2 Aralık 2017 Cumartesi

Aklımı Alacaktı Senin Bu Köpeğin Be Adam!

Cuma akşamı okul arkadaşlarımla biraz oturduktan sonra 23.00 sularında evin yolunu tuttum. Gecenin karanlığında etraf ıpıssız. İnsanlar çekilmiş evlerine. Üşüten bir soğuk var dışarıda. Aralığın biri ne de olsa. Caddeden gelip geçen araçların gürültüsü var sadece.

Düşünceli bir şekilde kendi halimde kaldırımdan yürüyordum ki ihata duvarı demirle çevrili müstakil bir evin bahçesinden gelen bir hav hav sesi bozdu sessizliği. İrkildim birden. Çünkü hiç beklemiyordum. Köpek ön iki ayaklarını duvara dayamış şekilde bir o tarafa, bir bu tarafa havlayarak ipinden veya zincirinden kurtulmaya çalışıyor. Önce bağlı değil, duvardan atlayıp beni haklayacak dedim içimden ve korktum. Bağlı olduğundan emin olduktan sonra emin adımlarla yürümeye devam ettim. Kuru sıkı havlamaydı köpeğinki. Böyle desem de adımlarımı hızlandırdım. Zira köpek bu. Ya ipini koparıp özgürlüğüne kavuşursa -görünen o ki- ilk haklayacağı kurban bendim. Çünkü kendisine zarar vermeye gelen düşman gibi gördü beni. Havladı durdu. Taki ben uzaklaşıncaya kadar. 

Yaka ve Aşkan taraflarında yaygın bu tür bağlı köpekler. Bu mevkideki bulunan evlerde köpeğin olmadığı ev sayısı neredeyse yok gibidir. Kimi bağlı, kimi de başıboş bu bölgelerde gezip duruyor. Sabahın erken saatinde okula giderken sokak aralarında sere serpe uzanmış yatan onlarcasını görürüm çoğu zaman. Salınmışı sessiz-sakin, kendi halinde. Bağlısı kuru sıkı tabanca gibi atıyor durmadan. 'Ah bir bağlı olmasam, ben sana gösteririm' der gibi.

Köylerde bile bu kadar köpek yok desem mübalağa etmiş olmam. Evinin önüne bu şekilde köpek bağlayanların amacı sanırım evlerini korumak olmalı, özellikle hırsızlık yapmaya gelenlere bir korku ve gözdağı olsa gerek. Evinin önüne bu şekilde köpek bağlayanların evlerini merak ediyorum, acaba kaçının evine hırsız girmedi bugüne kadar? Zira nasıl ki hırsıza kilit olmazsa, köpeğin de çok faydalı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü hırsız hangi evde ne tür risk ve tehlikenin olduğunu bilir ve ona göre tedbirini alır ve girmek istediği eve girer. Yeter ki hırsız istesin. Eğer değerlendirmem doğruysa bu köpeklerin tek misyonu var, benim gibi kendi halinde gelip geçen masum ve kendi gölgesinden korkan insanları korkutmak. Bir de hane sahibini rahatsız etmek. Çünkü ben o caddeden yürüyerek kaç günde bir geçerim. Bir daha ki yürüyeceğimde karşı kaldırımı tercih ederim. Köpek caddeden gelip geçen herkese havlarsa işte o zaman köpeğin sahibinin işi kül. Çünkü köpeğin havlamasından ev sahibi de uyuyamaz. Otururken bile her havlayışa kulak kabartmak zorundadır. Ama hiç üzülmem böylesine. Susacak diye beklesin dursun evinin veya yatağının içinde.

Şehir içinde evlerin önünde bağlı, hırlayan ve havlayan köpeklere bir çözüm bulunmalı. Yoksa ani havlamalarda olmayan aklımızı başımızdan alacak bu gidişle.

30 Kasım 2017 Perşembe

Nasıl Anmazsın Keçecizade Fuat Paşa'yı Rahmetle! *

Keçecizade Fuat Paşayı işitmiş olmalısınız. Bir Osmanlı sefiridir. Osmanlı'ya Batılıların 'Hasta adam' dedikleri bir dönemde Osmanlı sefiri olarak Avrupa'da bir toplantıya katılır.

Toplantı öncesi sefirler kendi aralarında sohbet ederlerken Avrupalı bir sefir ortaya bir soru atar: “Hangi devlet daha güçlüdür?” diye.
-Osmanlı, diye cevap verir, Fuat Paşa. Bu cevap karşısında diğer sefirler şaşırır ve Keçecizade’nin yüzüne bakarlar. Fuat Paşa:
-Evet, Osmanlı daha güçlüdür. Çünkü sizinkiler dışarıdan, bizimkiler içeriden yıkmaya çalışıyorsunuz, hâlâ yıkamadınız, der. Diğer sefirler cevap veremez ama pes de etmezler. Düşman kardeşler ve hatta 7 düvel bir araya gelerek sonunda Osmanlı'yı yıkmayı başardılar.

Dış güçler düşmanlığını yapacaklar yapmaya. Çünkü onlar güçlü bir devlet istemezler. Dün böyleydi, bugün de böyle, yarında böyle olacaktır. Ama yıkıp yok etmek için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar zaten bunu beceremezler. Ancak Keçecizade'nin dediği gibi içeriden destek bulurlarsa daha çabuk hedeflerine ulaşırlar.

Son yıllarda ABD'nin başını çektiği şer güçler; Türkiye'yi yola getirmek, diz çöktürmek için her türlü yol ve melanete başvuruyor. Son oynadıkları koz da Rıza Zarrab'ın ABD mahkemeleri tarafından yargılanması olayıdır. Gerçi Zarrab'ın itirafçı olmasıyla hakkındaki dava, sanıklıktan tanıklığa dönüştü. Yargılanan kim olursa olsun, orada yapılan sözde yargılama; Türkiye Cumhuriyetini cezaya çarptırma, mevcut Cumhurbaşkanını köşeye sıkıştırma ve halkın gözünden düşürme yargılamasıdır. ABD dışarıdan bunu yaparken içeriden de salvolar olmalıydı. Bunun için hiç de zorlanmadılar. Gönüllü elçileri hemen harekete geçti. Belge üzerine belge açıklıyor bugünlerde. Hâlâ  da arkası gelecek deniyor. Siyaseti öğrendi mi bilmiyorum ama belge açıklamada çok mesafe kat etti. İlk acemiliğini 17-25 Aralık sürecinde meclis grup toplantısında tape dinleterek atlatmıştı. FETÖ'ye karşı, ama FETÖ'nün ekmeğine yağ sürdü. Çünkü onların piyasaya sürülsün istedikleri belgelere mal bulmuş mağribi gibi sarıldı ve okudu. ABD'ye ve siyonizme karşı, ama onların dümen suyuna girdi bugünlerde bilerek veya bilmeyerek. 

Düşmanın istediği bir gözdü, Allah onlara verdi iki göz. Onlar dışarıdan, bizimkiler içeriden vuruyor da vuruyor. Sade bir vatandaş olarak olanları hayret ve ibretle izliyorum. Düşmanın niyeti belli. Bizimkilere ne oluyor? Türkiye'nin kıskaca alındığı bir ortamda siyasi husumeti bir tarafa bırakarak dış güçlere karşı bir ve beraber hareket edileceği yerde 'Düşmanımın düşmanı dostumdur' denerek var gücüyle içeriden vurmaya çalışmasını izah edemiyorum, anlamıyorum, anlamak istemiyorum. Bunun vatanseverlikle bir alakası yok. Böyle yapmakla sanki birilerine olan minnet borcunu ödüyor. Bu tip partilerin bu ülkede niçin iktidar adayı olamadıklarını şimdi daha iyi anlıyorum.


ABD merkezli saldırıların içimizdeki iç ayağını görünce nedense Rahmetli Keçecizade Fuat Paşayı hatırladım. Allah rahmet eylesin. Sen mezarında rahat uyu paşam diyeceğim, ama maalesef senin zamanındaki Batılıların, içimizdeki Jön Türkler’le birlikteliğini bugün bir başkası yapıyor. Hiç ibret almamışız, tarih yeniden tekerrür ediyor maalesef. 30/11/2017 Ramazan YÜCE

* 02/12/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

29 Kasım 2017 Çarşamba

Sorumluluk İsteyen Her İşte Nöbete Devam

Bir yerde bir bir sorumluluk mu var. Hiç boş geçmedi bugüne kadar. Mıknatıs gibi çekti beni kendine. Ya da ben gidip onu buldum.

Kahta İHL'de çalışırken  Bakanlık lise 1'ler için yönetmelik gereği tüm liseler arasında merkezi bir sınav yapardı. O gün okulun diğer öğrencileri tatil olurken 9.sınıf öğrencileri kendi okullarında sınav olurdu. Okulların öğretmenleri diğer okulun öğrencilerine gözetmenlik yapmak üzere okullar arasında yer değişirdi.

Kız meslek lisesinin öğretmenlerini İHL'ye, İHL öğretmenlerini de kız mesleğe görevlendirmişlerdi. Çalıştığım okulun öğrencisi fazla, kız mesleğin öğrencisi de azdı. Haliyle İHL'nin öğretmen kadrosu da fazlaydı. 

Kahta İHL'den 20 öğretmen kız mesleğe gittik. Okul müdürü "Arkadaşlar, bu kadar arkadaşa ben görev veremem, içinizden iki kişi kaldım, diğerleri gitsin. Zira benim sadece bir sınav salonum var dedi. Bu söz üzerine bir sevindik, bir sevindik. Çünkü görev yapmadan gidecektik. Zira 20 kişiyiz. İki şanlı kişi bulunur elbet dedik. Herkes sevindi, ben de sevindim. Kendi aramızda kısa bir sevinç gösterisinden sonra 'iyi de, kim kalacak, gönüllü var mı" dendi. Doğal ki çıkan olmadı. İçimizde öğretmenliğe yeni başlayan, halihazırda stajyer öğretmen olan bir kişiye, "Sen kal" dendi. Bir kişi bulunmuştu. Sırada ikinci gözetmeni bulacaktık. Kısa bir sessizliğin ardından gönüllü çıkmayınca 'O zaman kura çekelim' dendi. "Kura çekecekseniz, ben gönüllü kalayım" dedim. 'Niye ki' dedi öğretmen arkadaşlar. "Ben kendimi bilirim. Bu kura, mutlaka bana çıkar. Boşu boşuna kura çekmeyin. Haydi gidin" dedim. "Olur mu öyle? 19 kişiyiz 19'da bir şansın var. Kura çekeceğiz" dediler gülerek. 

Hasılı, kura çekildi. Talihli kişi belirlendi. Okulda gözetmen olarak kaldım. Öğretmen arkadaşlarda "Nereden bildin" merakı sürdü epeyce. Sonunda onlar muradına erdi, bense nöbete geçtim. 

Ne zaman ki bir şeyin kaymağı yenecek, bir ödül veya hediye var. Bu tür kuralarda hep boş çektim, bir amorti bile çıkmadı. Nerede bir külfet, sıkıntı veya sorumluluk var, kör talih hep bana güldü. Bir yerde yemek mi yeniyor. O yemekte gizlenmiş bir yaş mu var. O da benim nasibim. Kıl mı çıkacak bana gelir. Şu baklavayı yiyeyim, spzımjn tadı gelsin derim. Cevizin kabuğundan kaçan yine beni bulur. Bu alanda da hiç boşum yok anlayacağınız. Beni bilen çoğu, benim de içinde bulunduğum bir çekiliş ve kurada sevinirler, nasılsa Ramazan'a çıkar diye. 

Dedemden kalan tarlaların kurasını da bana çektirmişlerdi çocukken. Nerede taşlı, albenisi olmayan, kimsenin bana çıkmasın dediği tarla varsa işte o tarlalar da bize çıkmıştı. 

Çocukların düğününde lazım olur, mehir bedeli yaparız diye azar azar altın alırım. Altın hep zirve yapmıştır o zaman. Para lazım olur, altını bozdurmaya kalkarım, altın dibe iner. Ne zaman ki altını düşük fiyattan bozdururum, altın yeniden şahlanır. Döviz alış ve satışım da bundan farklı değil. 

"Fetva veriyorlar, borsadan lot alalım, çok kar elde edeceğiz, ileride çocuklarımız için yatırım olur" dedi iki arkadaş. Param yok dedimse de biz sana dolar borç verelim dediler ve beni güç-bela ikna ettiler. Düşük kurdan aldığım doları öderken doların hızına yetişmek mümkün değildi. Gelecek vadeden Tüpraş'tan 35 liradan lot aldık. Bizim gelecek vadedecek olan Tüpraş hissesi 9 liraya kadar indi. 

Kör talih sana hiç mi gülmedi derseniz? Hatırladığım, Adana'da çalışırken Çetinkaya mağazasından sanırım 75 liraya bir pardesü almıştık. Akülü araba ve bisiklet çekilişi varmış. Verdikleri kuponu doldurup attık, atarken de küçük çocuğuma "Bunu senin adına doldurdum" dedim. Çekiliş esnasında küçük bisiklet çocuğuma çıkmıştı. 

Gördüğünüz gibi hepten şanssız biri değilim. Bazen döner-şaşar, milyonda bir de olsa kötü talihimi yenerim. Ama sorumluluk isteyen her iş beni buldu, bunu adım gibi biliyorum. 29.11.2017 Ramazan YÜCE