8 Şubat 2019 Cuma

"Savaş Kaçkını Suriyeliler!"


Ülkelerinde çıkan savaş dolayısıyla ülkelerinden kaçıp gelen 4 milyon Suriyeli ile 2011 yılından beri bir ve beraber yaşıyoruz. Okullarda, mahallemizde, 81 il ve ilçemizde, çarşı pazarda Suriye uyruklu birini görmek mümkün. Kimi kendi işyerini açmış, kimi sanayi vb. yerlerde işçi olarak çalışıyor. Kimi de dileniyor. Çoğunluğu mülteci olmakla beraber bir kısmı Türk vatandaşlığına geçmiş durumda. Biz koca koca evlerde 2-3 kişi hayatımıza devam ederken Suriyeliler daha küçük evlerde 15-20 kişi birlikte kalıyorlar.

6.sınıfta okuyan Suriyeli bir kız öğrenci, "Öğretmenim, dersinize çalışamadım. Çünkü evde çalışacak yer yok. 18 kişiyiz evde. Bugünkü dersimize bakabilmek için de banyoda ders çalıştım" dedi. Üzüldüm durumuna.

Burada niyetim 7 yıldır aramızda zorunlu ikamet eden Suriyelileri savunmak ya da onları eleştirmek değil. Katılır veya katılmazsınız, bir durum tespiti yapmaktır. Yani anlamaya çalışmak. Çünkü günümüzde eleştirmenin ötesinde maalesef bir durum tespiti yapmıyoruz. Ağzını açan "Bunlar var ya bunlar! Savaş Kaçkını bunlar. Vatan hainliği yaptıkları. İnsan savaş var diye ülkesini bırakır gelir mi? Ülkesine hayrı olmayanın bize hayrı olur mu? Üstelik ülkemizde bizden rahatlar, gülüp oynuyorlar. Sanki bu ülkenin öz evlatları! Devlet koruyor, bunlara para veriyor, hastanelerde öncelikliler, muayene ve ilaç parası vermiyorlar. Durmadan çocuk doğuruyorlar..." diyor. Daha başka neler deniyor neler! Söylenen bu şeylerde doğruluk payı olabilir. Ama gördüğüm eleştirmekten ve ayıplamaktan öte bir şey yapmıyoruz. Kınadığımız Suriyelilerin çoğu çatır çatır bizim dilimizi öğrenmiş ve içimizde yaşamak suretiyle yaşam mücadelesi veriyor. İçlerinde öyle öğrenciler var ki tıpkı bizim öğrenciler gibi takdir alabiliyor. 

Bizimle birlikte yaşayan bu Suriyeliler vatan haini mi? Vatanlarını satıp buraya mı geldiler? Bu soruya cevap vermeden önce Suriye savaşına bir bakalım. Suriye herhangi bir ülkeye karşı mı savaşıyor ya da bir ülke Suriye'ye mi saldırdı? Eğer böyleyse içimizdeki Suriyeliler kendi ülkelerine saldıran ülkeye karşı savaşmayıp bizim ülkemize geldikleri için bunlar vatan haini ve savaş kaçkınıdırlar. Hepimiz biliyoruz ki Suriye'ye dışarıdan bir saldırı yok. Dünyanın en azılı emperyalist devletleri Suriye üzerinden kirli bir savaş veriyor. ABD, Rusya, AB, İran, Suriye orada inisiyatif kapmaya çalışıyor. Yaptıkları, gövde gösterisinde kullandıkları da Suriyeli Müslümanlar. ABD'nin lehine savaşan asker Müslüman, Rusya için çarpışan hakeza Müslüman. Yani Suriye'de bir iç savaş var. Bunun adı kirli savaştır. Bu durumda Suriye'de kalanlar kimin adına savaşıyorlar? Yaptıkları, ülkelerini işgal ve saldırıdan kurtarmak mı? Hayır! Orada kalanlar halen ülkenin başında bulunan ya Esed, ya ABD, ya Rusya, ya DAEŞ adına var olma mücadelesi veriyorlar. Kim kimi öldürüyor? ABD, Rus askerini mi? Hayır! Birbirlerini öldürüyorlar. Yani Müslüman Müslüman’ı öldürüyor. Bize kaçıp sığınan Suriyeliler ülkelerinde kalsalardı kimle savaşacaklardı? Kendi kendilerine. Bu durum aynen böyle. Şimdi bu durumda siz olsanız Suriye'de kalıp savaşır mıydınız yoksa biz bu kirli savaşa alet olmayacağız deyip size sınırlarını açan bir ülkeye sığınır mıydınız? Durum aynen böyle. Önce bu durumu tespit edip bir hakkı teslim edelim.

İçimizdeki Suriyelileri eleştirirken kınarken yukarıda yaptığım tespitleri göz önünde bulundurmamızda fayda var. Bugün onların başına gelenin yarın bizim başımıza gelmeyeceğine bir garantimiz var mı? Ayıplarken ağzımızdan çıkanı kulağımız duysun. Büyük lokma yiyelim ama büyük konuşmayalım. 


Hali Pürmelalimiz Niçin Böyle? *

Toplum olarak birbirimize suç isnat etmede hiç üstümüze yoktur. En iyi yaptığımız, bir alanda ne kadar eksiklik ve kötülük varsa tüm suçu bir kesimin üzerine yıkmaktır. Böyle yapmakla gerçeği çözme gibi bir niyetimizin olmadığı aşikârdır. Kastımız, topu taca atarak kendimizi temize çıkarmaktır. 

Aslında bir toplum bozulmuşsa toplumun tüm bireylerinin payı vardır bunda. Yine bir toplum düzelmişse toplumun tüm bireylerinin hakeza payı vardır. Dejenere olmuş bir toplumda kimse temiz kalamaz. Örnek vermek istersek, eğitim ve öğretimdeki tüm aksaklıkların faturası öğretmenlere çıkarılır. Yine okullardaki veya toplumdaki ahlaki çöküntü ve ahlaki bozukluğun müsebbibi olarak imamlar ve ilahiyatçılar görülür, "Efendim! Bunlar görevini yapmıyor" denir. Bu konuda ben ne dersem boş! En iyisi meramımı anlatacak şu masaldır. Okuyup kendimize pay çıkaralım: 

"Vakti zamanında padişahın biri, ülkenin ileri gelen kâhinlerini çağırmış. Demiş ki, “ben rüyamı kaybettim. Onu bulun. Yoksa hepinizin kellesini alırım.”

Kâhinler korkmuş, bunun imkânsız olduğunu anlatmaya çalışmışlar ama padişah ikna olmamış.

Şehirde bir şeyh varmış. Çevresi onun ‘evliya’ olduğuna inanırmış. Kâhinler kapısını çalmış. “Hazret, padişahımızın bir buyruğu var. Rüya görüyormuş ama rüyasını kaybetmiş. Eğer onu bulmazsak hepimizin kellesi gidecek. Bize yardım et de rüyayı bulalım” demişler.

Şeyh demiş ki, “Ben bu işlerle uğraşmıyorum. Derdinize çare bulamam.” Kâhinler ağlamış, yalvarmış. Bunun üzerine şeyh kabul etmiş. Ormanda bir mağaraya çekilmiş. Dua etmiş, tefekkür etmiş, Allah’tan yardım istemiş.

İki gün sonra mağaraya bir yılan gelmiş. Şeyhe demiş ki, “Allah dualarına icabet etti, beni sana gönderdi. Padişaha git de ki, rüyasında kurt gördü. Kurt dünya malına tamah etmektir, bozulmaya delalet eder. Ülkenizdeki halk bozulmuş. Padişah vergileri iki katına çıkarsın. Sana da 40 altın verecek. Onun yarısı senin, yarısı benim. Tamam mı?” Şeyh tamam demiş söz vermiş.

Şeyh hemen yola koyulmuş padişahın huzuruna çıkmış: “Padişahım rüyanızda kurt gördünüz. Kurt aç gözlülüktür. Halkınız bozulmuş, vergileri iki katına çıkartın ki, halk aç gözlülüğün bedelini ödesin” demiş.

Padişah, “Doğru ben rüyamda kurt görmüştüm, demek anlamı buymuş. Vergileri iki katına çıkartın, bu şeyhe de 40 altın verin” demiş.

Şeyh altınları almış evine gitmiş. Düşünmüş, bu yılan altını ne yapacak? Gerek yok yarısını vermeye. Yılanın yanına gitmemiş.

Bir süre sonra padişah yine rüyasını kaybetmiş, şeyhi çağırtmış. Şeyh gelen kâhinlere, “Yahu o bir kere olur, artık yapamam” demiş. “Gelmezsen padişah buyruğuna karşı gelmiş olursun. Cezasını çekersin” demişler. Mecbur kabul etmiş.

Şeyh utana sıkıla mağaraya gitmiş. Beş gün yalvarmış, yakarmış. Aynı yılan yine gelmiş: “Derdini anladık. Padişaha de ki, rüyasında tilki gördü. Bu halkın kurnazlığa ve üçkâğıtçılığa meylettiğini gösterir. Vergileri en üst seviyeye çıkarsın ki bedelini ödesinler. Sana da iki kese altın verecek biri senin, biri benim. Söz mü?” Şeyh yeminler edip söz vermiş.

Padişaha aynı şekilde anlatmış. Padişah, “Evet doğru ben tilki görmüştüm. Demek anlamı buymuş. Vergileri en üst düzeye çıkartın, şeyhe de iki kese altın verin” demiş.

Şeyh altınlarla birlikte yılanın yanına giderken, “Yav yılan bu, altını yiyemez ki, en iyisi vermeyeyim” demiş ve evine gitmiş.

Bir vakit sonra padişah yine ferman buyurmuş. Şeyh bu kez korkudan itiraz etmemiş. Utana, sıkıla yılanın mağarasına gitmiş. Mahcup bir edayla yalvarmış, yakarmış. On gün sonra aynı yılan çıkagelmiş.

Sakin sakin yine anlatmış: “Padişaha de ki, rüyasında kuzu gördü. Bu halkın düzeldiğine delalet eder. Kuzu gibi olan halkın vergilerini en alt düzeye indirsin. Hazinesi altınla dolmuş. Sana iki katır yükü altın verecek. Biri senin, biri benim. Söz mü?” Şeyh yeminler etmiş ve söz vermiş. Padişahın huzuruna çıkmış.

Padişah şeyhe, “Gerçekten kuzu görmüştüm, demek anlamı buymuş. Halkımın vergilerini en alt düzeye indirin. Şeyhe de iki katır yükü altın verin” demiş.

Şeyh, evine gitmeden doğru yılanın mağarasına gitmiş.

“Yılan efendi, sana mahcubum. Daha önce verdiğim sözleri tutmadım. Şimdi bu altınların hepsi senin olsun. Ama bana niye hiç kızmadın onu anlamadım” demiş.

Yılan, “Şeyh Efendi, ben bir yılanım. Ne yapacağım altını? Seni denedim. Şunu anladım, bir ülkede toplumun ahlakı bozulmuşsa, şeyhi de bozuk oluyor. Toplum düzgün olunca, şeyhi de düzeliyor.”

Kıssadan hisseyi de siz çıkartın." (01/02/2019 Kemal Öztürk Yenişafak)

*11/02/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Sen misin Beni Eleştiren? *

Personeline "Ben nasılım? Olumlu olumsuz yönlerim nasıldır?" içerikli bir anket yapar bir amir. Aslında aslını inkar gibi bir şeydi bu. Çünkü bugüne kadar yapmadığı bir şeydi personeline sormak. Belki de personelini muhatap aldığı ilk geri dönüt idi bu. Ama mecburdu. Çünkü "Güneş çarığı sıkarsa çarık da ayağı sıkacaktı.

Emir yukarıdan gelmişti bir kere. Emir demiri keserdi zira. Ona kalsa sormazdı personeline böyle bir şeyi. Aman! Personel de eşek değil ya! Hazar anlayacaktır bunun formalite olduğunu, kendisiyle ilgili olumlu yönleri yazacaktır. Yoksa da uyduracaktır.

Personel anket formunu alır. Olumlu ve olumsuz yönlerini yazar. Birbirinden habersiz çoğunluk, sanki birbiriyle anlaşmışçasına ortak olumsuz yönlere yer verir. Hayda! Oldu mu ya, şimdi bu? Suç aslında sizde değil, o formu muhatap alıp da alın doldurun diye veren de. Bir insanın hiç mi iyi yönü olmaz? Ben bu kadar kötü müyüm yahu? Sonra köre kör dendiği nerede görülmüştür? Amiri eleştirmek ha! Görürsünüz siz! 

Tatil de iyi geldi. Düşünmeliyim. Ne yapabilirim? Eleştiriye eleştiri! Hatta suçlama. Zira en güzel savunma saldırıdır. Görsünler bakalım günlerini! Ama ne yapmalıydım? Düşünürken hemen imdadına şu fıkra yetişir. Şu anda sizin okuduğunuz fıkrayı bir daha bir daha okur. Neymiş bir bakalım?

"Amerikan büyükelçisi bir dizi ikili görüşme için Rusya'ya gider. Görüşme sonrası büyükelçiye Rus metrosu gösterilir. 'Bu metro, belirlenen vakitte gelir. Gecikmez. Gecikse gecikse en fazla 3 dakika gecikir' açıklaması yapılır. 

Beklenen tren, süresinden 5 dakika sonra gelir. Amerikan Büyükelçisi, '5 dakika gecikti' deyince Rus Büyükelçi, 'Ama efendim, siz de Kızılderilileri öldürdünüz' der."

Fıkra bu kadar. Hemen bu kıssadan hisse çıkarmalıydı. Hay aklınla bin yaşa Rus büyükelçi! Biliyorum senden dost olmaz ama şimdilik bu aklını senden satın alacağım. Senin, haddini bilmeyen ABD büyükelçisine gösterdiğin tepkiye benim de ihtiyacım var. Tıpkı senin çiftliğinde horozlanıp seni eleştirmeye kalkan ABD elçisi gibi benim emrim altında da haddini bilmeyenler az değil. Hemen iç hattan yardımcılarını olağanüstü bir toplantıya çağırır. Onlara "Biz bir ekibiz, bana yapılan size yapılmış demektir. Malumunuz ankette bizi yerden yere vurmuşlar. Şimdi vurma sırası bizde. Biz öyle onlar gibi vurup bırakmayacağız. Öyle bir şey yapmalıyız ki bakalım er mi yaman yoksa bey mi? Sizlerden istediğim müflis tüccarın eski defterleri karıştırdığı gibi siz de personelin cemaziyelevvelini didik didik edeceksiniz, onları yere serecek ne bulursanız kabulümdür. Öyle hatalarını bulacaksınız ki belgeli olacak. Bu eksikliklerini birbiri görecek şekilde gözlerine bakarak yüzlerine vuracaksınız. Öyle vuracaksınız ki bir daha bizi eleştirme  cüretini kendilerinde bulamayacaklar. Haydin aslanlarım! Gazanız mübarek olsun şimdiden!

Emri alan yardımcıları masalarının başına geçerler. Kendilerini düşman bilen personelin şeceresini didik didik ederler. Sonunda iki şeyi birbiriyle kıyas yaparak karşı eleştiriyi suçlama boyutuna getirmeye karar verirler. Bunu da en iyi istatistik bilimi yapardı. Çünkü yalanlar en güzel şekilde istatistiklere söyletilebilirdi. 

Her bir yardımcı, her bir personelin uhdesinde olan görevlerin birini diğerine kıyaslatmak suretiyle personelin başarısız olduklarını excel üzerinden gösterime hazırlar ve günü gelince ekrandan "Bak, sen burada başarısızsın, gerilemişsin" diyerek birer sunum yapar.  Bunu hazırlarlarken yoruldular ama değdi. Neyle suçlandığını gören personel oflayıp puflasa da durum aynen böyleydi. Çünkü Halep oradaysa arşın buradaydı, Güneş balçıkla sıvanamazdı. Hemen hemen çoğu personel böylece ağzının payını aldı. Bu da onların kulaklarına küpe olsun. Bir daha olur olmaz yere hiç hak etmediğimiz halde bizi eleştirmeye kalkmasınlar.

*Yazı, kişi ve kurumları bağlamaz. Hayal mahsulüdür.