18 Şubat 2018 Pazar

Türk Dil Kurumunun Türkçemize Yaptığı Kötülük *

Bir vesileyle Türkçe ve Türk dili kurallarına bakmam gerekti. Kurallara bakmaya başlamadan daha başlıkta duraksadım. Niye mi? Benim yıllar önce öğrendiğim sözcükler bir başka adla anılır olmuş. İsterseniz bir kısmını yazayım. Bakalım size ne ifade ediyor bu kelimeler?

Zarfa belirteç, sıfata ön ad, zamire adıl, edata ilgeç, bağ-eyleme ulaç, zarf tümlecine belirteç tümleci, şarta koşul, harflerin yer değiştirmesine göçüşme...vs. isimler verilmiş. Eski bildik kelimelerin yerine teklif edilen kelimeleri yazmak ve saymakla bitmez. Her yeni ismin eski adı da parantez içinde verilmiş. 

Kullanılsın diye icat edilen kelimeleri görünce fakülteyi bitirdiğim zaman öğretmen olarak atanmak için Ankara'da girdiğim, yeterlilik sınavı aklıma geldi. 1991 yılında girdiğim sınavda dikkatimi çeken okuduğumu anlamıyordum. Tekrar tekrar okudum. Nafile… Çünkü cümlelerdeki birkaç kelimenin anlamını bilmiyordum. Bu tür kelimelerin eş anlamını parantez içinde vermişler. Onlar da yabancıydı bana. Parantez içi ve dışındaki kelimelerin ne anlama geldiğini anlamak için cümlenin siyak ve sibakından bir anlam çıkarmaya çalıştım. Yine olmadı. Çoğu soruyu bu şekilde gördüm. Cevapladığım soruların çoğunu atmasyon olmasa da doğruluğundan emin olmadan işaretledim. Sınav çıkışı görüştüğüm arkadaşlara sorun bende mi acaba diye sınavın dilini sordum. Onlar da benden farklı değillerdi. Yaşadığım ülkenin dili bana yabancı olunca ne oluyoruz, dedim. Sanki uzun yıllar yurt dışında yaşamışım da dilimi unutmuş gibiydim, sudan çıkan balığa dönmüştüm.

Sorun nerede derseniz? Bana göre sorun Türk Dil Kurumunun mantığında. Ya tutarsa deyip olur olmaz kelime türetiyor veya uyduruyor. Amacı, Türk dilini zenginleştirmek. Buna sözümüz olmaz. Yeni çıkan bir ürün veya eşyaya bir isim bulmaya çalışsa isabet eder veya edemez. Ama gördüğüm kadarıyla Kurul, ilk kurulduğu andaki "Türkçeyi eski ve yabancı kelimelerden kurtarıp öz Türkçe kelime bulmak" amaç ve niyetini hala terk etmemişe benziyor. Bence bir dil, bu şekilde zenginleşmez. Halkın ve bilim dünyasının özümsemediği ve kullanmadığı kelimelerle bir yere varılmaz. Sadece birkaç yılda yenilenen Büyük Türkçe Sözlüğünün sayfa sayısı biraz daha kabarır. Üretilen, türetilen veya uydurulan kelime sözlüğün içinde kalır, tedavülde olmaz. Bundan öte de bir işlevi olmaz.

TDK, şu ana kadar ürettiği veya türettiği kelimelerin ne kadarı kullanılıyor, hiç araştırma yapmış mı acaba? Öyle zannediyorum, tabanda benimsenmeyen hiçbir kelime tedavülde değil şu anda. TDK’nın görevi masa başında kelime üretmek olmamalı diye düşünüyorum. Yeni bir kelimeyi sözlüğün içine koymadan önce bu kelimenin halkta ne kadar karşılığı var? Önce bunu test etmesi gerekir. Halk benimsemişse sözlüğe alma yoluna gitmelidir. Arapça, Farsça vb dillerden bize geçip yerleşmiş, halkın özümsediği kelimelerin yerine yenisini bulma sevdasından vazgeçmeli TDK. Başka bir dilden dilimize geçmiş bir kelime -TDK’nın kurallarına göre Türkçe değilse bile- bizi anlaştırıyorsa, meramımızı karşı tarafa anlatabiliyorsa o kelime bizimdir diye düşünüyorum.

Benim endişem, TDK hizmet ediyorum, Türk dilini zenginleştiriyorum diye böyle devam ederse bırakın kuşak çatışmasını, aynı devirde yaşayan kişiler bile bir müddet sonra birbirini anlamayacak. Çünkü aynı dili konuşmuyor olacak. 18/02/2018, Ramazan Yüce, Konya

* 23/02/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

17 Şubat 2018 Cumartesi

Alt-Üst Soy Bilgisi ve Tekâsür *

Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, TC vatandaşı olan kimselerin alt-üst soy bilgisini, www.turkiye.gov.tr adresinde hizmete sundu. Bu haberi duyar duymaz çoğunluk e devlet şifresiyle e devlet kapısını tıkladı. Yoğunluktan sistem kilitlendi, sayfaya girilemez oldu. Bir ara kaldırıldı, yeniden vatandaşın bilgisine sunuldu. Şimdi belirli aralıklarla vatandaş girip randevu alıyor ve şeceresini öğreniyor. Sayfaya giremeyen e devlet şifresiyle tekrar tekrar girip tıklamaya devam ediyor. 

Sonucu elde eden ise merakını gidermiş oluyor. Aileden aileye değişiklik olmakla beraber 1820-1830 yılına kadar üst soy bilgisine ulaşabiliyor herkes. Ailesinin geçmişini öğrenen eşiyle dostuyla ve sosyal medyada paylaşım yapıyor. Kimi de "Sağlığında babasını ziyarete gitmeyenler soyunu-sopunu merak ediyor." şeklinde eleştiri getiriyor. Kimi de "Irk bazında bugünkü durumumdan farklı bir soy-soy çıkar mı?" endişesi yaşadı işin başında.

Aile kütüğünün, 1800'lere ininceye kadar vatandaşın hizmetine sunulmasının hikmetini bilmemekle beraber kişinin birkaç kuşak öncesini bilmesini, atalarının nereden geldiğini, isimlerinin ne olduğunu öğrenmesini bilgi amaçlı olarak faydalı görüyorum. Geçmiş şeceresini bir övünç meselesi yapılmasını ise tasvip etmiyorum. Nasıl ki aslını inkâr eden haramzade ise aslını bir övünç ve gurur meselesi yapmak da bir o kadar ayıptır. Çünkü nerede, kimden doğacağımız bizlerin kendi tercihi değildir. Gerçi verilen bilgilerde birkaç kuşak öncesi ataların adı, soyadı, doğum tarihi, doğum yeri ve ölümü bilgisi var. Kimin nereden geldiği, aslı-astarının ne olduğu bilgisi yok.

Herkes geçmiş ecdadının bilgilerine ulaşa dursun. Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünün geriye dönük kütüğü bana Kur’an’daki tekâsür’ süresini hatırlattı. Malumunuz üzere Araplarda soy bilgisini takip etmek ve atalarıyla övünmek o kadar yaygın hal almış ki mezarlara kadar ailelerini saymaya başlamışlardı. Sürenin ilk iki ayetinde Allah: “Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.” buyurmaktadır. Ayette geçen tekâsür: “mal, mülk ve çoluk çocuğun çokluğuyla övünmek demektir. Belki de bugün bizim yaptığımız bundan farklı değil. Demek ki insanın bu konudaki bakış açısı geçmişte ne ise bugün de aynı. Aslında önemli olan mal-mülk, çoluk ve çocukla övünmek, işi mezara yani geçmişe kadar götürmek değil, günümüze -bugünkü halimize- bakmaktır. Çünkü geçmiş geçmişte kaldı.

Mademki her birimiz geçmişimizi merak edip baktık, soyumuzu önemsedik ve öğrendik. Bundan hareketle günümüz akrabalık ilişkilerimizi bir sorgulayalım, derim. Zira büyük aileden çekirdek aileye döndük. Her geçen yıl akrabalık ilişkilerimiz dumura uğramaktadır. Her yeni nesil ile birlikte akraba sayısı ve çevresi biraz daha daralmaktadır. Bizim tanıdığımız yakın akrabayı çocuklarımız tanımıyor. Çünkü kala kala anne-baba ve çocuk kaldı. Böyle gide gide yakın diye bildiğimiz akrabalıklar iyice yabancı olacaktır. Sınav odaklı okuma, çocukları akrabadan uzaklaştırmakla beraber evliliklerimiz de kişiyi aileden koparan bir etken olmaktadır günümüzde. Eskiden ev tutulurken veya ev satın alınırken eşe-dosta, akrabaya yakın olsun hesabı yapılırdı. Hatta aynı köyden gelenler bir muhitte toplanırdı. Şimdi ise baba bir tarafta, oğul öbür tarafta. Öncelik ve tercihlerimiz değişti maalesef. Herkes kendi başına özgür bir birey bugün. Ama olsun, nasılsa Nüfus ve vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünün bu hizmeti ileride de devam edecektir. Tanımadığımız, iyice uzaklaştığımız akrabaları devlet dijital ortamda bir arada tutuyor. Biz unutsak da o, unutmuyor. Merak ettiğimiz zaman e devlet vasıtasıyla öğreniriz. Gerisi de çok önemli değil diye düşünebiliriz. Belki içimizden bizim önem vermediğimiz akrabalık hukukuna “Devlet önem verdiğine göre demek ki bu işler önemli” deyip sılayı rahime gereken değer ve önemi veren kişilerimiz çıkar. 17/02/2018, Ramazan Yüce, Konya



* 19/02/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.






11 Şubat 2018 Pazar

Öğretmenlerin Hal-i Pürmelali *



Tekirdağ'ın Çorlu ilçesinde bulunan bir Mesleki ve Teknik Anadolu lisesinde ders işlemeye çalışan bir öğretmenin trajikomik görüntülerini izlemiş olmalısınız. İzlememişseniz izleyin ki gidişatımızı, öğretmenlerin hâl-i pürmelâlini, bizi bekleyen tehlikeyi, eğitim ve öğretimin serencamını görelim. Görelim ki ne yapacağımızı, bu gidişata nasıl dur dememiz gerektiğini düşünelim. Yoksa gidişatımız felaket!

Televizyon ve internet gazetelerinin "Çorlu'da bir lisede skandal görüntüler... Öğrencilerin çektiği skandal görüntüler... Ders anlatmaya çalışan öğretmenleriyle alay ettiler..." başlığıyla verdikleri videoyu izledim. Öğrenciler tarafından çekilip sosyal medyada paylaşıma sunulan görüntüdeki sesleri ve konuşulanları anlayamadım. Çünkü çekim kötü olduğu için anlaşılmıyor. Fakat görüntü, sınıfta olup-biteni anlatıyor. Tahtada ders işleyen öğretmenin yanına kırmızı giyimli bir erkek öğrenci geliyor. Öğretmenin kravatına, karnına dokunuyor; elini kulağına götürüyor, sonra öğretmenin arkasına geçerek öğretmenini kucakladığı gibi havaya kaldırıyor ve -sanırım- kapının yanındaki çöp kutusunun yanına öğretmenini bırakıyor. Derste alayın her türlüsü işlenirken sınıfta gülüşme, ıslık, bağırış ve çağırış gırla gidiyor. Başrolünü kırmızı giyimli, başı kapalı öğrencinin oynadığı bu tiyatroyu, biri cep telefonuyla çekiyor ve sosyal medyada paylaşıyor. İşin garibi, tüm bu olanlara sınıftan kimse "Ne yapıyorsunuz?" demiyor. Öğrenciler tümden teşne bu işe. “Hababam” filmleri bu görüntünün eline su dökemez.


Kimse –özellikle- yetkililerimiz, anne ve babalar, yazılı ve görsel medya "Ne oluyoruz? Nereye gidiyoruz? Bu da ne böyle?" demeye kalkmasın. Veya "Çorlu'daki lisede meydana gelen bu olay bireysel, lokal bir olaydır" diyerek konuyu küçük görmeye kalkmasın. Hele basın, "skandal görüntü" falan demesin. Aslında esas skandal olan bizim bakış açımızdır. Çünkü okullarımızın çoğunda özellikle mesleki ve teknik liselerin çoğunda benzerlerine sıkça rastlanan buna benzer olaylar bizim eserimizdir. Bakmayın çoğunun basına yansımadığına. "Çocuklarımız öz güvenli yetişecek, kimse onlara kızıp bağıramayacak, asla elini kaldıramayacak, onların psikolojisini ve moralini bozamayacak. Çünkü onlar bizim her şeyimiz, biz onlar için yaşıyoruz. Her kim özellikle öğretmenler, bu çocuklara kızıp bağırır, kazara bir tokat atarsa ölümlerden ölüm beğensin" diyen bizleriz. El bebek, gül bebek büyütülen, hiçbir sorumluluk verilmeyen, cezayı müeyyide görmeyen bu korumacı çocuklar, az bile yapıyor. Kimse kusura bakmasın bu gelmekte olan nesil bizim eserimizdir. Eserimizle ne kadar gurur duysak azdır.


Olayın geçtiği okul, bir meslek lisesi. Yeni adıyla Mesleki ve Teknik Anadolu lisesi. Bir zamanların bir işlevi olan gözde okulları yani. Şimdilerde yerlerde sürünüyor. Bu okulların bu hale gelmesindeki en büyük pay, 28 Şubat darbesini yapanlardır. İmam Hatip Liselerinin önünü keseceğiz diye getirilen katsayı ucubesinin bir sonucudur. Katsayıda amaç, İHL'lerdi. Ama torbaya tüm meslek liseleri katıldı. Sayelerinde tüm meslek liseleri yok oldu. Bu okullar yeniden belini doğrultursa -ki mümkün değil- bilin ki eğitim ve öğretimimiz düze çıkar. 28 Şubatı yapanlar, bu süreci destekleyenler, o gün sadece İHL'lerin kapısına kilit vursalardı bu ülkenin eğitim ve öğretimine bu kadar zarar veremezlerdi. Özellikle bu videoyu, 28 Şubatı yapanlar ve savunanlar izlesin ki videoyu herkese izletip “Bakın biz, bu süreç bin yıl sürecek dediğimizde bize gülüyordunuz. Görün ki eserlerimiz meyvesini verdi, sizin haberiniz yok” desinler ve kına yaksınlar.


Toplum olarak biz “Bu öğretmenler yok mu? İşte eğitim ve öğretimi bu hale getirenler bunlar” diye suçu sadece bir kesime atarak egomuzu tatmin etmeye çalışalım, kendi yaptığımızı görmezden gelelim. Bu daha iyi günlerimizdir. Öğretmen bu tip öğrencilere dişini sıkar, iyi-kötü dersini işlemeye çalışır. Sonucunda birkaç dişini kırar, geçer gider. Yarın bu çocuklar, toplum içine girecek. İşte o zaman görün curcunayı. Tüm dişimizi kırsak yine kar etmez, haberimiz ola.


Bu görüntüleri izleyen kaymakam inceleme başlatmış. Sonuç ne mi olur? Sınıf hakimiyeti yok diye öğretmenin yeri değiştirilir; öğretmen, bir öğrencisine tokat attığından dolayı en azından dört ay hapis cezası alır; öğretmeni kucaklayıp ayağa kaldıran, videoya alan ve sosyal medyada paylaşan öğrenciler küçük bir disiplin cezası alır olur biter.  Yetkililerimizden isteğim; öğretmene ne yaparsanız yapın, ister görevden el çektirip öğretmenliğine son verin. Yerine sırada bekleyen birini alırsınız. Ayrıca öğretmenle dalga geçilmiş, psikolojisi bozulmuş. Bunu düşünmeyin. Zira öğretmenin psikolojisi mi olur? Ama öğrencilerimizin morali bozulmasın. Yeter ki onları mutlu edelim. Zaten istediğimiz de bu değil mi? Baksanıza çocuklarımız, oynadıkları tiyatro ile ne güzel eğlenmişler. Yine bu çocuklar iyiymiş. Ya Ödemiş’te öğrencileri tarafından öldürülen müdür gibi bu öğretmeni de öldürselerdi ne olurdu? Maazallah! Bir de çocuklar ıslah evine gidecekti. Buna da şükür hele!11/02/2018, Ramazan Yüce, Konya



* 12/02/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.