7 Haziran 2017 Çarşamba

İmam-hatiplerde aranması gereken vasıflar

İlmihal kitaplarına bir göz atarsak namaz kıldıracak kişide bulunması gereken temel özellikleri "Müslüman, akil-baliğ, erkek, Kur'an'dan yeterince ezber bilmesi ve imamın özürlü olmaması" olmak üzere  maddeler halinde bulmamız mümkündür. Burada tüm maddeler üzerinde durmak gibi bir niyetim yok. Merak eden sanal alemden de bulabilir.

İmam olma özelliklerinden biri gördüğümüz gibi imamın özürlü olmaması. Bu özellikler imamda olmazsa olmaz şartlardandır. Sorularla İslamiyet adlı sitede imamın özür durumuyla ilgili, “…Özürlü olmayanlar, özürlü olanlara uyamazlar. Körün imamlığı sahihtir. Ama ondan daha ehil kimse varsa, onun imamlığa geçirilmesi tenzihen mekruh olur.” açıklaması mevcuttur. Acaba bu şartlara yeterince önem veriliyor mu? Gördüğüm kadarıyla dikkat edilmiyor. 1995-2002 yılları arasında görev yaptığım bir ilde mahalle imamının elleri çolak idi. Görüntüsü itibariyle kendi pantolonunu bağlaması bile mümkün değildi. Yine doğup büyüdüğüm ilçemde görev yapan bir görevlinin sağ eli mevcut değildi. Geçen gün şehir merkezinde öğle namazı için gittiğim bir camide imam olmadığı için onun yerine namaz kıldıran müezzinin ise sol eli çolaktı. Dikkat ettim elini dizine koyamıyor, secdeye giderken önce sağ elini yere koymak suretiyle secdeye gidiyor, yine kalkarken zorlanıyor, elini bağladığı zaman sol eli görev yapmıyordu.

Yazımı okuyan bana, “Özür bir Allah vergisidir, insanın kendisinden kaynaklanmıyor…” diye bir eleştiri getirebilir. Böyle bir eleştiriye eyvallah, el- hak doğru derim. Allah kimseye bir engellilik veya özür vermesin. Biz onlara baktıkça Allah’ın kendimize verdiği sağlam vücuttan dolayı ne kadar şükretsek azdır. Bu şekilde engelli kişileri zaman zaman otobüste, iş yerlerinde, çarşı ve pazarda görebiliyoruz. Onlar da yaşayacaklar, onlar da iş-güç sahibi olacaklar ve çalışacaklar ama kamuda, ama özelde. Fakat bu arkadaşların imamlık gibi cemaatin gözü önünde icra edilmesi gereken bir görevde bulunmamaları gerekiyor diye düşünüyorum. Sonra imam olacak kişide aranacak şartları ben koymadım. Ta geçmişten itibaren konmuş kurallardır. Bu arkadaşlar mutlaka kamu ve özel sektörde mutlaka istihdam edilmeleri gerekiyor. Ama bu istihdamın adı,  imamlık ve yeri, camiler olmamalıdır. Her şeyden önce imamlık temizlik isteyen bir vazifedir. Biz iki elimizle temizliğimize yeterince önem veremiyor ve yapamıyor iken bu şekilde engelli olan kardeşlerimizin yeterince temizliklerini yapabilmeleri mümkün değildir. Piyasada bu kadar sağlam insan varken bu arkadaşların sağlam kişilerin önüne geçerek namaz kıldırmaları uygun değil gibi geldi bana. Evet, bu şekilde engelli kişilerin kıldırdıkları namaz her ne kadar namaza mani değilse de tenzihen mekruh kabul edilmektedir. Din görevlilerini seçen Diyanet İşleri Başkanlığının bundan sonra imam-hatip ve müezzin seçiminde  gerekli özeni göstermesini istiyorum. Daha önce ataması yapılan ve halen görev yapan bu şekilde engelli kardeşlerimizin  müftülüklerde veya diğer kamu kurum ve kuruluşlarında memurluk yapacak şekilde planlanmasında fayda vardır.

İmamda aranan beş temel şarttan başka liyakat esasına göre başka esaslar sıralanır ilmihal kitaplarında. Bu özelliklerden biri de ‘güzel sesli olmak’tır. Bildiğimiz gibi güzel ses bir Allah vergisidir. Her insanda bulunmaz. Ama sesin eğitimli olması önemlidir. Hiçbir makam olmadan rastgele Kur’an ve ezan okumak cemaati bezdirebilir. Sesin akıcı olmasında ve terbiye edilmesine mutlaka ihtiyaç vardır. Her Kur’an ve ezan okuyan mihraba ve müezzinliğe geçmemelidir.

İmamlıkta olması gereken özelliklerin her biri önemlidir. Yazımı uzatmama adına burada hepsinden bahsetmeyeceğim. Bundan sonra imam alımında daha önce belirtilen özelliklere azami gayret gösterilmelidir. Hatta yeni şartlar konmalıdır. Özellikle İlahiyat Fakültesi mezunu olan kişilerin sayısında günümüzde bir artış söz konusudur. Pekala, lisans mezunu olma şartı getirilebilir. Yine imamların her şeyden önce ahlaki yönden parmakla gösterilen kişiler arasından seçilmesinde fayda vardır. 07/06/2017

İslam'ın yüz karası, düşmanın maskarası *

Malumunuz dünyada halkı Müslüman olan ve resmi din olarak İslamiyet’i kabul eden ülke sayısı 63 tanedir. Bu ülkelerden 23 tanesi ırk bazında Arap olarak bilinmektedir. Ele almak istediğim bu konuda kastım halkı Müslüman ülkelerdir. İfade ederken İslam devletleri diye bahsedeceğim.

İslam ülkeleri arasında acaba İslam birliğini sağlamak mümkün mü? Ya da tek devlet olmaları sağlanabilir mi? İslam birliği sağlanamasa da tek devlet olamasalar da acaba dünyada cereyan eden olaylara karşı birlikte hareket etme imkanı olabilir mi? Zira Hristiyan birliği diyebileceğimiz AB var. Yahudilerin resmiyeti tartışmalı  olsa da kendilerine ait küçük bir devletleri var. Devletleri küçük ama dünyanın her bir tarafına yayılan ve dünya ekonomisine ve devletlere yön veren para babaları hep Yahudi olduğu için aynı bayrak altında yaşamasalar da İsrail'in büyümesi, gelişmesi için çaba sarf etmektedir her bir Yahudi. Budistlerin birlikteliği var, Konfüçyüs olanlar hakeza bir ve beraber olarak hareket etmektedir. Görünen o ki dünyada bölük-pörçük olan sadece Müslüman ülkeler var.

Birçok Müslüman’ın hayalinde ve idealinde İslam birliği var. Rahmetli Erbakan ömrü boyunca "İslam Birliği, İslam Ortak Pazarı..." diye dillendirdi durdu. Şimdilerde artık bu fikri savunan neredeyse kalmadı gibi. Peki, İslam birliği sağlanabilir mi? Görünen köye göre bu mümkün değil. Zira İslam ülkelerinin başında o ülkeleri yönetenlerin öyle bir derdi yok.

İslam ülkelerinin özellikle Arapların elindeki imkanlar başka devletlerde olsa dünyayı kilitlerler, adım attırmazlar, tüm dünyayı kendilerine bende yaparlar. Çünkü petrol, doğalgaz gibi yer altı ve yer üstü zenginliklerinin çoğu halkı Müslüman ülkelerde. Allah vermiş de vermiş bu ülkelere. Belki de İbrahim’in (as) yaptığı dua sayesinde nimetlerin en güzelini verdi bize Allah,  Hani İbrahim: “Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah’a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır” demişti de (Allah: “Sadece inananları değil) inkâr edeni de az bir süre yararlandırır, sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür o” demişti. (Bakara Suresi, 126) Nedense İslam ülkelerinde olan bu rızıktan bugün İslam ülkelerinin faydalanmasından ziyade Müslüman olmayanlar yararlanıyor. Başta Orta Doğu olmak üzere Müslüman ülkelerde kan ve gözyaşının eksik olmamasının temel nedeni oradaki yer altı kaynaklarından Batı ve ABD’nin elini çekmemesi yatmaktadır. Görünürde bağımsızlığın sembolü , bayrakları ve sınırları olan İslam ülkelerinin kaynakları sömürgecilere peşkeş çekilmiş durumda. Hazine değerindeki kaynaklara sahip olan İslam ülkeleri ise bu peşkeş ve soygunlara seyirci kaldığı gibi kazandıkları paraları sömürgecilerin bankalarında tutmak suretiyle yine onlara para kazandırmaya devam ediyorlar. Çünkü iktidarda kalmaları sömürgeci devletleri beslemekten geçiyor. Yoksa ülkelerinin başında bir gün bile kalamazlar. Birinci Dünya Savaşı sonrasında kendilerine cetvelle çizilerek ulufe gibi dağıtılmıştır buralar. Emek sarf ederek elde etmemişlerdir. Hayırsız evladın babasının mirasını har vurup savurduğu gibi bunlar da servet ve malın içerisinde şaşaalı bir hayat yaşıyorlar. Müslümanlık gibi bir dertleri yok ki İslam birliği gibi bir tasaları olsun. Ne kendilerinde bir irade var, ne de gayret. Batı, “Oturun oturduğunuz yerde dese” adamlar yıllar yılı yerlerinden kalkamazlar. Yine ağa-babaları onlara, “İslam’ı terk edin dese” güle oynaya inkar yolunu seçecekler.

Şimdi de birilerinin kurmasıyla birlikte Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez ülkeleri, yine bir körfez ülkesi olan Katar’a had bildirmeye kalkıyor. Yesinler sizin iradenizi! İslam’ın ve Müslümanların yüz karasısınız bilesiniz. Ortadoğu’nun başına gelenler Batı ve ABD’den ziyade sizin irade ortaya koyamayışınızdır, bu kişiliksiz siyasi iradesizlik sizde olduğu müddetçe daha birileri çok başınıza vurur. Sizden bırakın İslam birliğini beklemek bir halt olmaz, hiçbir cacık bile olmaz. Yanı başınızda ırktaş ve dindaş olduğunuz Suriye’deki kanı bile durduracak irade göstermeyen sizler yine ırktaş ve dindaşınız olan Katar’a yok yere had bildirmeye kalkıyorsunuz. Siz ancak birbirinize efelenir, efendilerinizin karşısında el pençe durur, süt dökmüş kedi gibi olursunuz.

Yazıklar olsun size! Yeter ki gölge etmeyin, sizin ihsanınızı da istemeyiz. Siz, İslam’ın ve Müslümanların olsa olsa yüz karası, düşmanların maskarası olursunuz. “Siz istemeseniz de Allah mutlaka nurunu tamamlayacaktır”. Er veya geç... Bu, böyle biline… 07/06/2017

* 10/06/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Her yıl ramazan umresine gitmek

Allah'ın evi dediğimiz, kıble kabul ettiğimiz Kabe'yi ziyaret etmek, peygamberimizin yaşadığı hatıraları yaşamak, Müslümanlarca mukaddes kabul edilen mekanları görmek, manevi yönden gıdalanmak her Müslümanın gerçekleştirmek istediği hayalidir. Yeter ki fırsat bulabilsin insanımız, parasını ayarlayabilsin, işini-gücünü hale-yola koyabilsin. Şahsıma gitmek nasip olmadı, ama gidip gelenlerden dinlediğimize göre oranın atmosferi daha bir başka olduğunu duyuyoruz. Gidenin bir daha gitmek istediği sitayişiyle karşılaşıyoruz. başta ben olmak üzere Rabbim gitmeyenlere gitmeyi, görmeyenlere görmeyi, oradaki atmosferi yaşamayı nasip etsin. Çünkü önemli bir ibadet deruhte ediliyor orada.

Türkiye'de son yıllarda ardı arkasına her yıl ramazan umresine gitme furyası başladı. Baştan söyleyeyim umreye giden kimsenin kendi tercihi. Saygı duymaktan, Allah kabul etsin demekten başka diyeceğimizi olamaz. Üstelik para da kendisinden. Demek istediğim umreyi rutin hale getirmek ne derece doğru? Sevap kazanmak sadece umre ile mi sınırlı? Başka türlü ibadet yapılamaz mı? Bir defa gidip gelmek yeterli gelmiyor mu? Çünkü az para ile gidilmiyor buralara. Hem mal hem de beden ile yapılan bir ibadet ne de olsa. 

Acaba insanımız görmeye doyum olmaz deyip işi tadında bırakıp orada harcayacağı parayı başta kendi çevresi, yakın akrabaları olmak üzere ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılamada kullanılsa acaba yerinde bir tasarruf olamaz mı? Biliyorum dile getirdiğim konu su götürür, bu önerimden dolayı bir kısım insanımızdan eleştiri almak da var işin ucunda. Buna rağmen bu konuyu ele almak suretiyle sürekli umreye gitme yerine paranın Türkiye'de gerçek ihtiyaç sahiplerinin derdine derman olacak şekilde harcanması daha yerinde olur kanaatini dile getirmek istiyorum. Umreye gidenin paraya ihtiyacı olmayabilir. Ama orada harcanacak paranın birçok fakirin ihtiyacına merhem olacağına inanıyorum.

İslam dinini bize anlatan ve en iyi şekilde hayatında yaşayan ve yaşantısıyla bize örnek olan Hz Muhammed kaç defa umre ve hac yapmıştır? Bildiğim kadarıyla Peygamberimiz hayatında birer defa bu görevleri ifa etmiştir. Bu konuyu enine-boyuna değerlendirirken bu konuda Peygamberimizin tasarrufunu da göz önüne almamızda fayda vardır.

Allah kimseyi kimseye muhtaç etmesin, başkasına el-avuç açtırmasın. Fakiri-fukarayı, garip-gurabayı sevindirmeyi nasip etsin.  07/06/2017