10 Şubat 2018 Cumartesi

Mağazaların Kabinini Kimler İşgal Etmiş?

Yan tarafta gördüğünüz resimler bir giyim mağazasının kabininden. Vatandaş; önce beğenmiş, sonra bedenime uygun mu diye denemek için kabine götürmüş, büyük ya da küçük olunca kabine bırakıp gitmiş. Askıda bıraksa eh unuttu diyeceğim. Ama gördüğünüz gibi sere serpe yere atarak çekip gitmiş. Kabinden çıkınca tezgâhtara sordum bu durumu. "Müşterilerin bırakıp gittiğini söyledi çok da garipsemeden. Anlaşılan alışmış müşterilerin aldıkları her şeyi kabinde bıraktığına. 

Sanırım bu görüntü hiçbirinizin hoşuna gitmemiştir. Kimin gider ki? Ama maalesef görüntü bu. Ben kabinin iki tanesinden görüntü aldım. Diğer açık olan kabinlere de göz attım. Durum hepsinde aynı. 

Müşteri el etek çekilince içerideki görevliler, bir taraftan tezgaha rastgele bırakılmış olanları düzeltirken bir taraftan da kabine yerlere atılmış yeni elbiseleri temizleyip dürecek, sonra tekrar vitrin veya tezgaha koyacak. Görevi bu. Elbette yapacak diyebiliriz. Haydi diyelim ki tezgahtakileri dürüp koysun. Kabindekileri ne yapacağız?  Bu kabine bırakılıp yere atılanı, belki de içimizden biri bir başka gün gelip alacak. Aldıktan sonra da nasılsa yeni aldım deyip yıkamadan giyecek.

Almak için deneyen, almaktan vazgeçen, büyük-küçük diye bırakıp giden bizim insanımız. Bunlar uzaydan gelmedi. Dağdan veya ormandan gelmedi. Şehirde yaşayan, görüntüsü insana benzeyen yaratıklar bunlar. Bunu bugün bir başkası yapmış, yarın ben yapacağım, ertesi gün sizden biri. Hiç öyle kendimizi temize çıkarmaya, başkasını ayıplamaya falan çalışmayalım. Çünkü bunu yapan üç-beş kişi falan değil. Bu konuda duyarlı olanların sayısı her geçen gün giderek azalıyor. Bu iş böyle giderse vakayi adiyeden olacak diyeceğim ama görüntü, zaten olmuş bile. Takip etsen, bunu buraya bırakma desen asla bıraktığını da kabul etmez. Benden önce biri bırakmış deriz. Asla yaptığımızı kabullenmeyiz. 

Adına müşteri diyoruz bunların. Velinimet kabul ederiz. Başımızın tacı deriz. Elbette müşteri, müşteridir. Gereken ilgi ve alaka gösterilecek. Firma gerekli duyarlılığı gösterecek. Çünkü ekmek teknesidir. Müşteri olmadan burası dönmez. Ama müşteri de müşteriliğini bilecek, alışveriş yerine pislemeyecek. Alıp giyindiğini geri yerine getirmesini bilecek. Yok, ben müşteriyim, daima haklıyım derse en azından giyip denediğini kabindeki askıya asıp çıkacak, yere atmayacak. Yok, ben bunu da yapmam, bu firmanın çalışanları var, onlar yapsın denirse -ki görüntü bu- bu tiplere elbiseden ziyade semer vurmak lazım. Çünkü insan olanın giyeceği elbise bu tiplere lüks gelir. Ancak semer paklar bunları. Boşu boşuna firma, bu tipleri müşteri diye mağazadan içeri almasın. Kapıya bir adam koysun, bu tipler girerken "Size uygun elbisemiz maalesef yok. Çünkü size olsa olsa semer olur, o da burada yok" desin. Firma, hepsi insan elbisesi giymiş kişi bunlar. Biz seçemeyiz derse bizi hale yola koyuncaya kadar denemek için kabine gidenden geri getirdiği takdirde verilmek üzere kimliği alınsın. Gerçi üzerine ancak semer konan bu tip eşekler, bundan da anlamaz. Denediğini kabinde, kimliğini de tezgâhtarda bırakır, gider nüfusa. Kimliğimi kaybettim diye yeni kimlik çıkartır.

Şehrin en işlek yerinde insanların içinde insanım diye dolaşan ve kendine yakışanı almaya çalışan bu tipler, maalesef içimizde bizimle yaşıyor, aynı havayı teneffüs ediyoruz. İşin garibi bu yaptıklarını bunlara kimse öğretmemiştir. Ne anası, ne babası, ne de hocası. Nasıl ki eşek, eşekliği kimseden öğrenmiyorsa bunlar da kendiliğinden öğreniyor bu eşekliği. Beyninin içi, zihin yapısı değişmediği, bir yaptırım uygulanmadığı, kimse ayıplamadığı müddetçe bunlar eşekliğini yapacaktır. İstediğin elbisesi giydir. Bunlar yine eşektir, yine eşek. Hatta eşek oğlu eşektir diyeceğim ama inanın eşeğe hakaret olur. Ki eşekler bu toplumun yükünü çeker ama yük olmaz. 10.02.2018, Ramazan Yüce

8 Şubat 2018 Perşembe

Dertleri, Siviller mi Bunların? *


Türkiye terörle mücadele kapsamında yanı başımızdaki Afrin'e operasyon başlattı. Dünyanın her bir yerinden "Endişeliyiz, operasyon süreli ve sınırlı olmalı..." açıklamaları geldi birbiri ardına. Türkiye hedeflediği şekilde Afrin şehir merkezine yaklaştıkça bu sefer, "Türkiye şehir merkezine girmemeli, sivillere dikkat! Siviller zarar görmemeli, Türkiye operasyonu bitirmeli..." denmeye başlandı.

Yurt dışındaki ülkeleri anladım da işin garibi ülke içindeki bir kesim de aynı kanaatte. Hatta "Siz oraya çıkmamak üzere yerleşmeye gidiyorsunuz" niyet okuyuculuğu da yapıyorlar. Haydi diyelim ki dış güçlerin niyetleri belli, Afrin'deki yapıyı destekliyor, korumaya çalışıyorlar. Bizimkilere ne oluyor ki? Ülke içinde terör oldu mu? Nerede bu hükümet, bizim istihbaratımız yok mu, derler. Terörü kurutmak ve ülke içinin güvenli olması için bataklığı kurutmak amacıyla operasyon yapılıyor. Bu sefer siviller zarar görecek, şehre girme deniyor. Artık birileri gerçek niyetlerini ortaya koysa, saflarını belirlese iyi olacak. Bu ülkenin menfaatini, güven ve huzurunu düşünen aklıselim bir insan, gün aşırı olan terör ve canlı bomba eylemlerinin Fırat-Kalkan ve Afrin operasyonlarıyla kesildiğini görecektir. Çünkü terörün inine girildi. Türkiye yıllardır terörü bitirmek için yurt içinde mücadele etmiş ama başarılı olamamıştı. Nihayet dış desteğini kesmeden bu işin olmayacağını anladı ve gözü kara bir şekilde operasyon üstüne operasyon düzenlemeye başladı.

Yurt içindeki ve yurt dışındaki terör destekçileri ve barışsever görünenler veya siviller zarar görmemeli diyenler, aklınız başınızda mı sizin? Siz bu milletin aklıyla dalga mı geçiyorsunuz yoksa? Ya da siz bu milleti balık hafızalı mı sanıyorsunuz? 2011'den beri Suriye'de çoğunluğu sivil -en azından- bir milyon kişi öldürülürken, dört milyonu bizde olmak üzere milyonlarca Suriyeli, mülteci olarak yaşarken siz neredeydiniz? O zaman siviller zarar görüyor diye niye sesiniz çıkmadı? Afrin'den terör örgütü Gaziantep ve Kilis'teki sivil halka günlük füzeler atıp insanımızı öldürürken siviller ölüyor diye niçin konuşmadınız? Siz, bize günlük füze atan örgütü bile daha terör örgütü olarak kabul etmiyor ve ikircikli davranıyorsunuz?

PYD ve YPG'nin terör örgütü olup olmadığı konusunda ikircikli davranıp siviller zarar görecek diyen içimizdeki barışseverler, ister misiniz operasyon boyunca sizi, Kilis ve Gaziantep sınırında misafir edelim? Sahi size göre bir örgütün terör örgütü sayılabilmesi için bu ülkeye kaç füze daha atması gerekiyor? Size göre bu örgütün terör listesine alınması için illaki ABD veya AB ülkeleri listeye mi alması gerekiyor?

Yaşantınızla, savunduğunuz fikirlerle bu millete o kadar yabancısınız. Zaten bu yüzden bu millet size asla prim vermiyor. Keşke bunu görüp anlayabilseniz! Ama sizin karın ağrınız bu milletin değerleri ve geleceğiyledir.

Okyanus ötesinden ABD, varlık sebebi hep  Akdeniz'e inmek olan Rusya, mezhep tarafgirliği yapan İran; 2011'den beri Suriye'de at koştururken, Suriye'yi yaşanmaz kılarken kimse bunlara "Siz burada ne arıyorsunuz, aman operasyonu kısa tutun, siviller zarar görmesin" demezken 40 yıldır terörden canı yanan bu ülke mi operasyon yapınca sivilleri düşünür oldunuz? Gidin işinize! Sizin derdiniz siviller falan değil.

Gayzınızdan çatlayın! Çatlasanız da patlasanız da bu operasyon devam edecek, bu kervan yürüyecek ve masum olan siviller de zarar görmeyecektir. 08.02.2018



* 10/02/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



7 Şubat 2018 Çarşamba

41 Yılda 5 Ev...41 Kere Maşallah!

Nerede bir emekli, özellikle memur emeklisi görsem kara kara düşünür görürüm. Hafif bir deşeledin mi adamlar dert küpü. Çünkü emekli olunca maaşlarında epey bir düşme olmuş, çoğu geçim derdinde. Vakit geçirememeleri ise ayrı bir dert.

Umreden gelen bir arkadaşımızı ziyarete gittiğimizde 40 yıl çalıştıktan sonra emekli olan bir meslektaşım, "Arabasını değiştireceğini, çünkü fazla yakıt tükettiğini, daha az yakan bir araç almayı düşündüğünü, maaşının çok düştüğünü, bundan sonra hesap-kitap yapmak zorunda olduğunu" ifade etti sohbet arasında. Emekli olduktan sonra “Emekli parasıyla bir daire alaydın” diyenler oldu. Bizi çok para alıyor diye düşünüyor çoğu. Halbuki aldığım tüm avans yüz bin lira. Bu parayla nasıl daire alacaksın” dedi ardından. “Emekli olmadan önce ‘Daha çalışın mı? Bırakıver artık’ diyenle de çok karşılaştım.” diye ekledi.  O konuştu biz dinledik. Ayrılırken “Maalesef devletin emekli politikası iç açıcı değil, emekli olduktan sonra işçi ve memur arasında maaş uçurumu iyice derinleşiyor. Emekli olan bir işçi, aldığı avansıyla iyi bir daire alabildiği gibi emekli maaşıyla da geçim sıkıntısı çekmeden müreffeh bir hayat sürmeye devam ediyor.” diyebildik.

Ziyareti bitirip evimin yolunu tutarken yolda kendim için de emeklilik çanlarının çaldığını, yarın aynı durumu ben de yaşayacağım. Devlet, memur emekliye sanki yaşadın yaşayacağın kadar, ölmen daha hayırlı der gibi takdir ettiği maaşla” dedim. Daha dün, ne zaman gelecek bu emeklilik vakti derken şimdi emeklilik eli kulağında olunca “Okuyan çocuk var, evlenecek çocuk var. Emekli olursam bu işler nasıl dönecek, sonra nasıl vakit geçireceğim” endişesi yaşıyor çoğu çalışan memur kesimi. Rızkı veren Allah olsa da düşünmeden edemiyor insan.
***
Gündüz dersten sonra yapılacak birkaç işi halletmek için çarşının yolunu tuttum. Çıkrıkçılar içinde elimde poşet ayakkabı tamircisine giderken kara yollarından emekli olan, babam yaşlarında bir ahbabımla karşılaştım. Hal-hatırdan sonra çoluk-çocuğu konuştuk. Ardından emekli olup olmadığımı sordu. Halen çalıştığımı söyledim. Benim oğlan da çalışıyor dedi. Yaşımı sordu. Elli beş dedim. Benim oğlandan küçüksün, bizimki 59 doğumlu. Bu sene 41.senesi. Hala çalışıyor, emekliliği de düşünmüyor. Benim emekli olduğum yerde çalışıyor. Maaşı zaten iyi. Şimdi durumları daha da iyileşti. Dört tane evi var. Geçen gün bir tane daha almış, 700 liraya kiraya vermiş dedi. İki sene öncesi aynı yere falanı da yerleştirdim geldim dedi. O konuştu, ben dinledim. Ara boşlukta “41 sene…Maşallah! Allah sağlık versin, daha çok versin” dedim, vedalaştık.

Ayrılırken 41.yıl, maşallah dedim tekrar. Meram ettim; bu arkadaş 41 yıldır çalıştığına, daha 59-60 yaşında olduğuna göre kaç yaşında işe başlamış olabilir diyerek basit bir hesap yaptım. 17-18 yaşında başlamış olmalı, benim ortaokula başladığım yaşta işe girmiş, ortalama çalıştığı her 8 yılda bir ev sahibi olmuş dedim.

Ahbabım, sanki akşam ziyaretinde konuştuklarımızı dinlemişcesine cevap verdi bana oğlunun üzerinden. Memuriyet hayatımda 26.yılımı çalışıyorum. Yaşım gelmiş elli beşe. Bugüne kadar kimin ne kadar maaş aldığını, at-araba olarak neyi olduğunu, kaç evi olduğunu hiç merak etmedim. Kendi maaşıma göre ayaklarımı uzatıp yaşamaya çalıştım. Kendimi kimseyle kıyaslamadım. Kıyaslayanlara da halimize şükredelim, bizden daha düşük alan asgari ücretliler var bu ülkede dedim. Allah herkese emeğinin karşılığını ve helalinden yemeyi nasip etsin. Yalnız bu ülkede işçi-memur arasında çalışma esnasında ve sonrasında maaş, avans uçurumu olmamalı. Herkes emeğinin karşılığını adilane bir şekilde almalı. 

Her işin bir riski vardır mutlaka. İşçimiz hakkını alsın fazlasıyla. Ama diplomanın da bir bedeli olmalı. Memur emekliliği esnasında okuduğuna pişman olmamalı. Acilen bir personel rejimi gerekli bu ülkede. İşçi-memur ve asgari ücretli arasında bu kadar fiyat uçurumu olmamalı. Herkes yaptığı ve aldığı sorumluluğa göre bir maaş almalı. En düşük maaş alan, insanca yaşayabileceği bir maaşa imza atmalı. Sonrası sorumluğuna, iş riskine ve aldığı diplomasına göre yeniden düzenlenmeli. 07/02/2018, Ramazan Yüce, Konya