyiz.
*Torpil, adam kayırma, adamını bulma tam bizim işimiz. Yaparken de kılıfına uydururuz.
*Her şeye bir mazeret ve kılıfımız hazırdır.
*Güçlüye boynumuz kıldan incedir. Zayıfa aslan kesiliriz.
*Çok konuşur, az iş yaparız.
*Hepimiz iyi bir siyasetçi, iyi bir öğretmen, iyi bir doktoruz. Ülke meselelerini çözmede, eğitim ve öğretim işlerini halletmede, hastalık durumlarını tedavi etmede üstümüze yok. İşi, uzmanına bırakmayız. Çünkü beğenmeyiz. Önerilerimiz pek çoktur.
*Her konuda olur olmaz fikrimizi söyleriz. Sanki soran var gibi!
*Sevgi ve nefretimiz önyargıya dayalı.
*Aynı dili konuşuruz ama anlaşamayız. Sorunlarımızı şiddete başvurarak çözmeye çalışırken sorun üretiriz. Şiddete karşıyız ama sorunlarımızı şiddete başvurarak çözmeye çalışırız.
*Sorun üretmede seri üretim yapan bir fabrika gibiyiz. Belki de sürekli ürettiğimiz tek şey budur.

Yetmez mi bu kadarı? Say say bitmez birbirimize benzerliğimiz. Ne de olsa Osmanlı Bankasıyız.

* 27/09/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




31 Temmuz 2019 Çarşamba

Ahbap-Çavuş İlişkisinin Neresindeyiz? *

Eşimizi, dostumuzu, akrabamızı, çoluk çocuğumuzu kötülüklere karşı koruyup kollamak güzel… Bu, aynı zamanda bir sılayı rahimdir. Buna kimsenin bir itirazı olmaz. Esas itiraz kamuya eleman alımında, yüksek bir göreve atama yapıldığında bizim sorunumuz başlıyor. Çünkü bu tür atamalarda oturmuş bir kültür ve kriterimiz yok. Çoğu atamalara yakın ve tanıdıklarımızı atıyoruz. Yani gözetiyoruz. Oğul, gelin, kardeş, damat, yeğen, hemşeri vs. Sırayla nasiplenir atamalarımızdan. Halkın ve kamuoyunun itirazı da buna.

Kim yapıyor bu tür atamaları? Hemen hemen hepimiz. Yeter ki kendimiz etkili ve yetkili bir makama gelelim. Hemen o makamı veya makamdan aldığımız gücü ahbap çavuş ilişkisine döndürürüz. Kazara  “ben liyakat ve ehliyete göre alım yapacağım” desen teşkilatın, eşin, dostun, seni oraya getirenler tarafından paylanırsın. Yani kimse bu konuda dürüst kalamaz.  Dürüst bırakmazlar. Tefe koyarlar. Biricik oğul ve damadını, kızını ve gelinini, kardeş ve yeğenini ve hemşerini almayacaksın da başkasını mı alacaksın? Sonra başkası bizimkilerden daha iyi mi yapacak? Ayrıca bunun ayıp bir tarafı yok ki. Bunu herkes yapıyor. Başkası yaparken iyi de biz yapınca mı kötü oluyor? Geç bunları! Onlar zamanında bizim çocukları aldı mı? Bizim çocuklar kendi gücümüzün olduğu dönemde de mağdur mu olacaklar? Basın, çevre birkaç gün yazar, çizer, konuşur. Sonra unutulur gider.

Mahalle baskısına dayanamayıp hamili yakinim deyip işe almak zorunda kalırsın. Bir tanesini bu şekil alınca arkası gelir artık. İlkinde "Allah'ım! Günah yazma", sonrasında "yazarsan yaz" dersin. Çünkü geçer akçe bu. Yapmazsan istenmeyen adam ilan edilirsin.

Tüm bu yazdıklarımdan yakınları işe almayı sıcak ve makul gördüğüm anlaşılmasın. Maalesef ben kendimi bildim bileli bu işler hep böyle. Sağcısı da aynı, solcusu da aynı, dindarı da aynı, milliyetçisi de aynı... Hiçbirimizin şeceresi bu konuda temiz değildir. Hepimiz yaptık, yapıyoruz, yapacağız, yapacaklar. Dün biz yaptık, bugün başkası. Herkes bu tür alımlara kızıyor, köpürüyor. Bence hiç kızmaya hakkımız yok. Biz yaptık, başkası da yapacak. Çünkü herkes görüp ayıpladığını yapar. Biz dün gördüğümüzü yaptık. Bugün de bizden gören yapıyor/yapacak.

Böyle gelmiş, böyle gitsin demiyorum. Mutlaka bir dur demek lazım. Öncelikle siyasiler bu konuda samimi olmalı. Bir araya gelip etik alım yasası çıkarmalı. Hiçbir siyasi şunu alın diye kartını göndermemeli. Hangi kuruma nasıl birinin alınacağı objektif kriterlere bağlanmalı ve bu kriterler kolay kolay değişmemeli. Birbirimizin hakkını yediğimiz bu torpil kapısı kapanmalı. Kim bir yakınını veya liyakate uygun olmayan birini aldı mı müstafi sayılmalı ve hakkında suç duyurusunda bulunulmalı ve cezasını çekmeli. Yapılan atama da iptal edilmeli.

Herkes var mı bu işe? Sözde hepimiz varız. Ya özde? Sanırım hepimiz sınıfta kalırız. Allah bizim hayrımızı versin, bildiği gibi yapsın.

Sahi, kamuya alımlarda böyleyiz de tarikat ve cemaatlerde durum nasıl? Maalesef oralarda da durum aynı… Yok aslında birbirimizden farkımız.

*24/08/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Linç Kampanyasında Kimse Elimize Su Dökemez ***

Adana'da çalışırken çalıştığım okula Musa isminde bir misyoner gelmiş. Müdür yardımcısı "Hocam, bir gelir misin" diye beni odasına çağırdı. Musa ile beni tanıştırdı.

Koreli olduğunu öğrendiğim, Türkçe bilen ve bizimle kendi dilimizden konuşan Musa'ya "Koreli olduğuna göre ya Konfüçyüs ya da Budist olmalısın. Nasıl Hıristiyan olduğunu sorduğumda bana "Evet, ben daha önce Konfüçyüs idim. Sonradan araştırarak Hıristiyanlığa geçtim." dedi. Neyini beğendin Hıristiyanlığın? İslam dinini de araştırdın mı dedim. "Araştırdım" dedi. İslam'ın neresini beğenmedin dediğimde bana "Muhammed'in çok evliliğini" dedi. Hz Muhammed'in niçin çok evlilik yaptığını, bu evliliklerin çoğu o günün şartlarında bir zorunluluktan kaynaklandığını, peygamberin eşi vefat etmiş bazı kadınları koruma ve kollama amaçlı evlendiğini, onun evliliklerinin birer şehvet evliliği olmadığını, Hz Muhammed 25 yaşında iken kendisinden yaşça çok büyük, daha önce iki evlilik yapmış, dul olan Hz Hatice ile vefatına kadar da tek evli kaldığını ve ondan 6 çocuğu olduğunu, Hz Hatice'nin vefatından sonra diğer evlilikleri yaptığını anlattım. Ardından çok evliliğin Arap toplumunda kadın ve erkek tarafından yadırganmadığını, hemen hemen tüm erkeklerin birden fazla evlilik yolunu tercih ettiklerini, çok evliliğin o devirde sadece Arap toplumunda yaygın olmadığını, diğer topluluklarda da var olduğunu, Hz İsa da uzun süre yaşamış olsaydı o da çok evlilik yolunu tercih edebileceğini söyledim. Anlattıklarıma biraz aklı yatar gibi oldu, makul gördü. Ama Musa, Türkiye'deki Müslümanları Hıristiyan yapmak için özel olarak hazırlanmış bir misyonerdi. Anlattıklarımı makul görse de -veya makul görür gibi davransa da- deruhte ettiği misyonunu terk etmesi mümkün değildi.

Çok evlilik meselesi ve Hz Muhammed'in birden çok evlenmesi konusunda Musa'ya söylediklerime yeniden bir göz atarsak defansa çekilip savunmacı bir yol izlediğim görülecektir. Çünkü 14 asır öncesi bir sosyal vakıayı günümüz gözüyle değerlendirmeye kalkarsak bundan başka bir yol aklımıza gelmiyor.

Çok evlilik günümüz Müslümanlarının yumuşak karnı. Bize vurmak isteyen buradan vurmaya çalışıyor.

Son günlerde gündem olan ve bir linç kampanyasına dönüştürülen Mustafa İslamoğlu da geçmiş bir ramazan programında Mehmet Okuyan ile birlikte Hz Muhammed'in çok evliliği üzerine görüşlerini açıklarken sarf ettiği bir cümle tüm okları üzerine çevirtti. Programda Sayın İslamoğlu Hz Hatice ile ilgili şu cümleleri sarf ediyor: "Şehvetine düşkünü bir yana bırak, birazcık şöyle kendisini ciddîye alan bir erkek, üstelik Mekke’nin yiğidi, Mekke’nin el-Emin’i, el üstünde tutuluyor, göz bebeği, Abdülmuttalib’in de göz bebeği, vârisi  gider de üç çocuklu, iki kocadan arta kalmış kırk yaşında bir dulu yirmi beş yaşındayken alır mı? " Burada tepki çeken cümle "Üç çocuklu, iki kocadan arta kalmış, kırk yaşında bir dul" sözü. Biri videonun başını ve sonunu kesmiş, sadece bu kısmı almış. Yedi dakikalık video izlendiğinde İslamoğlu'nun Hz Hatice ile ilgili öncesinde "İki evlilik geçirmiş, çocukları var, iki evliliğinden üç çocuğu var, kırk yaşında bir hanım" dediği görülecektir. Hatta saygı ifadesi olarak Hz Hatice demiştir, çoğumuzun dediği gibi.

Video baştan sona izlendiğinde İslamoğlu'nun, "Peygamberin çok evliliğini bir yere oturtmaya çalıştığını, peygamberin bu yaptığının şehvet evliliği olmadığını, bir şefkat evliliği olduğunu irticalen anlatmaya çalıştığı açık olmasına rağmen biz "arta kalan" kısmında takılıp kaldık. Arta kalan hoş bir ifade mi? Değil elbet. Zaten bu ifade kulak tırmalıyor. Ama videonun bütününü izlediğimizde, konuşmacının hakaret amacı taşımadığı net.

O zaman bu yaygara, linç girişimi neden? "Ameller niyetlere göredir" hadisine sığıyor mu bu yaptığımız? İslamoğlu'nu yargısız infaz yaparken yıllar öncesi bir videonun sadece 30 saniyelik kısmını servis eden kimsenin maksadını niçin sorgulamıyoruz? Belli ki bunu servis eden okların İslamoğlu'na çevrilmesini istemiş. Kimse, adamı buradan tebrik ediyorum. Fazlasıyla maksadına ulaştı. Herkes bu sözünden dolayı İslamoğlu'na veryansın ediyor. Linçtir bunun adı. Maalesef çoğumuz atladı. Linç girişiminde kimse elimize su dökemez. Yazıktır, ayıptır, yargısız infazdır yaptığımız. Amacımızın üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğu aşikardır.

Burada niyetim Mustafa İslamoğlu'nu savunmak değildir. Zaten onun savunucuları yeter de artar bile. Ama bu yaptığımızın birlik ve beraberliğimize, hoşgörü ortamına ve barış iklimine hiçbir faydası yoktur. Belli ki birileri İslamoğlu'nun biletini kesmek istiyor. Zaman zaman da bunun denemesini eski konuşmalarının önünü-arkasını keserek servis ediyorlar. Bence bu oyuna gelmemek lazım. Çünkü birileri bizimle oynuyor.

İslamoğlu'nu sever veya sevmezsiniz, görüş ve üslubuna katılır veya katılmazsınız (ki arta kalan” ifadesini tasvip etmiyorum. Ama bunun yolu bu şekil vurmak değildir. Biz bu şekil vurdukça İslamoğlu, görüşlerinden ve üslubundan vazgeçecek; doğru söylüyorsunuz, ben yanılmışım diyecek değildir. Biz kantarın topuzunu kaçırdıkça o ve sevenleri önce savunmaya, arkasından saldırıya geçebilir. Bırakalım İslamoğlu'nu kendi haline. İnanın gündem bile olmaz. Çok mu zor İslamoğlu'nun Hz Hatice hakkında maksadını aşacak şekilde söylediği sözünü tasvip etmiyoruz demek? Mustafa İslamoğlu da “İrticalen yaptığım bu konuşmada tartışmalara sebebiyet verdiğim ‘arta kalan’ ifademi onaylamıyorum, demeli.

Ne olur, oyuna gelmeyelim. Birbirimizi yaralamayalım. Safları birleştirelim.

***06/08/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.