22 Şubat 2018 Perşembe

"Antibiyotik yazamam" *

Bir aydır sol azı dişimle yemek yiyemez oldum. Hep sağa yüklendim. Baktım ben inat, o inat…Sonunda beni yıllardır sırtlayan, kahrımı çeken dişimi göstermek için özel bir diş polikliniğinin kapısını çaldım. Kanal tedavisinden önce yazdığı antibiyotiği kullanmam gerektiğini söyledi. Kullanmasam olmaz mı dedimse de “Kanal tedavisi yapılan bazı dişler sonradan sancı yapabiliyor. Kullanman gerekiyor, bu ilacı aile hekiminize yazdırabilirsiniz” dedi.

Çaresiz aile hekimime uğradım. İlacı görür görmez “yazamam” dedi. Niçin dediğimde “Antibiyotik yazma kontenjanımı doldurmuşum, uyarı geldi. Bu yüzdem yazamayacağım, kusura bakma. Yoksa sorun değil, yazardım” dedi. Kurumunuz yazdığınız toplam antibiyotiği hesaba katacağına keşke antibiyotik kullanan hastaların da bir istatistiğini çıkarsaydı. Zira kaç yıldır ne antibiyotik, ne ağrı kesici kullanmışlığım var. Keşke leblebi gibi sürekli antibiyotik ve ağrı kesici kullanan kişilere daha önce bir sınırlandırma getirseydi, dedim. “Maalesef doktorlara kota geldi,” dedi. Teşekkür edip çıktım. Özel diş hekiminin reçetesiyle antibiyotiğimi eczacıdan aldım. Mecburen kullanıyorum şimdi. Diş bu, şakası yok. Onun zaferiydi bu.

Ucu bana dokunsa da, vücudun bağımlılık sistemini yok eden bu antibiyotik kullanımını sınırlandırmakla Sağlık Bakanlığı en iyisini yaptı. Zira böyle giderse 2050 yılında antibiyotik direncinden dolayı vücudumuz tedavi edilemez olacaktır. Uzmanların dediğine göre kanserden ölenlerin sayısı 8 milyonda kalırken antibiyotik direncinden ölenlerin sayısı 10 milyonu bulacakmış. Yani antibiyotik kullanımının şakası yok. Fakat antibiyotik kullanımına sınırlandırma getirmede Bakanlık geç kaldı. Keşke bu tedbiri daha önce alsaydı. Hatta tedbirden önce bilinçsiz antibiyotik kullanımı konusunda halkı, kamu spotu başta olmak üzere değişik platformlarda bilinçlendirseydi, belki birinciliğimiz olmazdı ama daha iyi olurdu. Belki de halktan önce başta aile hekimleri olmak üzere doktorları bilinçlendirip “Olur olmaz ilaç yazmayın, hele antibiyotik yazımında çok dikkatli olun.” deseydi. Doktor ve hastanın dışında ilaç mümessillerini bir yere toplayıp “İthal ettiğiniz ilaçların satışını yapmak için reprezantlarınızı doktorların peşine takmayın. Tamam, bu işin ticaretini yapıyorsunuz, para kazanmanız gerekiyor ama hayatta her şey para değildir. Bu halkın sağlığı daha önemli. Siz çikolata reklamı yapar gibi ilaçların özellikle antibiyotiklerin pazarlamasını yaparsanız  parasını yediğiniz bu millete en büyük kötülüğü yapmış olursunuz.” deseydi çok daha iyi olurdu.

Gecikmiş olsa da olur-olmaz antibiyotik kullanımına devletin el atması, bunun için bir seferberlik başlatması yerinde bir karar. Umarım bu konudaki hassasiyetini devam ettirmede süreklilik gösterir. Doktorundan, hastasına, ilaç mümessillerine varıncaya kadar devletin başlattığı bu seferberliğe destek vermemiz gerekiyor. Bundan sonra ilacın en fazla yazıldığı halk dilinde “İlaç yazma merkezi” diye maruf olan aile hekimliklerimiz, sadece antibiyotik yazmada değil, diğer ilaçları yazma konusunda da biraz cimri davranırlar. Öyle her kapısını çalan hastaya reçete yazma yoluna gitmezler. Eczacılarımız da bakkal dükkanında satış yapan görevli gibi eczaneye uğrayan kişilere reçete olmadan antibiyotik ilaçları verme yoluna gitmezler. 21/02/2018, Ramazan Yüce, Konya

* 26/02/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

20 Şubat 2018 Salı

Suçlu Şeyh mi Yoksa Mürit mi?

Şeyh, mürit kelimelerini çok duymuşsunuzdur. Müritler kendi aralarında şeyhinin kerametlerini anlata anlata bitiremezler. Bu anlatımlar bir müddet sonra cemaat sohbetlerinin dışına çıkar. Cemaat mensuplarının kendisini inandırdığı bu kerametler, daha sonra tarikata kazandırılmak istenen kişilere anlatılır. Bu anlatılan kerametlerden kim sorumlu, ya da kim suçlu? Şeyh mi mürit mi?

Hepimizin bildiği zaman zaman kullandığımız bir atasözümüz var, "Şeyh uçmaz, mürit uçurur" diye. İşte size evlere şenlik bir fıkra. Okuyunca suçun kimde olduğu daha iyi anlaşılır:

"Bayburt il olmuş. Hac kuraları çekilecek. Bir de bakmışlar ki kurada koskoca Bayburt’ta hac bir kişiye çıkmış. Bu kişiye Bayburt halkı izzet-i ikramını esirgememiş ve her gün bir Bayburt hanesi adamı akşam yemeğine çağırmış. Maksat hacda hayır duasına nail olabilmek.

İlk akşam gittiği hanede adama hane halkı demiş, 'Ne şanslı adamsın bak koca Bayburt’ta hac sana çıktı' diye.
İkinci akşam gittiği hane halkı 'Ya sen ermiş adamsın hac çıka çıka sana çıktı' demiş. Bizim Bayburtlu, 'Ya olur mu öyle, şans işte!” diye ağzında geveliyor lafları.
Üçüncü akşam gittiği evde millet buna 'Ya sen evliyasın evliya” deyince bizim Bayburtlu iyiden iyiye kendini acaba, hakkat mi? gibi sorulara maruz bırakmış.
Böyle hac zamanına kadar adamı pohpohlamışlar. Bizim Bayburtlu da hani bir adama 40 kere deli dersen kendini deli sanırmış misali, iyiden iyiye kendini evliya sanmaya ya da şöyle diyelim kendinden şüphelenmeye başlamış. Neyse Bayburtlunun hayatında bırakın büyük şehre gitmeyi Bayburt dışına adım atmışlığı dahi yokmuş.
Hac zamanı gitmiş Erzurum havaalanına tam girecek kapı bir anda açılmış, önünde durmuş demiş ki 'Ya ben hakkat erdim sanırım kapılar önümde açılmaya başladı'.

Yolda bu mucizevi olayı düşünürken demiş, 'Abdestli binelim, uçağa öyle gidelim' diye girmiş abdesthanede abdest almaya. Tam elini musluğa getirmiş, suyu açacak. Bir de bakmış musluktan su akıyor 'Ya ben evliya oldum herhalde' diye kendi kendini iyiden iyiye kurmuş.
Neyse gitmiş Medine’ye ikindi namazını kılıp Peygamber Efendimizin kabrini ziyaret ederim diye düşünmüş. İkindi namazını kılmış çadır kubbelerin altında. Sonra uyuya kalmış. Bir uyanmış ki uyuduğu kubbe yerinde yok. Gökyüzü ay yıldız tertemiz bir hava. Bizimki uyurken kubbe çadırı yetkililer kaldırmış ama uyku mahmuru şaşkın şaşkın kendi kendine seslenmiş 'Ya Rabbi bu kulun için kapıları açtın, musluklardan sular akıttın, tamam da gök kubbeyi kaldırdın bu kulun için” diye düşünerek iyice gerim gerim gerinmiş.
O ruh hali ile demiş peygamberimizin kabrine de gideyim. Kalkmış kabre gitmiş, bir bakmış ki izdiham, her taraf durmuş iyice gerinmiş ve demiş ki 'Ya Resulallah bırak onları bah hele huzuruna kim geldi”.

Umarım fıkrayı okuyunca "Hacca giden Bayburtlu kim, ne zaman gitmiş, böyle biri var mı? Hac yolculuğu esnasında bunu izleyen biri var mıymış? Adamın kerametlerini kim izledi? Hac sonrası yine kerametleri devam etmiş mi?" diye sormazsınız. Ne de olsa fıkradır. Fıkralarda mantık aranmaz. Gülerken düşündürmek içindir.

Şimdi cevabı belli soruyu soralım: Burada Bayburtlu mu suçlu, yoksa onu şişiren etrafı mı? Şeyh-mürit açısından bakarsak şeyh mi suçlu, yoksa müritleri mi? 20.02.2018, Ramazan Yüce, Konya

18 Şubat 2018 Pazar

Kötüleri Korumaktan Ne Zaman Vazgeçeceğiz? **

Adana'da 4 yaşındaki bir çocuğa tecavüz eden sapığı vatandaş linç etmesin diye polis tedbir almış ve hangi cezaevine götürdüğünü bile gizlemiş. Genelde polisin yaptığı bu. Halkın infialine karşı suçluyu koruma altına alıyor. Ki polisin görevi bu. Zira bağlı olduğu mevzuat bunu istiyor. Buradan hareketle sistemimiz kötüleri korumaya devam ediyor diyebiliriz.

Polis görevini yapsın, Meclis de bir infiale veya linç girişimine karşı gerekli yasal zemini hazırlasın. Zira hukuk devleti olmanın bir gereğidir bu. Aynı zamanda suçlu da nefes alma hakkına sahiptir. Fakat benim anlamadığım, anlamak istemediğim hiçbir şeyden habersiz yatağında mışıl mışıl uyuyan dört yaşındaki bir çocuğa tecavüz eden biri de nefes almamalı diye düşünüyorum. Uçkuru beynine bağlı, insanlıktan nasibi olmayan, insanlığın yüz karası böylesi ultra sapığın hayat hakkı olmamalı. Zira bu dünya lükstür onun için. İnsan görünümlü bu nemenem mahluğun cezaevinde aldığı her bir nefes, ona verilen tavizdir. Niye besliyoruz bu tipleri, kimden koruyoruz? Bu adam, bu yaptığı halt sonucu alacağı ceza ile iflah mı olacak? Ar damarı çatlamış, rezilliği paçasından akan bu tipi içeride niye besleyeceğiz? Niye nefes almasına imkan vereceğiz? Böyle pislik rezilleri halkın önüne atıp linç ettirme cezası vermeliyiz. Linç olayını ne polis, ne savcı, ne de hakim görmeli. Gelip-geçen ne oluyor burada, siz ne yapıyorsunuz dememeli. Devlet "Bu suçlu nerede, ona ne oldu" diye işin peşine düşmemeli. Pislik temizlendikten sonra formalite icabı bir inceleme başlatmalı. Rapora, "Adı geçen malum mahluğun, kim tarafından öldürüldüğü tespit edilememiştir." notunu düşmeli. Herkes "Hele şükür! Dünya bir rezilden, bir pislikten daha kurtuldu" demeli, cenazesi yıkanmamalı ve namazı kılınmamalı, naaşı mezarlarımıza gömülmemeli, mevta değil; leş muamelesi görmeli. Nasıl ki bir kedi, bir köpek ölmüşse kokutmasın diye bir çukura sürüklenip gömülüyorsa bunlara da böylesi yapılmalı. 

Çocuğa veya büyüğe tecavüz edenlere verilecek ceza, emsali daha önce görülmemiş bir ceza olmalı ki bu tip melanetlere karışmaya meyilli olanlara ibret olsun. Burası bir hukuk devleti, böyle ceza olmaz, onun da nefes almaya hakkı var diyerek edebiyat taslayacak olursa halt etmiş olur. Bu tiplerin cezası anında, sıcağı sıcağına olmalı. İlk iş olarak esiri olduğu cinsel organı kesilmeli, kan kaybından bağıra bağıra can vermeli. İnfaz yeri meydanlar olmalı, infazı uygulayanlar kim vurduya gidip faili meçhul kalmalı. Bu cezanın adı da TCK'da "yargısız infaz" olmalı.

Suçluyu içeri alıp besleyecek olan devlet, beyni uçkuruna bağlı kişilere hiçbir şey yapmayacaksa bari suçluyu dışarı salıversin. Başka da bir işe karışmasın. Vatandaş ona gereğini yapar. 

Ne dediğinin, nasıl bir ceza kestiğinin farkında mısın? Sen kendinde misin diyen olursa -kimse kusura bakmasın- ne dediğimin farkındayım. Teklif ettiğim ceza, dört yaşındaki çocuğun çektiği eziyetin ve o çocuğun ailesinin yaşadığı haleti ruhiyenin yanında benim kestiğim racon hafif bile kalır. 18.02.2018, Ramazan Yüce 



** 18/02/2018 günü Kahta Söz'de yayımlanmıştır.