9 Kasım 2017 Perşembe

İçindeki Muhtarlık Özlemi Hiç Bitmedi *

Partisinde gençlik kolları, ilçe başkanlığı, ilçe belediye başkan adaylığı, il başkanlığı, milletvekili adayı derken metropol bir şehre belediye başkanı oldu. Süresi bitmeden Siirt’te okuduğu bir şiir yüzünden kendisine ceza verilerek cezaevine gönderildi. Bu, aynı zamanda siyasi hayatının bitmesi demekti. Basının yazdığına göre değil seçilmek, “Muhtar bile olamazdı.” artık.

Cezaevi hayatı bittikten sonra siyasi bir parti kurdu. Partisinin kurucu genel başkanı oldu ama milletvekili adaylığı YSK tarafından iptal edildi. Seçim çalışmalarına katıldı ama vekil seçilemedi. Garip bir durum vardı orta yerde. Ana muhalefetin öneri ve desteğiyle vekil seçilmesinin önü açıldı. Düştüğü yer olan Siirt’ten önce vekil, ardından başbakan oldu. Üç dönem başbakanlık yaptıktan sonra cumhurbaşkanı oldu. Şimdi de cumhurun başı anlamında devletin başkanı oldu. Yani önünü kesmeye çalışanlara inat, her koltuğa oturdu. Zirveden ne indi, ne de bıraktı. Her şey oldu ama orta yerde garip bir durum vardı. Hala muhtar seçilememişti. Muhtar olamama, muhtar seçilememe özlemi içinde kalmış olmalı ki, fırsatını buldu mu muhtarları Ankara’da topluyor. O konuşuyor, muhtarlar dinliyor; o içini döküyor, muhtarlar alkışlıyor. 09/11/2017 günü itibariyle Türkiye’nin değişik bölgelerinden gelen muhtarları 41.kez ağırladı yine. Onları gördü mü içi açılıyor, moral buluyor. Konuştukça konuşuyor.

Bugün onu dinlerken kendi kendime “Muhtar seçilememesini dert edinmiş, içinde kalmış, içindeki o hasreti gidermek için neredeyse onlarla yatıp kalkıyor, devletin en tepesinde onları ağırlıyor. Bu nasıl bir hasret ve özlem ki bir türlü içinden çıkarıp atamamış. Devletin zirvesine kurulmuş olmasına rağmen hala muhtarlıkla yanıp tutuşuyor. “Bana engeller çıkarıldı, muhtar olamadım. İçimde kaldı. Sakın bulunduğunuz makamı küçümsemeyin, hor kullanmayın, değerini bilin, bulunduğunuz makamı bir zamanlar birileri küçümsemişti. Onlara inat ben önemli hale getirdim, sizlere yeni misyon yüklüyorum… sizleri evimde misafir ederek onurlandırıyorum. Bundan sonra size burun bükenler yanıldıklarını anlayacaklar” der gibi bir tavır içine giriyor sanki.

Sayıları ne kadardır bilmiyorum Türkiye’deki muhtarların. Bu gidişle hepsini makamına çağırıp onlarla hemhal olmaya devam edecek. Tüm muhtarlarla görüşmeyi bitirdikten sonra hasret ve özlemini nasıl giderecek? İşte burası muamma! Ya tekrar başa döner, ya yeni seçilen muhtarları davet eder. Zaten bu görüntüsüyle muhtarların hepsiyle görüşmeyi bitirdikten sonra bir başka meslek gruplarını da sıraya alayım diye düşünmüyor anlaşılan. Nice önemli mevkilere gelmiş kişiler, “Keşke bir muhtar olsaydım” deme noktasına geldi. Muhtarları kıskanıyor olmalılar.

Ne yapıp ne edip muhtarlığın dışında zirveden inmeyen bu kişinin bitmez-tükenmez muhtarlık özlemini gidermek gerekir diye düşünüyorum. Böyle tüm muhtarları sıraya koyarak onları Ankara’da toplaması, onlara konuşması onun muhtarlık özlemini dindireceğe benzemiyor. Ne muhtar olanlar muhtarlığı bırakıyor, ne de o muhtarları. En iyisi makamının bulunduğu mahallenin de aynı zamanda muhtarlık seçimine girmeli. Yok, bu olmaz denirse en azından bir yerin fahri muhtarlık unvanı verilmeli kendisine. Eğer böyle bir şey yapılırsa zirve sahibinin özlemi bir nebze giderilmiş olur. Bu arada “Muhtar bile olamaz” diyenlerin kulakları çınlasın. Basiret, feraset ve öngörüleriyle ne kadar gurur duysalar azdır. Zira görünen o ki adam hala bir muhtar bile olamadı.  09/11/2017

* 11/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

8 Kasım 2017 Çarşamba

Adına "Hizmet Ediyorum" Dedikleri Şey

Bazı insanlar aldıkları görevlerini bihakkın yerine getirir, makamı da kendisinden güç alır. Böyleleri göz doldurur, makamın hakkını da verirler. Bazıları da koltuğu işgal eder, gücünü koltuğundan alır. Koltuk gitti mi elinde ne gücü kalır, ne de itibarı. Çünkü koltuğa hakkıyla gelmemiştir. Sırıtır durur.

Hak ederek veya hak etmeyerek bir koltukta yıllanan insanlardan bazıları iki lafının arasında 'Şu kadar hizmet ettim' diye söze başlar. Koltuğun veya görevin ne kadar yapıldığını Allah bilir. Burada dikkat çekmek istediğim 'hizmet ettim' denmesi. Sahi her birimiz çalışırken bulunduğumuz yere mi hizmet ettik, yoksa bulunduğumuz yer mi bize hizmet etti? Diyelim ki hizmet ettik. Pekiyi biz bu hizmeti fahri olarak mı yürüttük, meccanen mi çalıştık? Adına hizmet dediğimiz işi yürütürken hiç fayda sağlamadı mı bize? Hep mi biz çalıştığımız yere verdik? Çalıştığımız yer bize hiçbir şey vermedi mi? Öyle zannediyorum, çalıştığımız yeri ilk önce kendi rahatımızı düşünerek dizayn ettik. Ekmek kapımıza hizmetten önce bu ekmek teknesi bize nasıl hizmet eder hesabı yaptık.

Kanaatimce gerçek hizmet etmek, çalıştığımız yerde ibadet aşkıyla çalışmak, terlemek, varlığımızı hissettirmek, yokluğumuzda aranan biri olmak, işimizden kaytarmamak, bugünün işini yarına bırakmamak, bulunduğumuz yerdeki imkanları kullanırken devlet imkanlarını şahsi işlerde kullanmamak, faydalandığımızdan daha fazlasını vermektir.

Farz edelim ki yapılması gerekenin en iyisini yaptık, kuruma artı katma değer kattık. Emekli olduk, ya da ayrıldık. Yeri geldiği zaman "Şu kadar yıl hizmet ettim" demekten ziyade "Elimizden gelen gayreti gösterdik, iyisiyle, kötüsüyle şu kadar yıl çalıştım" demek daha uygun olur diye düşünüyorum. Yaptığımızı kendimiz değil, arkamızda kalanlar ifade etsin. 08.11.2017


Müslümanların Başka Düşmana İhtiyacı Yok *

Tarihler, İngiltere ile Fransa arasında süren savaşlara  'Yüzyıl Savaşları' adını verir. İki ülke arasında 1337 yılında başlayan savaş 116 sürmüş ve 1453 yılında sona ermiştir. Aralarındaki anlaşmazlığı çözmüş olmalılar ki şimdi kardeş gibi geçiniyorlar. Hatta bir araya gelip sırt sırta vererek başka ülkeleri dizayn bile ediyorlar.

Halkı Müslüman olan ülkelerin birbiriyle olan ihtilafı, sürtüşmesi ve savaşı İngiltere-Fransa arasında geçmişte cereyan eden savaşlar gibi yüzyıl sürüp bitse şapkamı havaya atıp hele şükür diyeceğim. Karamsar değilim ama  Müslümanların birbirine düşmanca tavır içerisinde olma durumu -görünen köy kılavuz istemez- kıyamete kadar süreceğe benziyor. 

Hiçbir gün geçmiyor ki Müslümanlar kendi arasında kedi-köpek gibi olmasın. Şimdilerde gündemimizde İran ile Suudi Arabistan'ın gerginliği var. İki ülke tansiyonu düşüreceği yerde savaş tamtamlığı yapıyor birbirine karşı. Zaten aralarında savaş olmasa bile ikisini aynı kazana atsak birlikte kaynamazlar. Allah bu ülkelerden her ikisine "Cennete gideceksiniz, yalnız orada Suud-İran bir arada duracaksınız dese cennet yerine cehennemi tercih ederler. Güya biri Vahhabilik'in, diğeri ise Şiilik'in yılmaz savunucusu. Biri sünniliğin, diğeri Şiilik'in hamiliğini yapıyor. Müslümanlık ve Müslümanlar diye bir dertleri olsa hiç gam yemeyeceğim. Kendilerine grup ve mezhepçilik ile İslam arasında bir tercih yapın dense tereddütsüz hizipçiliklerini seçerler. Hiç Müslümanlık ve İslam dünyası gündemlerinde olmadı. Biri sırtını ABD'ye, diğeri Rusya ve Çin'e sırtını dayamış, birbirlerine karşı aslan kesilip horozlaşıyorlar. Tek dertleri sırtını dayadığı ülkelerin menfaatlerini korumak şartıyla güçlü görünmek ve ideolojilerini yaymaya çalışmak. Ayakta kalmaları da buna bağlı. Şımarıklık ve azınlıklarının nedeni petroldür. Dünya petrole gebe kaldıkça bunların borusu ötmeye devam edecek, devletler yüzüne bakmaya devam edecek. Merak ediyorum, bir gün petrol biterse yüzlerine kim bakar?

Bu iki devletin başını çektiği İslam ülkelerinde zerre kadar Müslüman feraset ve basireti olsa aralarındaki nizayı çözer, petrol silahını kullanarak Ortadoğu'daki tüm İslam ülkelerindeki akan kanı durdurur. Ama yapmazlar, çünkü İslam kaygıları yok. Yapamazlar, sırtını dayadıkları efendileri izin vermez. Başını İran ve Suud'un çektiği ülkelerden Müslüman kardeşin olacağına, açık-mert düşmanın olsun daha iyi. Bunlardan Müslümanlar'a hayır gelmez.

Kimse kusura bakmasın, yanlış anlamasın, böyle Müslüman kardeşin olacağına olmasın, dünyada yapayalnız kalalım, inanın durumumuz bugünden daha kötü olmaz. Birbirlerini kırıp geçirseler tüh, yazık oldu, demem. Bunlarda utanma, sıkılma, arlanma yok. Biraz sıkılma olsa 'Şimdi zamanı değil, zira İslam dünyası kan ağlıyor' diyerek aralarındaki sorunu buzdolabına kaldırırlar. Ama nerede? Bu ruhsuzluk ve çapsızlıklarıyla bunları ancak teneşir paklar.

Rabbim bunlara bu yaptıklarının hesabını soracak inşallah! Kendimi kurtarabilirsem, Rabbim imkan verirse rûzi mahşerde bunların hesaba çekilişini izlemek ve bunlardan şikayetçi olmak için müdahil olmak isterim. Rabbim bildiği gibi yapsın bunları ve İslam diye bir derdi olmayanları... 08.11.2017

* 18/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.