21 Kasım 2017 Salı

Kovboy İş Başında *

17-25 dendi mi akla Rıza Sarraf gelir. Yolsuzluk, rüşvet, kara para aklama...hepsi vardı iddiaların arasında. Hakkında -bizim sandığımız- savcılarımız dava açtı, gözaltı kararı verdi, iddianame hazırlandı. Kısa bir bocalamanın ardından devlet duruma hâkim oldu.

Siyaseten yapılan ve sonuç almaya dönük bu operasyonla başarıya ulaşamayınca, vurucu ve öldürücü darbe için 15 Temmuz seçildi. Devletin gücü ve milletin birliğiyle şükürler olsun, bu kanlı darbe teşebbüsü de akim kaldı.

Türkiye'ye içte ve dışta boyun eğdirmek için mücadele bitmedi. Oynanan oyunu başını kuma gömerek perde gerisinden yöneten ABD, bu sefer bayrağı kendi devraldı. Çünkü on yıllardır beslediği beslemeleri becerememişti bu işi. Başka yollar denenmeliydi. Ne yapıp ne edip 17-25 Aralık'ın baş aktörü Rıza Sarraf, Türkiye sınırları dışına çıkarılıp ABD'de yargı huzuruna çıkarılmalıydı. Beklendiği gibi Rıza Sarraf ABD'de yargı huzurunda şimdi. ABD'nin niyeti belliydi belli olmaya. Tutuklanacağını bile bile bu Sarraf ve avanesi niçin gitti? Yoksa Sarraf da oyunun bir parçası mı? Düşünmeden edemiyor insan.

ABD'li savcı; noktasına, virgülüne dokunmadan bizdeki 17-25 Aralık savcılarının hazırladıkları iddia ve belgelerle Sarraf ve dönemin bakanı Çağlayan hakkında dava açtı. İddialar, kara para aklama, ambargoyu delme vs üzerine. Türk yargısı bu bilgi ve belgeleri biz vermedik, nereden aldınız diye sorduysa da doyurucu bir cevap alınamadı ne ABD hükümetinden, ne de yargısından. Çünkü karşımızdaki ABD idi. İstediğini yapardı. Çünkü güç-kuvvet ondaydı. Dünyanın kovboyu idi ne de olsa. Nasıl ki ABD yapımı filmlerde kovboylar başroldeydi, onlar düzeni sağlardı hep. Kimdi bu kovboylar? İsterseniz hafızalarımızı bir tazeleyelim. Kovboy, ABD'de sığır çiftliklerinde atları evcilleştiren, sığırları güden ve bakımını yapan kişi demektir. Yani sığır çobanı. ABD filimlerindeki başrol oyuncu  anlayacağınız. Bir tane sığır çobanı istediğini yapar, yıkar ve sonunda muhitine hâkim olurdu.

Her ne kadar şimdilerde bu şekil hayvan yetiştiricisi kalmasa da eskilerde kalan bu misyonu, günümüzde ABD, devlet politikası haline getirmiştir. Dünyayı bu şekilde kovboy mantığıyla yönetmektedir. Ne dur diyen var? Ne, ne yapıyorsun diyen? Ne, bu yaptığın haksızlık diyen var? ABD, istediği gibi at koşturuyor, kendi kural koyuyor, koyduğu kuralı dünya uygulayacak derken kendisi, koyduğu kurala da uymuyor. Canının istemediği ülkeye ambargo koyuyor, canının istediği ülkeye savaş açıyor, bir ülkenin insanına ve bakanına dava açıp yargılayabiliyor. Adı konmamış dağ kanunu uyguluyor. Dünyada kimseden, hiçbir devletten tık yok. Herkes korkuyor, aman bana ilişmesin, ne olur, ne olmaz diyor. Hâsılı dünün at yetiştiricisi, sığır çobanı bugün Beyaz Saray'da oturuyor, dünyaya yön ve nizam veriyor. Kim ayağına takılırsa, kim suyunu bulandırırsa, kim yolunun önüne çıkmaya cesaret eder ve çıkarsa dünyanın sessiz kaldığı bir durumda ona haddini bildirmeye kalkıyor. Her yolu denemeyi ve uygulamayı da kendisine mubah görüyor. Çoğu ülkeyi ABD'den yönetmek masraflı olduğu için her ülkeyi içeriden beslemeleriyle yönetmeye çalışıyor. Paralı askerleri vasıtasıyla her türlü bilgi akışı ona geliyor. Ne istihbarat sorunu var, ne para, ne silah, ne de insan gücü. Dünya emrinde dense yeridir.

ABD'nin birkaç yıldır Türkiye'yi dize getirmeye çalışması da kovboy geleneğinden gelen bir hastalığıdır. Çünkü Türkiye kendisine ayak bağı olmaya kalktı, üstelik dikleniyor. Her yönden kıskaca alınmalı ki bu elden çıkmak üzere olan dünün emir eri devleti; yeniden kabuğuna çekilsin, kendisine verilen misyonu oynasın; oyun kurmaya, başkasıyla birlikte hareket etmeye kalkmasın, yeniden fabrika ayarlarına dönsün.

Sözün kısası, son yıllarda Türkiye'nin başına örülen çoraplar pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Daha da devam edeceğe benziyor. Ta ki Türkiye kendisine biçilen role geri dönsün. Bunun için diğer ülkelerle izole edilmesi, ekonomik sıkıntı, diplomatik kriz, 15 Temmuz gibi kaba kuvvet dahil her yol denenmektedir.

Rıza Sarraf olayı 17-25 Aralık, ben bitti demeden bitmez, daha ben buradan çok ekmek yerim, Türkiye'yi hizaya getiririm ve getireceğim demektir. Bu Türkiye değil mi ki dünün uysal koyunu. Yaramazlaştı iyice. Burnu sürtülmeli ki bir daha yerinden kalkamasın ve bu ülkenin yaramazlığından hareketle başka ülkeler de cesaretlenmesin. Hâsılı bu dünyanın ipi bir sığır çobanı ve at yetiştiricisinin elinde. Kovboy yeniden iş başında yani. Allah bu ülkenin ve mazlum dünya ülkelerinin yardımcısı olsun. 21.11.2017

* 25/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

20 Kasım 2017 Pazartesi

Yakışık Almadı Hiç! *

Fırsat buldukça toplumsal yara ve dertlere değinmeye çalışıyorum yazılarımda. 17.11.2017 günü "Okul kantincilerinin feryadını duyacak yok mu" başlıklı bir yazı kaleme alarak kantincilerin birkaç yıldır devam eden sorunlarına eğilmeye çalıştım.

Sektörün iç işleyişini bilmiyorum ama basından izlediğim ve birkaç tanıdık kantinciden edindiğim intibam dolayısıyla sorunu masaya yatırdım ve yetkililerden çözüm istedim. Yazdığım yazımı da birkaç kantinciyle paylaştım. Yazı hoşa gitmiş olmalı ki Türkiye çapında faaliyette bulunan hemen hemen tüm kantin dernekleri yazımı sosyal medya aracılığıyla paylaştı. Olumlu dönütler aldım. Sektör, dertli mi dertli imiş bu konuda. İnşallah sorunları çözüme kavuşur.

Yazımın kısa zamanda paylaşım rekorları kırması hoşuma gitmedi değil. Kısa zamanda tüm derneklerin yazıdan haberdar olması, aralarında sıkı bir ilişki olduğunu da gösterdi. Bu demektir ki hızlı ve müthiş bir organizasyona sahipler. Bu açıdan Türkiye'de faaliyette bulunan kantincileri de tebrik etmek istiyorum burada.

Çoğu dernek başkanı usulüne uygun olarak adresimi vererek paylaşımda bulunmuş. Kendilerine buradan teşekkür ediyorum. Fakat Kocaeli Kantinciler Derneği Kurucu Başkanı Sayın Alican KAZGAN, 17/11/2017 gecesi kaleme aldığım “Okul Kantincilerinin Feryadını Duyacak Yok mu?” başlıklı https://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2017/11/okul-kantincilerinin-feryadn-duyacak.html blogumdaki yazımı tamamen kendisine mal ederek 19/11/2017 günü “http://www.batiyakasihaber.com//haber/1335/okul-kantincilerinin-feryadini-duyacak-yok-mu.html ve http://www.bizimgazete.com.tr/haber/guncel_1/-okul-kantincilerinin-feryadini-duyacak-yok-mu/19931.html internet gazetelerinde yayımlatmıştır. Aynı yazım 20/11/2017 günü gazetemiz Anadolu’da Bugün gazetesinde de (http://www.anadoludabugun.com.tr/yazi/okul-kantincilerinin-feryadini-duyacak-yok-mu-2875) yayımlanmıştır. İlgili haber sitelerine ve Kocaeli Kantinciler Derneği web sayfasına yaptığının doğru olmadığını ifade eden e-postalar gönderdim. Hâlihazırda ne dernek başkanından ne de ilgili sitelerden bir dönüş olmadı.  Üzülmedim değil. Çünkü yapılan, emeğiyle geçinen kişilere sığmaz.

İki yıl önce yazmaya başladığım amatör yazı hayatıma adım atarken “Neyi dert edinirsem onu yazacağım” demiştim. Yazmış olduğum 1400’ün üzerindeki yazımda hemen hemen her konuya değindim. Bu yazımda da kantincilerin derdine ortak olmayı amaç edinmiştim. Maksat da hasıl oldu. Önemli olan da bu idi zaten. Yazdığım yazının ilgi ve alaka görmesi bizi memnun etmekle beraber etik olanın yazının altında adıma da yer verilmesiydi. Ama maalesef olmadı. Acaba kendi ürünleriymiş gibi yazıyı kendilerine mal etmek ve iç etmek nasıl bir duygu? Anlamadım gitti. Adıma veya bloguma yer verselerdi, kıyamet kopmazdı. Buna ne denir? Söylemek istemiyorum. Ha dışarıdan başkasına ait olan bir şeyi araklayıp kendine mal etmişsin, ha başkasına ait olan bir yazıyı kendi ürününmüş gibi piyasaya sürmüşsün. Ne farkı var bunun? Üstelik herhangi maddi bir şeyi çalan mecbur kalıp almıştır denebilir, bilginin alınmasına ne denmeli? Hiç gereği yoktu bunun.

Yazdığım yazılarımdan para kazanan ve alan bir kimse değilim. Zevkle değiniyorum bu konulara. Dert edindiğim konularla ilgili birilerine şirin görünme, birilerinden kaçınma gibi bir meseleyi hiç dert edinmedim. Yeter ki bir konuyu dert edineyim. İlgili sitelere yazmama rağmen dönüş yapmamaları ve sayın başkanın yazımı kendisine mal etmesinden dolayı zatı şahanelerine üzüntülerimi ifade etmek isterim. Yazım onların olsun, hayırlı olsun, güle güle kullansınlar! 20/11/2017 Ramazan YÜCE

* 22/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

18 Kasım 2017 Cumartesi

Pazarcı Esnafının Maharetlerini Değerlendirmek Lazım

Bana bu ülkenin en garip, en pratik insanı kim deseniz ilk başa koyacaklarımın arasında bazı pazarcı esnafı gelir.

Müşterinin görebileceği şekilde en öne meyve ve sebzenin en güzellerini albeni diyecek şekilde istifler. Sen gözünle önden beğenirsin, almaya karar verirsin, acaba arkası da böyle mi diye tezgahın arkasına doğru nazar etmeye kalkarsan "Hepsi aynı" diyerek sana güven vermeye çalışır. Gözün bir öne, bir arkaya gider tekrar. İçine sinmese de almaya karar verirsin. Üstelik adam hepsi aynı dedi. İki kuruş için yalan söyleyecek değil ya. İki kilo verir misin sözüne karşılık poşeti kaptığıyla doldurmaya çalışması bir olur. Kardeş, aman iyisinden ver desen, adam; "Bak buradan veriyorum" der. Meyve ve sebzeyi ikişer üçer alır bir eliyle. Nazik ve kibar bir şekilde poşetin içine koyar. İstediğin kilonun üzerinde vermeye çalışır. İki kilo istesen, 'İki buçuk yapalım mı' veya 'Düz hesap yapalım mı' der. Bazen olur der, bazen de olmaz dersin. Tartar tartmaz, terazinin üzerindeyken poşeti başlar. İyilik ve hizmette sınır yok yani.

Diğer alışverişleri de buna benzer şekilde yaptıktan sonra evinin yolunu tutarsın. Güç-bela evin mutfağına koyarsın. Bundan sonra senin işin bitmiştir. Hele şükür diyerek ellerini yıkadıktan sonra oturma odasına geçersin. Yorgunluğu atayım diye hafifçe uzanırsın. Acı acı gelen sese kulak kabartırsın ne oluyor diye. Ses eşinden gelir. "Aldığın şeylerin çoğunu attım, çürükmüş. Keşke almasaydın, görmedin mi bunların çürüklüğünü?" der. "Nereden göreceğim. Adam benim görmemem için her yolu denedi. Bir defa ben adamın poşete doldurduklarını değil, tezgahın önündekileri beğenmiştim. Öndeki ile aynı olanın arkasından verdi bana. Çünkü aynıymış." dersin. Bu konuşmayı böyle nazik bir şekilde yapmazdın tabi. Biraz değil epey kızarak konuşursun. Hatta "Değer miydi be adam! Üç kuruş için rızkına haram kattığına..." diyerek hayır duadan da eksik etmezsin adamı.

Gözünün önünde seni ayaktayken kandıran bu adamlar aslında pazar yerlerinde eriyip gidiyor. Ağzı laf yapan, eli müthiş çalışan, tezgahın önüne en güzel ve iri olanlarını koyan, arka taraftan sana çürük-çarık dolduran, akşama kadar tezgâhını bu şekilde bitirip evinin yolunu tutan bu yetenekleri savaşta düşmanı yanıltma işinde kullanılsa daha iyi olur. Bunlardaki mahatwt, yetenek ve ikna kabiliyetine hiçbir düşman askeri dayanamaz, pes eder. Ülke bir savaşı daha böylece kazanmış olur. Cephede bunlar sayesinde savaşın masabaşı görüşmelerini de bunlara bırakmak lazım. Böylece cephede kazanıp masada kaybetmemiş oluruz. Adamlar hem sevap kazanır, hem de çok para kazanırlar.

Ben önerimi sundum. Bu tip pazarcıları cephede değerlendirmek devlete kalmış. İster kabul eder, ister kabul etmez. Ama bir vatandaş olarak devletten istediğim anasını boyayıp babasına pazarlayan bu tip adamları pazar yerlerinden uzak tutsun. 18.11.2017