1 Haziran 2017 Perşembe

Helal be sana Konyaspor! *

Çok değil birkaç yıl öncesine kadar Super Lig’in asansör takımlarından biri idi. Çıkmasıyla düşmesi bir olur, sonra yıllarca çıkacağım diye tüm Konya kenetlenir dururdu. Super Lig’e çıktığının ilk yılı ortalarda tutunmuşken  geçen yıl “Ben geliyorum, bu sene farklıyım” dercesine  ligi üçüncü bitirmişti.

2016-2017 sezonunu Konyaspor yine ortalarda bitirdi. Fakat “Böyle göründüğüme bakmayın, siz esas beni Ziraat Türkiye Kupasında görün” dedi ve tüm takımları geride bırakarak Ziraat Türkiye Kupa’sını ilk defa Konya’ya getirmesini bildi. Mütevazı kadrosuna rağmen  Konyaspor yapacağını yaptı, gönlümüzde taht kurdu. Ligin üç, hatta dört büyük takımını geride bırakarak kupanın sahibi oldu. Tüm Konyalıların gönlünde taht kurdu. İşte böyle bir takıma ancak şapka çıkarılır. Azmin, çabanın, gayretin, istikrarın ve inanmışlığın zaferidir bu. Soyadıyla müsemma teknik direktörü  Kocaman bir alkışı çoktan hak etti, seyirci zaten hep takımının yanındaydı, hem deplasmanda, hem de klasmanda. Yönetim  elinden gelen desteği verdi, sporcular ise sahada üzerlerine düşen görevi yaptı. Demek ki topyekûn inanmışlık ve kenetlenme  zaferi getiriyordu.

Lig üçüncülüğünün ardından bu yıl kupanın gelmesi ancak istikrarla açıklanır. Yönetim ve teknik heyetin sürekliliği bu başarıyı getirdi. Bu aşamadan sonra kimse,  Konya’nın düşeceğini konuşmuyor artık. Çıtayı yükseltti çünkü. Bundan sonra Konya’dan beklenen lig şampiyonluğu. Olmayacak olanlar bu güne kadar olduysa lig şampiyonluğunun gelmemesi için hiçbir sebep yok. Yeter ki istikrar hakim olsun, takım kendine inansın, takıma olan güven kaybolmasın, taraftar desteğini vermeye devam ettirsin.

Maça gitmeyen, maç izlemeyen ve maçları takip etmeyen biri olarak Konyaspor’un gösterdiği bu başarıyla gurur duydum. Ben büyük takım diye böyle takımlara derim. Bakmayın, büyük takım diye bizim belleklerimize üç büyükler, dört büyükler diye kazındığına. Eldeki imkanları en iyi şekilde değerlendirerek mütevazı kadrosuyla başarı gösteren takımdır esas büyük olan. Onca imkana rağmen büyük takımların kupada esamesi okunmuyorsa demek ki onların büyüklükleri Anadolu takımlarının kendilerine inanmamasından kaynaklanıyormuş. Demek ki başarı için paraya pula sahip olmak, pahalı futbolcuyu oynatmak yeterli gelmiyormuş…inanmak gerekiyormuş. Onlar yine kendilerini büyük olarak görmeye devam etsinler, Anadolu teker teker büyüklüklerini gösterecek  bu gidişle. Konyaspor’un gösterdiği bu başarı diğer Anadolu takımlarımıza da örnek olacağı kanaatini taşıyorum.

Maç özürlü birisi olarak çorbada tuzum olsun sadedinde bu konuyu ele aldım. Konya’mızın gururu olan takımızı gönülden tebrik ediyorum. Nice başarılarıyla adından söz ettireceği umudunu taşıyorum. Çorbada tuzu olan herkese tek kelimeyle teşekkürler.

Başarılarla dolu nice yıllara!... 01/06/2017

* 05/06/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Ramazanda ne yapalım?

Ramazan geldi mi dini yönümüz ağır basar, gündemimiz din olur, dinle yatar, dinle kalkarız. Gazetelerimizin dini konularla ilgili köşeleri ve sayfaları televizyonların da hem dini, hem de imsak ve sahur programları olur. Halkın ihtiyaçlarına cevap verilmeye çalışılır. Bu da doğaldır.

Doğal olmayan ramazanda orucun öneminden, faziletinden bahsedilmesi. Orucu bozan ve bozmayan durumlara yer verilmesi. Orucun niçin tutulması gerektiğinin önemi üzerine durulması. Artık ramazan iklimine girdik, orucu konuşmaktan ziyade orucu yaşamak ve tutmak gerekiyor diye düşünüyorum. Nasıl ki namaza başladığımız zaman namaza kendimizi veriyor, iftitah tekbiri ile birlikte her şeyi geri plana itip sadece Ona doğru yöneliyor ve namazdan bahsetmiyorsak oruç tutarken de orucu konuşmayalım, onu yaşayalım istiyorum. Oruç tuttuğumuz gibi orucun da bizi tutmasını sağlamamız lazım. Sürekli aklımızda orucu tutmak değildir bir defa oruç. Bu günleri Allah'ın günlerinden bir gün kabul edip rızkımızın peşinde koşarken helalinden yemeyi, ramazanın mana ve önemine uygun yaşamayı kendimize düstur edinmeliyiz. 

Hiçbir işimizi ihmal etmeden, ötelemeden, kırıp dökmeden bu manevi iklimi yaşamamız lazım. İşimizi aksatmadan ibadete daha fazla zaman ayırmalı, hayır ve hasenat kapısını sonuna kadar açmalıyız. Kur'an ayı da denilen bu ayı Kur'an'la geçirmenin mutlaka yolunu bulmalıyız. TV karşısında konuşulanları izlemekten, yatağın içinde iftarı beklemekten başka rızasını kazanacak, vicdanımızı rahatlatacak işlere imza atmamız lazım diye düşünüyorum. Tuttuğumuz oruç hiçbir şeyimize mani olmamalı, yüreğimize yük olmamalı, rutin işleri en güzel olacak şekilde takip etmeli, eş ve dosta çat-kapı ziyaretler yapmalı.

Acıkmayacak ve susamayacak işleri yapmaktan kaçınmalıyız. Çünkü oruç acıkmadır, susamadır, nefsi terbiye etmedir, sabretmedir, açlığın kıymetini bilmedir. Evin bir köşesinde pinekleme değildir. Dört gözle ramazanın bitmesini bekleme değildir. Bu rahmet ayında rahmetine kavuşabilmek için hayata dört elle sarılmadır, külfeti rahmete dönüştürmedir, kırgınlıkları ve küskünlükleri bitirmedir, dualarımıza başkasını ilave etmedir, Müslüman’ın derdiyle dertlenmedir, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını görmedir, rızayı Bari için yapılması gerekenin en iyisini yapmadır. Miskin miskin oturma değildir, ataletin değil bereketin gelmesi için hareket etme vaktidir; kırmadan, dökmeden ahiret azığına hazırlanmadır, keremine şükretmedir, bu ayın her gününü kadir bilmedir, kıymetini bilenlerden olmak için çabalamadır, tartışmalardan uzak kalmadır.

Dini, orucu konuşmaktan ziyade yaşamalıyız. Kal ehli olmaktan hal ehli olmaya yönelmeliyiz. Fetvaya göre değil takvaya göre yaşamalıyız. Ramazanda yaşadığımız iklimi diğer on bir aya yayma çaba ve iradesini göstermeliyiz. Gündüz naim, gece kaim olmamalıyız. Bunu yerine gündüz saim, gece kaim olmalıyız. Orucu uykuya tutturmamalıyız. Namazları cemaatle kılmanın yolunu bulmalıyız. Sofralarımızda mükellef sofra kurmadan mümkün olduğunca uzak kalmalıyız. Nefsimizin gündüz çektiği eziyeti akşam midemizden almayalım. Kötü söz kem gözden sakınalım.

Az yemek, az uyku uyumak prensibimiz olmalı kısaca. 31/05/2017

Yaz kursları amaca hizmet etmeli...

Okulların kapanmasına ramak kala  velilerde şimdi yaz kursu telaşı başladı. Her veli "Çocuğumun yaz dönemini nasıl değerlendirebilirim" derdine düştü. Kimi sportif faaliyetleri seçerken ekseriyeti de "Dinini, diyanetini öğrensin, ardımdan bir Fatiha okusun, vatana ve millete faydalı birer birey olsun" düşüncesiyle çocuğunu yaz kurslarına yazdırmak için plan yapar oldu. Artık yaz kursları eskisi gibi sadece diyanet tarafından yürütülmüyor. Diyanet, belediyeler, STK'lar, MEB bu konuda kurslar açma yoluna gidiyor.

Vatandaşımız yeme içme gibi ihtiyaç duyar din eğitimini öğrenmeye. Çocuğuna karşı görevlerinden biri olarak görür bu işi. Belki arkamdan bir Fatiha okur muradındadır. Hayırlı evlat olsun derdindedir. 7'den 70'e diz çökeriz hocaların önünde. Rahmetli babam o yaşında “Namaz sürelerini unutmuş muyum?” der, önümde diz çökerdi. Saygısı bana değil, okuduğu sürelere idi. Doğru dediğimde çocuklar gibi sevinirdi. Milletimiz dinini öğrenmeye aşıktır desem mesele daha iyi anlaşılır.

Kursu kim açarsa açsın, vatandaş nereyi tercih ederse etsin sonuç itibariyle bu kursların amaca hizmet etmesinde fayda vardır. Kurslardan fayda elde edebilmek için buraları cazibe merkezi haline getirmek gerektiğini düşünüyorum. Bunun için bu kursları organize edenlere, planlayanlara, kurs açanlara ve kurslarda görev yapacak olanlara görevler düştüğüne inanıyorum. Bunun için ne yapılmalıdır?

Her şeyden önce bu kurslar sevgi temelli bir işlevi yerine getirmelidirler. Bunun için de yüreğini ortaya koyan, çocukların seviyesine inebilen çalışanlara ihtiyaç vardır. Kursa gelen çocukla aynı dili konuşamayan, çocuğu anlamayan, kursa gönülsüz gelen çocuğa 'İsteksiz geldim ama iyi ki gelmişim" dedirtmeyen kursların bir faydaya haiz olacağını düşünmüyorum. Kurs açan merkezlerin çalışacağı görevliyi iyi seçerek işe başlamasında fayda vardır. Bunun için de iyi bir saha çalışması yapmalıdır. Kendilerine yakın gördükleri her bir insana yaz döneminde iş vermekten ziyade çocuğun psikolojisini bilecek, ne öğrettiğini bilecek, giyimi-kuşamı, hal ve hareketiyle kursiyerlere örnek olabilecek sevecen insanlara görev vermelidir. 

Kurs veren hocamız, vereceği bilgiden ziyade sevgi temelli bir ders işleme metodunu hayatına düstur edinmiş olmalıdır. Bu devirde yaşayan çocukların psikolojisi ile bizim yetiştiğimiz dönem arasında dağlar kadar fark vardır. Artık bugünün çocuğunun, annesinin ve babasının gözünde, "Hocanın vurduğu yerde gül" bitmiyor artık. Kimse çocuğunu bu yerlere teslim ederken "Eti senin, kemiği benim demiyor." Hasılı, bu dönemde bırakın şiddeti, azar ve hakarete de yer yok. Sorumlu kişi sevgiyle ilmek ilmek işlemeli hem çocuğu hem de işleyeceği dersi. Ders verecek kişi eli açık olmalı, sevginin yolu mideden geçer demeli...Yeri geldiğinde elini cebine atabilmeli, zaman zaman öğrencilerine jest yapabilmeli, yaşantısıyla örnek olabilmeli. Her bir öğrenciye ders işlemekten önce onları tanıma yoluna gitmeli. Tanıma derken sadece adını ve soyadını öğrenme değil, hangi damardan gireceğini iyi bilmeli. Öğreteceği dersin önemini kavratmalı, eğlendirirken öğretme yolunu seçmeli. Her derse, her konuya dersin içeriğine uygun bir metotla başlamalı. Abartmamak şartıyla öğrencilerine sembolik ödül verme yoluna gitmeli. Öğrenciye gücü nispetinde sorumluluk yüklemeli, öğrenciye bilgiden ziyade davranış esas almalı.

Şimdi bu yazdıklarımızı kısa kısa maddeleştirelim.* Din eğitimini veren kişi her şeyden önce;
·         Çocuğun seviyesine inebilen olmalıdır.
·         Dersi öğretmekten önce kendisini sevdirmelidir.
·         Yaşantısıyla örnek olmalıdır.
·         Vatandaştan, veliden ve öğrenciden herhangi bir ücret almamalıdır.
·         Dayak ve hakarete başvurmamalıdır.
·         Dersini vermeyen öğrenciye öncelikle tatlı ve nazik bir dil kullanmalıdır.
·         Namaz kılma, başını örtme vb sorumluluklarını yerine getirmede öğrenciye baskı yapmamalıdır.
·         Kur'an’dan önce sevgiyi, saygıyı, doğruluk, güvenilirlik, temizlik, yardımseverlik, başkasını rahatsız etmeme gibi iyi hasletleri örneklendirerek öğrenciyi işlemelidir.
·         Veren el olmalıdır.
·         Namaz kılmanın, Kur'an öğrenmenin önemi öğrenciye kavratılmalıdır.
·         Ödül ve cezada anlatılabilir ölçüler koymalıdır. 
·         Yaptıklarında öğrenciyi ve veliyi ikna edebilmelidir.
·         En az İlahiyat fakültesi ve dengi bir okuldan mezun olmalıdır.
·         Belli yaş grubunu okutan öğreticiler olmalıdır. İlkokul seviyesindeki öğrencileri okutan ayrı, ortaokul ayrı, lise ayrı, genç ve yaşlıları okutanlar ayrı olmalıdır. Çünkü aynı kişi her yaş grubundaki kişilerin seviyesine inemeyebilir.
·         Yeterli donanım ve birikime sahip olmayan, ehliyetsiz kişilere görev verilmemelidir.
·         Sosyal aktivitelerden anlamalıdır. Zaman zaman öğrencilerin faaliyetlerine katılmalıdır.
·         Her şeyi yasaklayan yasakçı bir zihniyete sahip olmamalıdır.
·         Öğrenciye sağlam bir din anlatmalıdır. Kendini ait hissettiği grubun üyesi yapmak için bir yol izlememelidir.
·          Gezi, piknik gibi aktiviteler düzenlemelidir. 
·         Önüne gelen her bir çocuğu kendisine emanet kabul etmelidir, kendi çocuğu bilmelidir.
·         Samimi olmalıdır.
·         Sabırlı olmalıdır.
·         Kısaca nefret ettiren olmamalıdır. 31/05/2017

*12/07/2016 tarihinde dilinkemigiyok.blogspot.com.tr adresinde yayımlanmıştır.