Nasıl bir ruh hali ki, "Hazır deprem olmuşken bırakalım gebersinler" tweti atabiliyor içimizden bazıları. Bu tipler, başkasının mutsuzluğu üzerine mutluluk inşa etmeye çalışan zavallılardır aslında. İçindeki kin ve intikam duygusunu ortaya koyabiliyor hemen. Yeter ki nefret ettiği kişilerin başına bir felaket gelsin.
İçimizde yaşıyor maalesef bu tipler. Üstelik okumuş, bir yere gelmiş, müdür olmuş. Bir yere gelmiş ama adam olamamış, insanlıktan nasibini alamamış.
İnsanoğlu dilinin altında saklıdır. Sıkıntı ve darlık anında kendisini ele verir. Normal zamanlarda ne oldukları belli olmaz, hatta dünyanın en sevecen insanı görünümündedir. Irkçılık akıllarının önüne geçer.
Kafatasçılık dünyanın en ahmakça davranışıdır. Kim ırkıyla övünür, bir başka ırkı kötülerse çapını ve seviyesini göstermiş olur. Sorsan hiçbiri de ırkçılığı kabul etmez.
Normal bir insan düşmanı bile olsa doğal bir afetten dolayı başa gelene 'oh olsun' demez. İçi kıpır kıpır bile etse içini dışarıya vurmaz, üzülmüş gibi davranır. Ama dedik ya bu tür davranış normal insanlarda görülür. Bir millete olan kini gözünü öyle bürümüş olmalı ki normal düşünemezler.
İnsan doğarken kendi ırkını seçebilse bu tür anormal davranışa belki denebilir. Ama hiçbirimiz anne-babamızı, milliyetimizi seçemiyoruz. Bizim seçimimiz olmayan bir davranışı yere batırmak, gebersin demek, ya da göklere çıkarmak izahı mümkün olmayan bir harekettir. Keşke bu müdürün yaptığı bireysel bir davranış olsa. Maalesef bu tür kafa yapısına sahil olanların sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Ne edersiniz ki bunlarla aynı havayı teneffüs ediyoruz ve başımıza yönetici seçiyoruz. Yazıklar olsun bu zavallılara! 15.11.2017
15 Kasım 2017 Çarşamba
Arabamdaki Arızaların Sırrı
Kırkından sonra belki
ileride lazım olur diye sürücü kursuna giderek bir ehliyet aldım. Arabayı kim
kaybetmiş de ben bulmuşum derken bir yıl sonrasında 2001 krizi öncesi 14
yaşında bir arabaya sahip oldum. Nereden nereye Ramazan dedim kendi kendime.
Küçüklüğünde birkaç kere eşeğe binmişliğin vardı, şimdi araba sahibi oldun
dedim kendi kendime. Ama ortada bir sorun daha vardı. Bu araba alındı alınmaya
ama bunu kim sürecekti?
Güneysınır’daki arabayı
yanımda bir akrabam bana eşlik ederek Konya’ya kadar ben sürdüm. Konya’dan da görev yaptığım Kahta’ya kadar bir
başka akrabam marifetiyle arabayı götürdük. Kahta’da kenarda, köşede biraz
sürdüm. Sonunda yaz tatili geldi, nasıl giderim memleketime derken bir cesaret
geldi, sabahın erken saatinde yola koyuldum. Yollar bomboştu. Ya ben geliyorum
diye boşaltmışlardı, ya da sabahın alaca karanlığı. Demek ki millet yatıyor
dedim. Sürdüm Konya’ya kadar geldim. Beni bilenlerin hayretinden fazla ben
kendi kendime hayret ettim, bu iş nasıl oldu diye. Sonradan öğrendim ki
kimsenin benimle bir derdi yokmuş, zira 2001 krizi öncesiymiş, yollar bu yüzden
boşmuş.
***
Dört yıl sonra ilk göz
ağrım olan arabayı zorunluluktan sattım. Altı yıl sonra yeni bir araba aldım.
Zorunlu olmadıkça çok da sürmedim, sürdüm ise de kenar-köşede, tenha yollarda
sürdüm. Geri geri gitmektense hep ileriye doğru gittim, zira geri geri gitme
özürlülüğüm var. Çarşı trafiğine de girmem, çünkü park sorunum var. Benim park
edeceğim yer, önden ve arkadan şöyle böyle 500 metre falan boşluk olmalı.
Sürüşümü görenler genelde babalarının araba sürmesine benzetir. Kimse beğenmese
de şükür bugüne kadar önemli bir kazaya sebebiyet vermedim. Sürmeyince pek kaza
da yapmıyorsun, yolları da boşu boşuna kalabalık etmiyorsun. Ya tabanvay, ya toplu taşıma, ya da bir başkasının yanında
sığıntı olmak her zaman imdadıma yetişmiştir.
Sürüşümü başkası beğenmese
de kimseye muhtaç olmayacak şekilde zaman zaman sürüyor, kimseyi de rahatsız
etmiyorum. Mümkün olduğu kadar geri geri gitmemeye ve trafiğin yoğun olduğu
yerlere kolay kolay park etmiyorum. Gerekirse km’lerce öteye arabayı park edip
gerisin geriye yürüyorum. Ama iş sadece arabaya binip yakıtını alıp sürmekle
bitmiyor. Zaman zaman arabada meydana gelen arıza bile sayılmayacak aksaklıklardan
da biraz bilgi sahibi olmak gerekiyor. Bilgi noksanlığı… Maalesef bu yanım da
zayıf. Öğrenmek için hiç merakım da yok. En iyisi durumun vahametini bilmeniz
bakımından size iki anekdotumdan bahsedeyim.
Arka sağ kapı içeriden
açılmıyor bir türlü. Uğraş didin derken neredeyse kapının kolunu kıracağım.
Çoğu zaman o kapıyı kullandırmadım. Ya sol kapıdan indirdim, ya kendim inip
kapıyı açtım oradakinin inmesi için, ya da indireceğim kişiyi yolda bekleyen
birinin yanında durarak dışarıdakinden kapıyı açması için yardım istedim.
Sonunda baktım olmayacak bir kaportacıya gittim, şu kapıya bir bak diye. Adam
kapıyı dışarıdan açtı, sonra kapattı, “Tamam gidebilirsin, kapın yapıldı” dedi.
Ne yaptın, ne ettin, daha bir şey yapmadın, bu kapıyı nasıl açtın, yoksa okuyup
üfledin mi dedim. Adam ‘sır’ dedi. Ardından “Çocuk kilidi kapalıymış” dedi.
Deme ya der demez, aman bunu kimseye söyleme aramızda kalsın, ne kadar para
istersen vereyim dedim. Adam güldü, “Bir şey yapmadım ki” dedi. Bu şekilde
benden başka gelen var mı dedim. “Ara sıra düşer bu piyasaya, eksik olmaz”
dedi. İyi, yalnız değilim desene o zaman dedim, ayrıldım oradan. Bir sevinç bir
sevinç! Mahcup olsam da kaportacıya gidip para vermeden ayrılmıştım nitekim. Ne
bilirdim ben çocuk kilidini, duyardım duymaya da nasıl bir şey hiç merak
etmedim. Sanki biraz arabamla çocuk taşıdım da ihtiyaç mı duydum. Benim
çocuklar ya kucağımda yolculuk yaptı, ya da ayaklarımın arasında. Bilmediğimi
de kabul etmedim uzun süre, ta ki tamirciye gidinceye kadar. O zamana kadar
arabamın o köşesine en son kayınvalidem binmişti. Ondan sonra binen olmadı.
Kayınvalidem bozdu deyip durmuştum bir süre. Benim için problemi çözmenin ilk
yolu, suçluyu bulmaktı ne de olsa. Morarmak iyidir böyle yerlerde, mahcup olsan
da. Sonunda acı acı gülümsersin. İçinizden hani sırdı, niye anlatıyorsun şimdi
diyebilirsiniz. Doğru, benim için yine sırdır. Zira yazılar okunmadığı için
yine sır olarak kalmaya devam edecektir. Siz hiç merak etmeyin…
***
Nihayet çocuklar büyüdü,
araba bana pek düşmez oldu, canıma minnetti, zira heveslisi değildim. Bu
durumda bana düşen yakıtı bittiği zaman yakıt almak, arızalandığı zaman
tamirciye götürmek, yıllık bakım zamanı gelince sanayiye uğramak. Sonunda
çocuklar iş-güç sahibi oldular da sağ olsun, yakıt işlerini sırtımdan aldılar.
Geçen gün bir yere
gitmek için oğlan evime geldi, bizi aldı arabaya. Dönüşte ekran göstergeleri
yanmıyor dedi. Aç kapa, stop et arabayı denemesinden sonra ekranın üstüme elimi
vurdum; ekran yandı, göstergeler görünmeye başladı. Bir sevinç ki bir sevinç.
Bildiğim tek çözüm bu idi zira. Bu da işe yaramıştı. Üstelik elektrikçiye gitme
ve masraf etme derdi de kalmamıştı. Birkaç gün sonra yine oğlan eve geldi,
beraber bir yere gittik. Ekran yine yanmıyordu, akşam akşam gidiyoruz ama kaçla
gittiğimiz bile belli değildi. Bildiğim tek yöntemi denedim, arabanın orasına,
vurasına vurdum olmadı bir türlü. Olsun,
hele şükür araba hareket ediyor, bizi yolda bırakmıyor ya dedim kendi kendime.
Ertesi günü okuldan
çıktıktan sonra oğlanın yanına gidip arabayı aldım, sanayideki elektrikçimin
yanına vardım. “Ustam ekran göstergesi yanmıyor, bir bakar mısın” dedim.
Arabaya binmesiyle inmesi bir oldu, ‘tamam, gidebilirsin’ dedi. Hayırdır, neyi
varmış dedim. “Şu ekran düğmesini kapatırsan ekranda görüntü olmaz, burayı
kapatma” dedi. Yine bir sevinç bir sevinç. Çünkü adamın yanında mahcup olsam da
cebimden para çıkmamıştı yine.
İşte hali pürmelalim. Tedavisi var mı bunun?
Bu yaştan sonra mümkün değil dediğinizi duyar gibiyim. Hayırlısı ne diyelim.
Bütün derdimiz bu olsun, Allah kaza-bela vermesin kimseye. 15/11/2017
14 Kasım 2017 Salı
eTwinning ve AB Projeleri
Son
yıllarda başta okullar olmak üzere hemen hemen tüm kurumlarda AB projesi
hazırlamak için hummalı bir çalışma var. Zira kurumunuzdan yazı üzerine yazı
geliyor, toplantı üstüne toplantı yapılıyor, seminerler de eksik olmuyor.
Kazara amiriniz kurumunuza ziyarete gelse, ya da amirinizi ziyarete gitseniz
size ilk sorduğu "AB projeniz var mı" sorusudur.
AB
projeleri demek okulların yabancı dil öğretmenlerine iş düşüyor demektir.
Öğretmen biraz gayretliyse bir proje geliştiriyor, ya ortak buluyor, ya da bir
projeye ortak oluyor. Sonrası okul, ilçe, il yetkililerinde bir sevinç bir
sevinç. Ne de olsa Avrupa’nın yolu gözükmüştür. Nasip de bir de Avrupa’yı gezip
görmek var. Hemen okulun görülebilir bir yerine “Bu kurumda AB projesi
uygulanmaktadır” şeklinde boydan bir afiş asılır. Sonra bir ortağınız gelir,
bir de siz gidersiniz onların memleketine. Alırsınız okuldan birkaç öğrenci ve
öğretmen düşersiniz Avrupa yollarına. Eğitim ve öğretimin içiymiş, dersler boş
geçecekmiş, okulda idareci kalmayacakmış, önemli değil bunlar.
Avrupa’ya
toprak basmadan sosyal medyada fotoğraflar paylaşılmaya başlanır. Önce uçakta
çekilen bir fotoğraf, ardından ayak bastığında, sonra gezip tozulan yerlerin
fotoğrafları bir bir çekilir, ardından paylaşılır. Beğeni rekorları kırar
sosyal medya.
Bu şekilde
proje hazırlayıp gidip gelen okulumuzun sayısı epey bir yekûn tutuyor. Teşvik
ediliyor, gidilip geliniyor, görgü-göresek artırılıyor, gezilip görülen
yerlerden bir şey kapılıyor. Pekiyi okullarımıza yansıması ne kadar? AB projesi sonrasında o okulda ne gibi değişiklik
yapıldı? Hangi okullar bu okulu örnek aldı? Bugüne kadar ne proje geliştiren
okullar dahil, ben hiçbir farklılık göremedim. En büyük faydası; proje
geliştirdik diye sükse yapmak, okulu denetlemeye gelen maarif müfettişi, “AB
projeniz var mı” dediğinde göstermek, ilçe ve il yetkililerinin bakanlığa kaç AB
projeleri olduğunu bildirmek üzere dosya istatistik tutmasıdır diye
düşünüyorum.
Eskiden
beri vardı ama şimdilerde ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan bir proje daha var.
eTwinning. Durmadan yazı geliyor. Her okul yapacak, her zümre yapacak diye.
Toplanıp birbirimize bakıyoruz bu nedir diye. Haydi okulu anladım. İş zümrelere
kadar indi. İbretle ve hayretle izliyorum bu işin sonu nereye gidecek diye.
Nedir, ne
değildir, kime ne faydası vardır diye anlamaya çalıştığım bu etwinning bana Adana’da
bir Anadolu Lisesinde çalışırken başıma gelen bir olayı hatırlattı. Okulun
giriş kapısında nöbetçi öğretmenim. Daha doğrusu kapı bekçisiyim, öğrencilerin
dışarıya çıkmaması için görev yapıyorum. Kimseyi çıkarmayacağım ki öğrenci
okulun kantininden alışveriş yapsın veya okul yemeğinden yesin öğle yemeğini.
Öğrenci
koşarak yanıma geldi, “Hocam! Bonus istiyor musun” diye. Ne bonusu, dedim. “Bonus
işte” dedi. Kim gönderdi seni dedim. Biyoloji öğretmeni ….Hanım” dedi. Bu
bonusun yenilir mi, içilir mi, ne olduğunu bilmemek ve anlamamakla beraber
istemiyorum diye haber gönderdim. Az sonra öğrenci tekrar geldi, “Öğretmenim
öğretmenler odasına kadar bir gidecek mişsiniz” diye. Çıktım vardım.
Öğretmenimiz “almıyor musunuz” dedi. Neyi dediğimde “bonus” dedi. Cehaletimin
ortaya çıkacağını bile bile hocam alayım almaya da bu bonus nedir bana önce bir
açıklayın, sonra kararımı söyleyeyim dedim. “garanti bankasının kredi kartı,
taksit imkanı da var” dedi. Ben kullanmıyorum dedimse de “Önemli değil,
kullanma, cüzdanınızda dursun, zaten hiç kullanmasanız sizden yıllık kart
bedeli de alınmaz” dedi. Gönülsüz de olsa tamam alayım dedim. Zira bir
defasında arabasına binmiştim. Onun bedelini ödemem gerekiyordu. Öğretmenimizin
kocası da zaten o bankanın müdürüymüş. Kart geldi. Hiç kullanmadan tayinim
Konya’ya çıktı. Oradan ayrıldım, kartı yine kullanmadım. Sadece kartı
cüzdanımda tutuyorum. Bir yıl sonra o değilden eski okuluma bir vardım. Masanın
üzerinde adıma gelmiş bir zarf vardı. Bankadandı. Zarfı açtım, kart bedeli
olarak 25 lira gelmişti. Zarfı alıp ilgili bankaya vardım. Kullanmadığım
takdirde hani kart bedeli yoktu dedim. “Olsun ödemeniz gerekir” dedi görevli.
Çıkarıp borcumu ödedim, ardından lütfen kartı iptal eder misiniz dedim. İptal
edildi, böylece bir yıl boyunca cebimde yer kaplayan kartıma sıkışan 25 lirayı
ödeyerek karttan kurtuldum.
Bonus denen
karttan kurtuldum. Ama görünen o ki bu eTwinningten pek kurtulacağa
benzemiyorum. O bana yabancı, ben ona yabancı. Birbirimize bakıp yolumuza devam
ediyoruz şimdilik. Bakalım er mi yaman, bey mi? O mu kazanacak, yoksa ben mi?
Kuvvetle muhtemel tıpkı bonusun beni bıraktığı gibi bu eTwinning de bırakacak,
ama biraz zor olacak gibi sanki! Çünkü yerim dar. Bu eTwinning denen şey her ne
ise uzak dursun benden. Ne benim ona, ne de onun bana vereceği var. Benim kendi
cehaletim kendime yeter. 14/11/2017
Kaydol:
Yorumlar (Atom)