14 Kasım 2017 Salı

eTwinning ve AB Projeleri

Son yıllarda başta okullar olmak üzere hemen hemen tüm kurumlarda AB projesi hazırlamak için hummalı bir çalışma var. Zira kurumunuzdan yazı üzerine yazı geliyor, toplantı üstüne toplantı yapılıyor, seminerler de eksik olmuyor. Kazara amiriniz kurumunuza ziyarete gelse, ya da amirinizi ziyarete gitseniz size ilk sorduğu "AB projeniz var mı" sorusudur.

AB projeleri demek okulların yabancı dil öğretmenlerine iş düşüyor demektir. Öğretmen biraz gayretliyse bir proje geliştiriyor, ya ortak buluyor, ya da bir projeye ortak oluyor. Sonrası okul, ilçe, il yetkililerinde bir sevinç bir sevinç. Ne de olsa Avrupa’nın yolu gözükmüştür. Nasip de bir de Avrupa’yı gezip görmek var. Hemen okulun görülebilir bir yerine “Bu kurumda AB projesi uygulanmaktadır” şeklinde boydan bir afiş asılır. Sonra bir ortağınız gelir, bir de siz gidersiniz onların memleketine. Alırsınız okuldan birkaç öğrenci ve öğretmen düşersiniz Avrupa yollarına. Eğitim ve öğretimin içiymiş, dersler boş geçecekmiş, okulda idareci kalmayacakmış, önemli değil bunlar.

Avrupa’ya toprak basmadan sosyal medyada fotoğraflar paylaşılmaya başlanır. Önce uçakta çekilen bir fotoğraf, ardından ayak bastığında, sonra gezip tozulan yerlerin fotoğrafları bir bir çekilir, ardından paylaşılır. Beğeni rekorları kırar sosyal medya.

Bu şekilde proje hazırlayıp gidip gelen okulumuzun sayısı epey bir yekûn tutuyor. Teşvik ediliyor, gidilip geliniyor, görgü-göresek artırılıyor, gezilip görülen yerlerden bir şey kapılıyor. Pekiyi okullarımıza yansıması ne kadar?  AB projesi sonrasında o okulda ne gibi değişiklik yapıldı? Hangi okullar bu okulu örnek aldı? Bugüne kadar ne proje geliştiren okullar dahil, ben hiçbir farklılık göremedim. En büyük faydası; proje geliştirdik diye sükse yapmak, okulu denetlemeye gelen maarif müfettişi, “AB projeniz var mı” dediğinde göstermek, ilçe ve il yetkililerinin bakanlığa kaç AB projeleri olduğunu bildirmek üzere dosya istatistik tutmasıdır diye düşünüyorum.

Eskiden beri vardı ama şimdilerde ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan bir proje daha var. eTwinning. Durmadan yazı geliyor. Her okul yapacak, her zümre yapacak diye. Toplanıp birbirimize bakıyoruz bu nedir diye. Haydi okulu anladım. İş zümrelere kadar indi. İbretle ve hayretle izliyorum bu işin sonu nereye gidecek diye.

Nedir, ne değildir, kime ne faydası vardır diye anlamaya çalıştığım bu etwinning bana Adana’da bir Anadolu Lisesinde çalışırken başıma gelen bir olayı hatırlattı. Okulun giriş kapısında nöbetçi öğretmenim. Daha doğrusu kapı bekçisiyim, öğrencilerin dışarıya çıkmaması için görev yapıyorum. Kimseyi çıkarmayacağım ki öğrenci okulun kantininden alışveriş yapsın veya okul yemeğinden yesin öğle yemeğini.

Öğrenci koşarak yanıma geldi, “Hocam! Bonus istiyor musun” diye. Ne bonusu, dedim. “Bonus işte” dedi. Kim gönderdi seni dedim. Biyoloji öğretmeni ….Hanım” dedi. Bu bonusun yenilir mi, içilir mi, ne olduğunu bilmemek ve anlamamakla beraber istemiyorum diye haber gönderdim. Az sonra öğrenci tekrar geldi, “Öğretmenim öğretmenler odasına kadar bir gidecek mişsiniz” diye. Çıktım vardım. Öğretmenimiz “almıyor musunuz” dedi. Neyi dediğimde “bonus” dedi. Cehaletimin ortaya çıkacağını bile bile hocam alayım almaya da bu bonus nedir bana önce bir açıklayın, sonra kararımı söyleyeyim dedim. “garanti bankasının kredi kartı, taksit imkanı da var” dedi. Ben kullanmıyorum dedimse de “Önemli değil, kullanma, cüzdanınızda dursun, zaten hiç kullanmasanız sizden yıllık kart bedeli de alınmaz” dedi. Gönülsüz de olsa tamam alayım dedim. Zira bir defasında arabasına binmiştim. Onun bedelini ödemem gerekiyordu. Öğretmenimizin kocası da zaten o bankanın müdürüymüş. Kart geldi. Hiç kullanmadan tayinim Konya’ya çıktı. Oradan ayrıldım, kartı yine kullanmadım. Sadece kartı cüzdanımda tutuyorum. Bir yıl sonra o değilden eski okuluma bir vardım. Masanın üzerinde adıma gelmiş bir zarf vardı. Bankadandı. Zarfı açtım, kart bedeli olarak 25 lira gelmişti. Zarfı alıp ilgili bankaya vardım. Kullanmadığım takdirde hani kart bedeli yoktu dedim. “Olsun ödemeniz gerekir” dedi görevli. Çıkarıp borcumu ödedim, ardından lütfen kartı iptal eder misiniz dedim. İptal edildi, böylece bir yıl boyunca cebimde yer kaplayan kartıma sıkışan 25 lirayı ödeyerek karttan kurtuldum.

Bonus denen karttan kurtuldum. Ama görünen o ki bu eTwinningten pek kurtulacağa benzemiyorum. O bana yabancı, ben ona yabancı. Birbirimize bakıp yolumuza devam ediyoruz şimdilik. Bakalım er mi yaman, bey mi? O mu kazanacak, yoksa ben mi? Kuvvetle muhtemel tıpkı bonusun beni bıraktığı gibi bu eTwinning de bırakacak, ama biraz zor olacak gibi sanki! Çünkü yerim dar. Bu eTwinning denen şey her ne ise uzak dursun benden. Ne benim ona, ne de onun bana vereceği var. Benim kendi cehaletim kendime yeter. 14/11/2017

13 Kasım 2017 Pazartesi

Depremler ve Kıyamet *

Dünyanın herhangi bir yerinde ne zaman bir deprem meydana gelse kıyametin zamanıyla ilgili peygamberimizin işaret parmağıyla orta parmağını birleştirip “bu kadar yakın” sözü gözümün önüne gelir. Yine bir kişinin kıyametin zamanını sorduğunda peygamberimizin “Kıyamet için ne hazırladın” sorusuna adamın “hiçbir şey” dediği aklıma gelir.

Hayatımızın bir parçası olan ve bizi zaman zaman gafil bir şekilde yakalayan veya göz göre göre gelen depremler bana kıyamet sahnesini hatırlatır. Ben depremleri kıyametin küçük bir provası veya sahnesi olarak görürüm. Halihazırda kıyameti görmedik ama deprem ve kıyamet bizi aniden ve biz gafil bir haldeyken yakalıyor/yakalayacak. Nasıl ki kıyamet kopacak, bu âlem sona erecek ve biz buna kalben inanıyorsak depremler de hayatın olmazsa olmazıdır. Ne zaman bir gaflete düşsek, birbirimizi kırıp geçirsek, birbirimizi boğazlasak, şımarsak, oyun ve oynaşa kendimizi versek ardından bir deprem gelir; kendinizi kaybetmeyin, ahireti unutmayın, size kıyameti hatırlatırım der gibi.

Nasıl ki kıyametin geleceğine inanıyorsak bir doğa olayı olan depremlerin de olmasını bekliyoruz. Fay hatları belli. Zira Allah tren ağları gibi yerin altını döşemiş evreni oluştururken. Fiziksel yasalara göre bakalım insanlar tedbir aldı mı, evini-barkını sağlam yapmış mı, bina yapacağı yerin fizibilite çalışmasını adam gibi etüt etmiş mi diyerekten sırası gelen fay hattı devreye giriyor. Sonuç olarak Japonya’da daha şiddetlisi olmasına rağmen ne bina yıkılıyor, ne de insan ölüyor. İş İslam dünyasına gelince her yer felç ve hercümerç. Deprem bölgesinde depreme karşı böyle tedbir alıyorsak kıyamet kopunca halimiz harap demektir. Çünkü depreme tedbir almayan bizler mi kıyamet koptuktan sonrası için tedbir alacağız? Sonuç, yıkım, ölüm ve gözyaşı, her zamanki gibi.

Bildiğiniz gibi Kuzey Irak merkezli deprem, yıkıcı ve öldürücü etkisini İran’da gösterdi. Tek beklentimiz ölümün fazla olmaması şeklinde. Şimdi depremi görünce “Bundan sonra ilk işimiz adam gibi depreme dayanıklı evler yapalım” deriz. Depremin etkisi geçince unutur, yine bildiğimizi okumaya devam ederiz, atın ölümü arpadan olsun der gibi. Şu anda komşumuzda acı var, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı sorgulama zamanı değil, hele kıyameti hatırlamanın hiç zamanı değil biliyorum. Yaralar bir taraftan sarılırken sıcağı sıcağına depremlerle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum.

Allah -sanki- diyor ki, evreni yaratırken koyduğum evrensel yasalara göre bu dünyada tedbirinizi almazsanız sonunuz gördüğünüz gibi felaket oluyor. Kim ki bu yasalara uygun yaşarsa bana değil de Güneş Tanrısına inanan Şintoist olsa bile yaşama hakkına sahiptir. Kim de altından geçen fay hattına rağmen sağlam bina yapmamaya devam ederse isterse Müslüman olsun yerle bir olur. Çünkü zaman zaman size yaklaşmakta olan kıyametin yıkıcı ve öldürücü olduğunu göstermek istiyorum. Sonra bu âlem bir müddet daha devam edecekse bu şekildeki depremlerle kendisini yenilemesi lazım. Yine siz ne zaman ki beni ve ne şekilde yaşanılması gerektiğini unutursanız, dünya işlerine dalar, birbirinizi kırar geçirir, birbirinize çalım atmaya kalkar, birbirinizle kenetlenmezseniz “Kendinize gelin” diyerekten size hatırlatıyorum. Sonra siz kendi aranızda sınırlar belirlemiş, devletler kurmuş…saltanat sürmek için birbirinizi yok etmek istiyorsunuz ya; bakın benim sınırım yok, Irak’ta fay hattını kırar, acısını İran çeker. Çünkü siz bir vücuda benziyorsunuz. Birbirinize karşı bu düşmanlık niye? Bir vücudun azaları gibi tek bir devlet olacağınız ve birinizin acısını diğerleri duyacak şekilde bir ve beraber olacağınız yerde başkalarına yem olmak için küçük küçük bölünüyor, aranızda mezhep kavgaları çıkarıyor, birbirinizi yok etmek için uğraşıyorsunuz. Aynı kazana atılsa kaynamayacak şekilde iyice ayrıştınız. Buyurun size ortak bir dert veriyorum. Belki bu dert sizi size getirir, aklınızı başınıza alırsınız. Bak ne güzel birbirinizin yarasını sarmak için koştunuz. Her zaman böyle olun işte. Ki bu deprem lokal bir fayın kırılmasından ibarettir. Dünyadaki tüm fayların aynı anda harekete geçmesi demek kıyametin kopması demektir. İşte o zaman dönüşü olmayan bir yola girdiniz demektir.

Şimdi merkez üssü Irak olan depremin etkisi İran’da ortaya çıktı. Yarın hangi ilimiz veya illerimizde olur, muamma. Umarım son depremimiz olur. Depremlerdeki birlik ve beraberliğin, dayanışmanın deprem sonralarında da devam etmesi temennisiyle ölenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. 13/11/2017

* 15/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.







Hangi Tip Bir İnsana Değer Veririm/Vermem?

Öz eleştiri yapan, kendini dinleyen, kendini hesaba çeken, herhangi bir sıkıntısında veya anlaşmazlıkta kendisinin ne kadar payı olduğunu sorgulayan insan, başımın tacıdır. Dünya kadar hata yapsa, üzerine bir o kadar daha ilave etse ona olan kredimi devam ettiririm. Kendi üzerinde kritik yapan insana hem değer verir, hem saygı duyar, hem de severim.

Sevmediğim, nefret ettiğim, değer vermediğim insan tipi, kendinde hiç hata görmeyen, yaptığı her davranışa bir kılıf, bir mazeret, bir bahane bulup kendini hakkı çıkarmaya çalışandır. Bu tipler asla kendisiyle yüzleşmezler. Gerçekle karşı karşıya kalmaktan korkarlar. Savunma ve saldırıyı hayat felsefesi olarak benimserler. Savunmada kendini haklı çıkarmak için mazeret bulurlar, saldırıda ise muhatabını suçlar durur. Savunma ve saldırı refleksleri iyice gelişir.

Empati kültürü bu savunmacı-saldırgan tiplerde gelişmez. Bunlarda empati tek taraflı işler. Sadece kendisine yapıldığında hoşuna gider. Karşı tarafın da empatiye ihtiyacı olabileceğini düşünmezler. Ben merkezli yaşarlar, kendi yaptıklarına aşıktır. Asla hata yaptıklarını veya hata yapabileceklerini kabul etmezler. Ortalığı velveleye vermede üstlerine yoktur. Aynı zamanda mızıkçıdır. Sadece kendi rahat ve menfaatini düşünürler.

Savunma, mazeret bulma, gerekçe bulma aslında şeytanî, öz eleştiri ise Ademî bir özelliktir. Şeytan, isyan bayrağını çekerken Adem'i suçlamış, Adem ise hata yaptığı zaman suçu şeytana veya eşi Havva'ya yüklememiştir. Savunma ve saldırı kibrin, büyüklenmenin  göstergesidir, öz eleştiri ve hayatı kabullenme ise tevazuun göstergesidir. Aslında toplum kibir ve büyüklenmeyi sevmez, tevazu sahibi insanı sever.

Savunma ve saldırıyı hayat felsefesi haline getirenler toplumda sevilmediklerinin de farkında aslında. Öz eleştiriye düşman oldukları için kendilerini sorgulayamazlar, gerçekle yüzleşmekten kaçınırlar, burunlarından kıl aldırmazlar, içlerinde yapmaları gereken kavgayı dışa yansıtırlar, her şeyden nem kaparlar, kendilerini çok akıllı sanırlar. Kendisinin dışında herkes her şeyin farkında. Bu tip kafasını kuma gömer, herkesi kandırdım sanır. 13.11.2017