12 Kasım 2017 Pazar

Nimetler Ayağınızın Altından Kayıp Gidiyor

Bu iktidarın çıraklık ve kalfalık döneminde bu ülke hizmetin, bereketin, ilgi ve alakanın alasını gördü. Ülke bir baştan diğer başa hizmete doydu. Enflasyonla mücadelede başarılı oldu. Pul olan paramız değer kazandı, altı sıfır atıldı. Vatandaşın alım gücü arttı. Ülke, sıcak paranın cenneti oldu. Hükümet herhangi bir konuda adım atacağı zaman yoğurdu üfleyerek yedi. Herkesin hükümeti olmak için çaba sarf etti. Kimseyi dışlamadı. Herkese hizmet götürdü. Bunun sonucunda siyasi iktidar her seçim döneminde oyunu bir öncekine göre artırdı. Oy vermeyenlerin bile sempatizini kazandı. “Oy vermedim ama çalışıyorlar, bizimkiler çalışmadı” dedi aklı selim olanları.

 Ne zaman ki 17-25 oldu, Paralel yapı ile mücadele başladı. Toplumda bir kutuplaşma, bir gerginlik baş gösterdi. Ardından gelen 15 Temmuz ise FETÖ ile mücadelenin tam olarak başladığı dönemin adıdır aynı zamanda. Devlet KHK'larla açığa alma ve ihraçlara hız verdi. Kamuya eleman alımında, yönetici seçmede ve yeni öğretmen alımında sözlü mülakatı esas aldı, FETÖ ile mücadele etme adına. Devlet bir taraftan yurt içinde FETÖ, DAEŞ ve PKK ile mücadele ederken diğer taraftan birçok ülke ile sorun yaşamaya başladı. Ortam gerildikçe döviz fırladı. Zamlar ardı arkasına gelmeye başladı. Çünkü ülke yeniden çift haneli enflasyona rakamlarını görmeye başladı. Suriyeli mülteciler birçok vatandaş nezdinde ayrı bir sorun olarak görülüyor.

Menfur darbe teşebbüsünün ardından bir yıl geçmiş olmasına rağmen ülke normalleşmedi hâlâ. Kimsenin kimseye güveni kalmadı, adalet duygusu zedelendi. Kamuya alımlarda ahbap-çavuş ilişkisi ön plana çıktı. Eleştiriye tahammül kalmadı, eleştiri yapmaya kalkan tu kaka yapıldı, kapının önüne kondu. Mağdur olduğunu söyleyenlerin oranında bir artış ortaya çıktı. İnsanlara bir korku hakim oldu, bana da FETÖ'cü derler endişesi sardı. Küskün, dargın ve incinmişlerin sayısı arttı. Hükümetin etrafını yağdanlıklar sardı. Sessiz çoğunluk geleceğinden endişe eder oldu, hoşnutsuzluk dışarıya sızmaya başladı.

Hükümet, ben devletim; her istediğimi yaparım, kimseyi hesaba katmam deme noktasına geldi. Bir zamanlar iktidar olmak için yerleşik düzenle mücadele eden, sessiz çoğunluğun sesi olan hükümete nedense ustalık dönemi yaramadı. Mağdurluktan mağrurluğa evrildi. Halktan biri olan iktidar şimdi devletin kendisi oldu. Çıraklık ve kalfalık döneminde halkla bütünleşen iktidar, ustalık döneminde halktan uzaklaştı. Dün halk-devlet bütünleşmesini sağlayan iktidar bugün mağrur bir imaj çiziyor.

Ortam 7 Haziran seçimleri öncesini andırıyor. Hükümet savruldu. Nimetse eğer, iktidar nimeti altından kayıyor. Farkında olmalı ki çıkmaya çalışıyor. Bulduğu her yol kendisini aşağıya çekiyor. Çünkü çıkışı yanlış yerde arıyor. Düzeltmek için elini nereye uzatsa elinde kalıyor. Halk; çok sevdiği, sonsuz kredi verdiği cumhurun başının, bir el tarafından yanıltıldığını, yanlış yönlendirildiğini, yanlış bilgilendirildiğini düşünüyor. Bu ortama üzülenlerin sayısı çok. Çünkü iktidar giderse sayısız kazanımların yok olacağı endişesini taşıyor.

Ne yapıp ne edip iktidar sahipleri halkın içerisine inip halkın içinden iktidar nasıl görülüyor diye bakmalılar. Halkın derdiyle dertlenme yolunu düstur edinmelidir. Halkın içerisine girmeyen, halkın derdiyle dertlenmeyen halka tepeden bakmaya başlar. Bu da iktidardan inişi hızlandırır. 

İçinizden zaten halkın içindeler diyeniniz çıkabilir. Halkın içine girmek, halkın derdiyle hemhal olmak anlamına gelmiyor. Bazen insan kalabalıklar içerisinde yalnızlara oynayabilir. Ayrıca kalabalıklar karşısında halka konuşmak halkın içinde olmak anlamına gelmez. Çünkü bu tür ortamlarda da halka yukarıdan konuşulur. Halkla göz göze gelmek, yüzüne bakmaktır, gözleri kaçırmamaktır. Sakın kalabalıklara bakarak durumumuz iyi diye düşünmeyin, yalnızlaşıyorsunuz, halk içi kan ağlayarak güvenli bir liman arıyor... Tedbir almazsanız vebaliniz büyüktür. 12.11.2017

Ekmeğini Çöpten Kazanan Adamlar *

Pazar günü kahvaltıyı yaptıktan sonra apartmanın bahçesine dökülen gazelleri toplamak için çıktım evimden. Kendi başıma siteye ait bölümü bir baştan öbür başa temizledim. El arabasına doldurduğum gazelleri çöpe götürdüm. Üç saatimi aldı sitenin yapraklarını süpürme ve taşıma işi. Kendime iş buldum yani. Tam işi bitiriyorum ki siteden bir komşu çıktı önüme. 90 yılından beri buradayım, apartmanın böyle temizlendiğini görmedim, sen nereden geldin böyle dedi. Bu gaz, tempomu biraz daha artırdı. Biri yapacak illaki dedim.

El arabasını doldurdukça Konya'ya has yere gömülü çöp konteynerine yaprakları götürdüm. Çöpün yanında bir pikap vardı, yanında ise arabanın teybini açmış birini gördüm. Anlaşılan pazar günü çalışan biri daha vardı. Az sonra bir insan; boyundan daha derin olan çöp kutusundan çıkmaya çalışan bir el daha gördüm. Demek ki iki kişiler. Biri çöpün içine girmiş, çöpe atılanları altüst edip içinden kıymetli veya satılabilir bir şeyler bulabilir miyim çabasında. Çöpün içindeki bulduğunu dışarıdaki kalana veriyor. Yukarıdaki de arkadaşının verdiklerini inceleyip pikaba koyuyor. Çalışanların ellerine baktım, eldiven giymişler mi diye. Ne arasın? Benim ki de laf yani. Adam çöpün içine girmiş, çöpü eliyle didik didik ediyor. Kendisi çöp olmuş neredeyse. Bereket yukarıda biri var. Yoksa biri gelir, çöpün kapağını kaldırarak veya kapağı nasılsa açık diye düşünüp elindeki çöp poşetlerini adamın başına da boşaltabilir ve çöpün içindeki adam tamı tamına çöpten adam olabilirdi.

Pazar günü çoğu evinde istirahat yaparken, çarşı-pazar gezerken bu iki kişi çöpün içinde rızkını arıyordu. Midesini doyurmak için bir taraftan çöpten ekmeğini çıkartmaya çalışıyor, diğer taraftan da müzik ruhun gıdasıdır diyerek ruhlarının haklarını da veriyorlardı, müziği açarak. Hiç de aceleleri yok, çöp kokuyor, bir an evvel buradan uzaklaşalım şeklinde bir çabaları da yoktu. Tek çabaları akşama kadar şu çöp senin, bu çöp benim diyerek çoluk-çocuğunun rızkını çöpten çıkarıyorlardı. Bu adamların bu pis ortamda çalışmasını görünce ekmeğini taştan çıkarır sözü aklıma geldi. Evet, bu adamlar geleceklerini çöpü karıştırarak ekmeklerini taştan çıkarıyordu. Helal olsun bu adamlara dedim içimden. Hangi birimiz gider çöpü karıştırır? Çoğumuz çöpün yanından geçerken burnunu tıkar, çöp atacaksa kirlidir diyerek çöpün kapağına bile elini sürmez. Bu iki genci takdir ederken ülkem ve ülkem insanı adına üzülmedim değil. Daha niceleri vardır kim bilir bu şekil çöpte çalışan. Bizde çöpü kedi köpek karıştırırdı bir zamanlar. Şimdi insanımız çöpün içinde çöpü karıştırarak çöpte çalışıyor. Ne kadar kazanırlar bilmem ama ülkenin bir ayıbı bu durum. Mecbur kalmasa kimse yapmaz bu işi. Sanırım bu şekil çalışanların sayısı çok olmalı ki konfederasyonları bile var.

Yaptıkları iş çoğumuzca hoş karşılanmasa da, bu durum ülkenin bir ayıbı olsa da bu sektörde çalışanlar, alın terletiyor ve ayakta kalıp hayata tutunmaya çalışıyor. Elleri öpülesi insanlar bunlar. En azından işsizim diyerek dilencilik yapmıyor, hırsızlık yapmıyor. Helal olsun böylelerine... 12.11.2017

* 27/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Bir Hediyenin Başıma Açtığı İş

Konya düğünlerindeki hediye adedini bilenler bilir. Bilmeyenler için söyleyeyim. Eskiye oranla azalsa da hala devam eden bir hediye anlayışı var. Davet edildiğin düğüne küçük mutfak eşyası götürmek. Bu tür hediyeleşmeden kimse memnun olmasa da adettir denilerek uygun olan bir mutfak eşyası paketlenerek düğün evine gidilir.

21 Ekim'de iki numaralı oğlumu evlendirdim. Düğüne davet ettiğim misafirlerimin ekserisi sağ olsun düğünümüzü şenlendirdi. Hediye getiren de oldu, getirmeyen de. Kimin hangi hediyeyi getirdiğini çoğu zaman bilme imkanımız yok. Zaten çok da önemli değil. Önemli olan davete icabet ve bu mutlu günümüze eşin-dostun şahitlik yapması. Düğünümüze gelen de sağ olsun, gelmeyen de! Hediye getiren de sağ olsun, getirmeyen de! Para veren de sağ olsun, vermeyen de! Kap-kacak getiren de sağ olsun, getirmeyen de! Niyetim eşyanın veya hediyenin büyüğü-küçüğü, değerli veya değersiz oluşu değil. Hatırlanıp gelmek, hatır bilip hediye getirmek de bizim güzel hasletlerimizdendir. Düğüne gelivermek bile en güzel hediyedir.

Şimdi size bana gelen bir hediye ve başıma açtığı gaileden bahsedeceğim. Düğünümüze teşrif eden davetlilerden  hediye olarak az sayıda mutfak eşyası geldi.  Bir hafta sonra evimize gelen çiçeği burnundaki oğlum ve gelinimden mutfak eşyası olarak kullanabileceklerini seçmelerini istedik. Biraz seçmişler, az sonra yanıma geldiler. "Hediyenin birinin içinden aynı zamanda flash bellek çıktı" dediler. Biri hediyeyi sararken içine düşürmüş olmalı dedim. Belleğin kıymeti harbiyesi yoktur ama ya içinde kıymetli bir bilgi varsa arayıp durmasın diye hediye sahibini aradım. "Kardeş, getirdiğiniz hediyenin içine flash bellek düşmüş sanırım, içinde önemli bir bilgi var mıydı? İstiyorsan göndereyim," dedim. Hediye sahibi o da ne dercesine garipsedi sorumu. Belli ki flash kendisine ait değil, hatta bu zamana kadar hiç böyle bir bellek kullanmamış hissi uyandırdı bende. "Bilgisayardan bir bilgi ve doküman almak için kullanılan alet" dediğimde "İçinde ne var bir bakar mısın?" dedi. Taşınabilir belleği bilgisayara takıp baktım. İçinde sadece bir word belgesi vardı. Tıkladım. Öğrencileri için hazırlanmış bir sınav evrakı idi. Yani bir öğretmene ait.

Hediye sahibinin öğretmen olan bir çocuğu yoktu. Bu durumda bu bellek başkasına ait olmalı dedim. Görünen o ki bu arkadaş çocuğunu evlendirdiğinde düğününe teşrif eden bir başka davetli getirmiş bu hediyeyi. Hazırlanan sınav kağıdındaki okul ismi Konya'ya ait bir okul değil, Güney illerimizden bir okulun ismi yazıyor. Şaşırmadım değil. Demek ki Konya dışında başka yerlerin bir kısmında da düğün hediyesi olarak kap-kacak var. Bu tür mutfak eşyasının bir yönü daha var. Gelen hediye ihtiyaç değilse evin uygun bir yerinde ambalajı açılmadan bir başka düğüne götürmek üzere bekletilir. İşte bana gelen hediye de bir böyle bir hediye idi. Paketin içine bir de adını yazmamışsa davetli, tanımadığın bu kişi kimdi diye düşün dur artık.

Hasılı 8 gb'lık flash bellek, gelen hediye içerisinde bana kaldı. Masanın üstünde ne yapacağız diye bekleyedursun. Ertesi günü evin küçüğü yanıma geldi, baba bana flash bellek lazım, bilgi aktarımı yapacağım, dedi. 'Evlat, masada duran flashı al, masaüstü bilgisayarda biçimlendir, sonra kullan dedim. Böylece orta yerde duran flash bellek de sahibini bulmuş oldu.

Biz bizi bekleyen tehlikenin farkında olmadan bir flashımız oldu diye sevine duralım. Flash belleği biçimlendirdikten sonra benim masaüstü bilgisayar açılmaz oldu. Biraz uğraştıktan sonra bilgisayar açıldı. İki-üç dakika kullandıktan sonra ekran donmaya, fare işlev görmemeye başladı. İki-üç gün şu kabloda bir temassızlık var, yok bunda temassızlık var diye kablolarla uğraştım durdum. İşin garibi her defasında bilgisayarı normal kapatamadım. Tek seçenek  bilgisayarı parmağımla düğmesinden kapatmak oldu.  Bir defasında tarihi değiştirerek bilgisayarı geri yükledim. Nafile!

Sonunda bilgisayar ekranı hiç açılmaz oldu, kablolarını sökerek kasayı yüklendim, dolmuş vasıtasıyla servise götürdüm. Bilgisayar çöktü, yeniden format atalım dedim. Akşam bilgisayarı almak için gittiğimde tamirci, format atmaya ihtiyaç duymadığını, bol miktarda virüs varmış; sadece onları temizlediğini, borcunun olmadığını söyledi.

Bilgisayarı yeniden yüklenip dolmuşun yolunu tuttum. Kablolarını taktım, bilgisayar canavar gibi çalışmaya başladı. Bilgisayarımın çalışmamasının nedeni de böylece belli olmuş oldu. Virüsler, bilgisayarımın çalışmasını engellemişti.

Virüsler nereden geldi dersiniz? Maalesef sahibi belli olmayan flash bellekten. Kendisi küçük, cürmü büyük. Olan da bana oldu. Kaç gündür beni uğraştırdığı yetmediği gibi bir de çarşıya kasayı getirip götürdüm. Aman siz siz olun başkasına ait, ne olduğu belli olmayan belleği bilgisayarınıza takmayın. Bir de öğretmenlerin, kaleminden başka neyi var? Onlar masumdur deriz. Gördüğünüz gibi onlara ait bir bellek başıma neler açtı. 12.11.2017