8 Kasım 2017 Çarşamba

İçimizdeki Suçluları Öldürsek Rahat Eder miyiz?

Ülkemizde değişik nedenlerle bazı insanlarımız suç işleyebiliyor, bazılarının üzerine suç isnat edilebiliyor, bazen de zamanında suç olmayan bir eylem bir müddet sonra suç sayılabiliyor.

Adı ne olursa olsun bunlar kanmış, kandırılmış, suça belenmiş, oradan çıkmaya çalışıyor veya içten içe pişmanlık duyuyor, içi kan ağlıyor olabilir ama belli etmeyebilir. Hiç pişmanlık emaresi göstermese bile bir akıl tutulması yaşıyordur, gerçekleri görme melekelerini kaybetmiştir, basiretleri kaybolmuştur. Bu tipteki insanın çoğu işini, aşını veya itibarını kaybetmiştir. Kaçıp gitmemişse aramızda sessiz-sakin dolaşıyordur. Öyle zannediyorum -bulabilirse- ne yediğinden zevk alır, ne de içtiğinden. Kolay kolay aramıza da giremezler. İçlerinde az sayıda da olsa öz eleştiri yapmaya kalksa böyleleri, "Şimdiye kadar aklın neredeydi, treni kaçırdın" diyoruz. Hasılı adamlar uzak kalsa da sorun, yanımıza yaklaşsa da. Suçluluk psikolojisi içerisinde dışlanmışlık sendromunu yaşıyorlar. Kazara birimiz onlara acımaya kalksın, hemen "Onların eline fırsat geçseydi bize acırlar mıydı" demeye başlıyoruz. Yani niyetlerini okuyoruz. Yahu bu adam iyi biri diyorsun, zaten onlar iyidir cevabı alıyorsun.

İşin garibi bu insanlar içimizde vebalı gibi yaşıyorlar. Ellerine imkan geçseydi bizi kıtır kıtır doğrarlar mıydı bilmiyorum. Çünkü gelecek hakkında bir şey söyleme imkanımız yoktur. Fakat gördüğüm bir şey var; bu durum böyle devam ederse, belirsizlik giderilmezse toplumsal yara iyice derinleşecektir. Devlete düşman nesiller yetişecektir.

Grup refleksi ile hareket eden bu insanları grubundan koparmanın yoluna gitmek gerekir. Bugünkü uygulanan bu yöntem bunları terbiye etmez, acından da ölmezler. Ya bunları birileri el altından destekliyorsa işte vahim olan budur. Çünkü yine onlara çalışmaya devam edecekler demektir.

Bir an için farz edelim ki bu insanlar suç işleyen bir grubun üyesi veya sempatizanı. Hepsini aynı kategoriye koyup kazana atmaktan ziyade suç işleyenlerin elebaşılarına ceza vererek pasif kalanlara gözdağı verilme yoluna gidilebilirdi. Askeriye mantığını bir tarafa bırakmak lazım. Askeriyede birkaç erat suç işler, tüm bataryaya ceza verilir. Halbuki ceza suç işleyene verilir, umumileştirilmez, bireyseldir. Hepsini potansiyel suçlu kabul edip aynı kategoriye koymanın kimseye, özellikle ülkeye bir faydası yoktur. Devlete, devlet aklıyla hareket etmesi yakışır. Maalesef bu konuda ne devlet ne de millet iyi bir sınav vermiştir. Kazara bugün suç işleyenlerin dünkü iyi görünümleri hakkında olumlu bir şey söylemişseniz, bu bile sizi, o suç ve suçlularla anılmanıza sebebiyet verebilir. Bu konuda hiçbir tavizimiz olmadı şu ana kadar.

Ülkenin birinde oynanan bir tiyatro oyununda rol gereği bir oyuncu, diğer arkadaşını kuru sıkı tabancayla öldürmesi gerekiyor. Fakat arkadaşı gerçek silah kullanır, adam can havliyle bağırır ve yere yıkılır. Seyirciden yardım ister, ölüyorum diye. Adam yerde kıvranıyor, bağırıp çağırıyor. Seyirciden yardım istedikçe 'Ne güzel rol yapıyor' diye seyirci, durmadan alkışlar ve sonunda adam sahnede iken ölür.

Kaçanlar, suça bizzat karışanlar için bir şey demiyorum. Bunlara en ağır ceza verilmelidir. Ama kaçmayıp içimizde sessiz duranlar için sessiz duruyorlar, konuşup öz eleştiri yaptıkları zaman takiyye yapıyorlar diyoruz. Gerçekten bize göre bu adamlar ne yapmalılar ki onların samimiyetine inanırız? Mesela tiyatro oyununda olduğu gibi bu adamları öldürsek veya kendilerini öldürseler içimiz rahat eder mi?

Halihazırda bizim durumumuz tiyatro oyunundaki seyircinin durumuna benziyor. Bence bu adamları rehabilite etmek, topluma kazandırmak gerekiyor. Beğensek de beğenmesek de bunlar bu toplumun insanıdır, hala da birlikte yaşamaya devam edeceğiz. Dışlayarak, sürekli suçlayarak bir yere varamayız. 08.11.2017 Ramazan Yüce

7 Kasım 2017 Salı

Doğrular Bazen Ayrıntılarda Gizlidir *


İnsanın olduğu yerde sorun olur, olmaması da mümkün değil zaten. Çünkü insan hata ve yanlış yapmaya müsait bir varlıktır. Önemli olan aradaki sorunu diyalog yoluyla uygun bir zamanda çözmektir.

Taraflar sorunu çözmeyi dert edinmelidir, iletişim yolunu asla kapatmamalıdır. Sorunu çözmede akıl ön planda olmalıdır. Alınganlık ve duygular aklın önüne geçerse sorunun büyüklüğü veya küçüklüğü önemli değil, sorun çözülmez. Hatta daha da büyür. Taraflar sorunu çözmek için birbirini suçlamadan her şeyi ortaya dökmelidir, birbirinin hangi söz ve davranışına niçin alındığını ve kırıldığını açık yüreklilikle konuşmalıdır. Bunun için ortamın konuşmaya müsait olmasına, tarafların birbirini ön yargısız dinlemesine ihtiyaç vardır. Laf getirip götürene itibar etmemelidir, hatta böylelerini dinlememelidir, konuşma pozisyonu tarafların sakin olduğu, mantıklı düşündüğü ortam olmasına dikkat edilmelidir. Konuşma yeni yaralara ve sorunlara kapı aralamayacak şekilde nazik ve kibar bir şekilde olmalıdır. Birbirinin açıklamasını yeterli görmelidir, niyet okuma yoluna gitmemelidir. Haklı veya haksız olunsa da taraflar birbirinin gönlünü almak için özür dileme yoluna gitmelidir. Özür, bütün yağları eritir. Bu kişileri birbirini anlamaya yaklaştıran jesttir, iyi niyettir, benim için değerlisin demektir. Aynı zamanda öz eleştiridir, yapıcı olmadır, masaya sorunu çözmek için oturdum demektir. Böyle davranılmadığı müddetçe birbirlerine karşı alınganlık artar, her hareketleri birbirine batar, farklı farklı anlamlar çıkarılır. Birbirinden uzak kalsalar da birbiriyle yaşamaya devam eder. Bu hareket ne kendine fayda sağlar, ne de başkasına. Ne kendine ışık verir, ne de başkasına. Birbirlerini incittikleri, birbirlerini kırdıkları, birbirine eziyet ettikleri yanlarına kâr kalır.

Anlatmak istediğimi başımdan geçen şu olay en güzel şekilde anlatır sanırım: Adıyaman-Kahta'da görev yaparken beraber çalıştığımız iki arkadaş askere gittiler. Askere giderken iki ayrı kira vermeyelim diye iki evin eşyasını bir eve bıraktılar. Kira öderken bir ay biri, diğer ay da öbürü kira ödemesi yapıyordu. Ayın birinde sıra hangisinde ise kirayı gönderememiş. Ev sahibi yanıma gelerek 'Senin arkadaşların kirayı göndermedi' dedi. Telefonla askerdeki arkadaşlarla görüştüm. "Gönderemedik" dediler. Biz buradan karşılayalım dedim. Dönem enflasyonlu dönem. Tek maaşlı bir insanım. Aldığım kıtı kıtına yetiyor. Birazını ben karşılasam da kiranın tamamını karşılamam mümkün değil. Çare olarak kendisinde para olduğuna inandığım ortak bir arkadaşımıza gidip durumu anlattım. Ki eşi de çalışan biriydi. "Ben veremem, babama ilaç parası göndereceğim" dedi. Beklemediğin bu cevap beni üzdü, kırdı ve alındım o arkadaşa. Çaresiz güç-bela parayı denkleştirip arkadaşların ev sahibine kiralarını verdim. Kendisinde para olduğunu bildiğim arkadaştan uzaklaştım, mesafe koydum. Kendi kendime "Babasına ilaç parası gönderecekmiş, ilacın parasını devlet öder, sen sadece % 20'ini ödersin. Bunun da edeceği ne kadardır. Madem vermeyeceksin, adam gibi bir mazeret bul bari, senden olsa olsa iyi gün dostu olur..." dedim.

Gel zaman git zaman askerlerimiz tezkerelerini alıp göreve başladı. Gelip gidiyoruz birbirimize. Para vermeyen arkadaş da aramızda. Çünkü ortak arkadaşız. Bu arkadaşa mesafe ve soğuk duruşumu sezen çiçeği burnundaki askerlerimiz bir ara bizi bir araya getirdi. Kendisine açık yüreklilikle sordum, "Sayın hocam! Babana ne ilaç parası gönderecektin? Bildiğim kadarıyla ilaç bedelini zaten devlet ödüyor" dedim. Arkadaş bana, " Tarım ilacı alması için para gönderecektim" der demez 'Mübarek! Ben sandım ki eczane ilaç parası göndereceksin. Şimdi oldu. Ben yanlış anlamışım" dedim, konuyu kapattık.

Başımdan geçen bu olayı çözen tek cümle idi. Yanlış anlamam dolayısıyla 6 ay boyunca kendisine hem kararmış, hem de buğzetmiştim.

Günümüzdeki alınganlık ve kırgınlıkların çoğunda yanlış anlama olduğunu düşünüyorum. Yeter ki enine-boyuna konuşulsun, insanların arasında çözülemeyecek bir sorun kalmaz. 

* 01/05/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Çat Kapı Gelivermek

Telefonun çok yaygın olmadığı, televizyonun tek tük evlere girmeye başladığı yıllarda uzun kış gecelerinde köy yerinde oturanlar konu-komşu ziyaretleri yapardı kendi aralarında. Çat kapı gelirdi eş-dost haber vermeden. 'Ev sâbıı' (ev sahibi) diye bir ses evi kaplardı, ya da öldürerek gelirdi, veya zil olmayınca kapının tokmağına, kapının vurulabilen bir yerine gümbür gümbür vurulurdu. Kimi de pencereye hafif tıklatırdı. Sesle beraber ev halkı kendilerine ve evin vaziyetine bir çekidüzen verirdi. Zira oturulan oda yemek yenilen, yatılan yeri geldiğinde misafir ağırlanan bir yerdi. Odaların çoğunda soba olmazdı.

Kısa bir hoşbeşin ardından ikrama geçilirdi. İkram olarak çay çok nadiren olurdu. Çünkü çay içmek lükstü. Meyve pek olmazdı. Genelde günaşık, nohut, üzüm ikram edilirdi. Portakal-mandalina konursa kendi aralarında paylaşırdı herkes. Kabuklarını çocuklar düğme yapar, birbirine gösterirdi maharetlerini. Portakalın kabuğunu hiç kopukluk olmadan soymak ayrı bir zevk idi.

Çat kapı gelivermenin olumlu ve olumsuz yönleri vardı. Habersiz gelen misafir, senin gideceğin yeri engelleyebilirdi, ya da evinde bir başka misafir olabilirdi. Böyle olsa da gelip gitmeler doğaldı, kimse ev sahibinden ekstra bir şey beklemezdi. Hane sahibi de olanı koyardı misafirinin önüne. Gidip gelmeler oldukça herkes herkesin durumunu bilirdi. Böylece daha samimi bir ortam oluşurdu.

Günümüzde çat kapı gelivermek pek kalmadı. Çünkü cep telefonları yaygınlaştı. Artık herkes gideceği yere önceden haber vererek gidiyor. Eskilerin deyimiyle 'Tanrı misafiri' kavramı işlevini yitirdi. Hoş gelen-giden de kalmadı eskisi gibi. Herkes daha geniş evlerde kendi başına, yapayalnız. Kimse kimseye ihtiyaç duymuyor artık. Kimi tv başında dizi izliyor, kimi sosyal medyada geziniyor. İçindeki boşluğu bol bol sosyal medyada paylaşarak gidermeye çalışıyor.

Günlerce zilin çalmaz, kazara çalarsa ya postasıdır, ya kurye, ya dilenci, ya bir adres soran, ya saat okumaya gelen elektrikçi, sucu veya doğalgazcı, ya haberli biri ya da kargo görevlisidir. Şimdi çat kapı gelenler bunlar.

Çat kapı gelmenin dezavantajları olsa da samimiyetin, içtenliğin, hatır saymanın, sevip saymanın, mutluluğun adıdır aynı zamanda. Yaşlanıp büyüyünce bunu daha iyi anlıyor insan. Kapın çalındı mı kulak kabartıyorsun, acaba kimdir diye. Kapıyı çalan oğlun, kızın, gelinin, torunun, kardeşin... ise mutluluğuna diyecek olmaz. Ne yapacağını, ne yedireceğini, ne içereceğini, ne konuşacağını şaşırırsın. Onlar gittikten sonra da için kıpır kıpır eder. Daha rahat yatarsın o gece. İçindeki huzur ve mutluluk günlerce devam eder.

Allah herkesi kapısı çalınanlardan, hatırı sayılanlardan eylesin. Hatır bilip gelenlerin hatırlayanları bol olsun. Allah razı olsun. Kimseyi kimseye muhtaç etmesin, insanı kendi haline bırakmasın. 07.11.2017 Ramazan YÜCE