30 Mayıs 2017 Salı

Kedi ve köpek olmaya özlem duyanlar!

Her birimizin hayatında hata ve yanlışlarımız vardır. İnsanoğlu hata ve yanlışlar yapar. Zira insan için “İnsanoğlu nisyan ile maluldür” deriz. Hiç hata yapmadım diyen biri burnundan kıl aldırmayan, kendine aşık bir tiptir. Çünkü hata yapmayan insan yoktur. Hata ve yanlışlar yapa yapa bir insan tecrübe kazanır. Tecrübeyi tarif ederken “Hayatta yenen kazıkların bileşkesidir” diye tarif edenlerimiz de vardır. Dilipak, tarihi 'bir milletin tecrübesi' olarak tarif eder.

Her birimizin geçmişinde hatırlamak istemediği, keşke yapmasaydım, bugün olsa yapmam dediği pişmanlıkları vardır. Hatta çoğumuz geçmişte yaptığımız bu hata ve yanlışları hatırlamamak üzere üzerine bir set çeker. Çünkü hatırladıkça yüzü kızarır, kendine kızar. Kimsenin de hatırlatmasını istemez. Fakat üzerine vazife olmayan veya başka bir hesap peşinde olanlar, kişilerin geçmişini didik didik inceler. Amacı rakibini alt etmektir, ona belden aşağıya vurmaktır. Dün, dünde kaldı demez, rakip bildiğinin itibarını sarsmak için onun hatırlamamak üzere çöpe attığı geçmişini ortaya döker. Çünkü “Eşrefi mahlukat” olma gibi bir niyeti yoktur. Kişinin geçmişini araştırarak rol kapmaya, rol çalmaya çalışır. Acaba, bu itibarlı kişinin itibarını nasıl düşürürüm, ipliğini  nasıl pazara çıkarırım, derdindedir. Bunun için de kedi ve köpek olmaya bile razıdır. Çünkü geçmiş defterleri, kişinin cemaziyel evvelini karıştırmayı Necip Fazıl, "Ben geçmişimi dürdüm, büktüm ve kaldırıp çöpe attım, bu çöpleri ise ancak kediler ve köpekler karıştırır!" diyerek bu tipleri çöpü karıştıran dört ayaklı kedi ve köpeğe benzetir. Böyleleri, yeter ki rakibini alt edebilsin, kendisinin ne olduğu önemli değildir. Çünkü çöpü karıştıran kedi ve köpek itibar kaybettiğinin farkında değildir. Çöplüğü öyle zannediyorum, saray mutfağı gibi sanır. Karıştırır karıştırır, ondan sonra o şekilde bırakır gider.

Geçmişi karıştırarak kişilerin itibarını sarsmaya, halkın gözünden düşürmeye çalışanların niyeti belli olmasına belli. Art niyetlidir bunlar, hesap peşindedir, dünyalık ukba kazanma niyetindedir, müflis tüccardır, çamura batmıştır. Başkasını da çamura çekmeye çalışmaktadır. Ama suç kedi ve köpek olmaya dünden razı bu tiplerin ortaya döktüklerinde mi sadece? Bizde hiç suç yok mu? Birinin geçmişini ortaya döken adam kendisini dinleyecek kamuoyu bulamazsa bir daha kişilerin geçmişini ortaya dökemez, onlara iftira atamaz. Çünkü müşteri bulamaz. Demek ki biz de bu işe çok teşniyiz ki böyleleri böyle haltları yapmaya, ortamı kokutmaya çalışıyor. Biz yüz vermez isek onlar yaya kalır, bir şeyi söyleyip söyleyeceklerine pişman olurlar. Bir daha da böyle haltlar işlemeye kalkışmazlar. 29/05/2017


İmsakta gösterdiğin hızı biraz da iftarda göstersen mübarek!

"Cemaat rahmet, tefrika ise azap" hadisi şerifini bilmeyenimiz yoktur. Buna rağmen birlik ve beraberlik içerisinde olacağımız yerde çoğu zaman her alanda ayrışırız birbirimizden. Ayrıldığımız noktalardan biri de ramazanın başlaması, imsakın girip girmediği konusu...vb konular demirbaş konularımızdandır. Her ramazan geldiğinde bu konular ısıtılıp ısıtılıp önümüze konur. Bir ay boyunca oruçla birlikte sıcaklığını korur, ramazanın bitimiyle birlikte diğer ramazanda yeniden açılmak üzere buzdolabına kaldırılır. Bugüne kadar yekdiğerini ikna edeni de görmedim. Herkes "Benim fikrim, görüşüm en doğrusudur" havasındadır. Kimse bir "Acaba falanın görüşü de doğru olabilir mi?" diye bir arpa boyu birbirine yaklaşma yoluna gitmez.

Hilal göründü mü, görünmedi mi, oruç bugün mü yarın mı tartışmalarına pek kulak asmıyorum. Çünkü Türkiye'nin takip ettiği oruca başlama usulünün Suudi Arabistan'ın başını çektiği ülkelere göre daha doğru olduğuna inanıyorum. Bu yüzden Diyanetin orucu başlatmasıyla ibadetime başlıyor, onun bitirmesiyle de son noktayı koyuyorum. İmsak konusunda ise hem benim hem de çoğu vatandaşın kafası karışık. "Acaba Diyanetin imsak vakti mi, yoksa bir saat sonra imsakı başlatanlar mı doğru?" Bundan emin değilim. İçime sinmemesine rağmen birlik ve beraberliğimiz için imsak vakti konusunda da Diyanetin belirlediği imsak vaktinin esas alınmasının doğru olduğunu düşünüyor ve ona göre imsak vaktini başlatıyorum. Sabah namazı vaktinin girmeme ihtimaline karşın  imsakı bir saat sonra başlatanlara göre sabah namazını olabildiğince geciktirmeye çalışıyorum. Umarım en kısa zamanda tarafların ekranlarda doğruluklarını anlatmaya çalışmasından ziyade bir araya gelerek kapalı kapılar ardında bu meseleyi vuzuha kavuştururlar diye ümit ediyorum. Şimdilik bu sorunu sorun ediniyor değilim. Benim sorunum daha basit.

Mahalle imamım Diyanetin belirlediği imsak vaktinden üç-dört dakika daha önce ezan okumaya başlıyor. Daha vakit gelmeden okumaya başlayınca iki ayağımızı pabuca sokuyor, acaba saatlerimiz mi yanlış diye bu hengâmede evdeki saatleri kontrol etmeye başlıyoruz. Saatimiz doğru olmasına doğru. Hocamız ne olur ne olmaz diyerek ihtiyat olsun diye kendince bir çözüm bulmuş, bizi üç-dört dakika daha önce sofradan kaldırmayı prensip edinmiş anlaşılan. Belki de "Ben ezan dolayısıyla daha önce oruca başladım, yiyip durmayın, haydi sizde kalkın" demek istiyordur. Hızlı mı hızlı yani. Biraz homurdansak da hocamızın bir bildiği vardır diyerek sofradan kalkıp dişleri fırçalama yoluna gidiyoruz.  Suyunun suyu/ihtiyatın ihtiyatı gibi imsakın imsakını tutuyoruz anlayacağınız.

Gündüz orucumuzu tutup iftar vakti sofraya oturunca sabahki hızına yetişemediğimiz hocadan tık yok. Yine Diyanetin belirlediği iftar vakti gelmesine rağmen okumuyor mübarek! Bekliyor, niye bekliyor? Sanırım, ne olur ne olmaz deyip biraz geciktirmenin yoluna gidiyor. Acaba okuyor da ben mi duymuyorum diyerek pencereyi açıyorum, nihayet diğer camilerin görevlileri ezana başlayıp bitirdikten sonra bizimki lütfedip ezan okumaya başlıyor. Bu kadar ihtiyat fazla değil mi sayın hocam! Sabahki gösterdiğin hızı biraz da akşam göstersen, ne olur! Zaten bazılarına göre erken imsaka başlıyoruz. Peygamberimizin iftara acele edin dediği emrini niçin es geçiyoruz. Ne olur ne olmaz, erken okur da başım belaya girer diye düşünüyor ve saatine güvenmiyorsan bu kadar şüphe iyi değil bilesin. Yoksa senin de mi farklı imsakiyen var? Sen ihtiyatlısın. Bizim de senden kalır tarafımız yok. Biz de hem kolumuzdaki saate bakıyoruz, bir de senin okumanı bekleyerek işin sağlamasını yapıyoruz. Dert edindiğine bak! Sen de öbür imama uy diyebilirsiniz. Bizim ki de inat işte. Yine suyun suyu/ihtiyatın ihtiyatı gibi iftarın iftarını bekliyoruz anlayacağınız.

Bakalım hocamız mı pes edecek yoksa biz mi? Hani bu durumu görünce belediyenin iftar topunu özlemiyor değilim. Ya da merkezi ezanın sesini duymayı. Hiç olmazsa birlik oluyordu hem imsakımızda hem de iftarımızda. Neyse bütün derdimiz bu olsun…30/05/2017

Oruç ve miskinlik **

Yazımıza başlamadan isterseniz ilk önce miskin kelimesinin anlamına bir bakalım. Miskin, "Çok uyuşuk (kimse)" demektir. Rabbim günah yazmasın! Oruç dendi mi  nedense aklıma miskinlik gelir. Ne demek istediğimi ramazan geldiğinde oruç tutan bazı insanları gözlemleyince daha iyi anlarsınız. 

Oruç ister istemez insanda bir duraklamaya, yavaşlamaya neden olur. İnsanda her zaman ki gibi şen şakraklık olmaz. Bu da doğaldır. Zira saatlerce aç ve susuz kalma insanda bir efor düşüklüğüne sebebiyet verir. Burada değinmek istediğim tipler sayısı az olmayacak şekilde bir yekunu oluşturuyor. Oruç tutuyor tutmasına ama bir naz bir naz, bir afra bir tafra! Yüzünden düşen bin parça. Ya yüzü gülmüyor, ya da iş yapmıyor. İşi tamamen rölantiye alıyor. Ya Rabbi! Beni niye yarattın dercesine somurtup duruyor. Mazereti de hazır: "Oruç oruç gitmiyor, şimdi bu oruçta kim yapacak bu işi." gibi bahaneler peşi sıra gelir. Böylelerini görünce ister istemez "Acaba oruç tutmak sadece miskinlerin işi mi?" diye aklıma gelmiyor değil.

Oruç tutup işini aksatanların yanında bir de işinin ağır ve zorluğunu bahane ederek oruç tutmaya yanaşmayanlar var. Bunlar da kendilerince yine mazeretler yığınının arkasına sığınıyor: "Efendim! Oruç tuttuğumda sigara içemeyince çabuk sinirleniyor, insanların kalbini kırıyorum, bu yüzden tutmuyorum...Oruçta gece kalkınca uykumu alamıyorum, ertesi günü uykusuzluktan iş yapamıyorum...İşim çok zor, benim işim büro işi değil, bedenen çalışmam gerekiyor, açlık önemli değil ama çok susuyorum..."

Oruç tuttuğu halde yıllık iznini ramazan ayına denk getirip orucu uykuya tutturanlar da var. Bunlar da gece boyunca kaim, gündüz ise saim şeklinde kendilerine bir yol çiziyor.

İnsanoğlu yeter ki bir mazeret bulmak istesin. Mutlaka sığınacağı, kendini ikna edeceği gerekçeler veya çıkış yolu bulabiliyor. Hem oruç tutmayanların mazeretlerini hem de oruç tuttuğu halde işini türkü çağırarak yapan kimseler misali ihmal edenleri görünce "Bu orucu tutmak sadece işi-gücü olmayan, iş yapmak istemeyen miskinlerin işi mi demekten kendimi alamıyorum.

Zaman çok çabuk geçiyor. Daha dün gibi babalarımız orucun yaz mevsimine yani ekin-harman zamanına geldiği yıllarda bedenen çalışıyoruz diyerek orucu kırma yoluna gitmediler. Kendilerine göre bir mesai kavramı geliştirmişlerdi. Sahurdan sonra işe gidip öğleye kadar çalışıyorlar, sonra istirahate çekiliyorlardı. Oruç da tutuluyordu, işler de görülüyordu.

Peygamberimiz İslam tarihinde ölüm-kalım savaşı diyebileceğimiz Bedir Savaşını ramazan ayında iken yapmıştı. Savaş esnasında "Kılıç sallayacak,  ok ve mızrak atacaksınız, işiniz zor, oruç tutmayın" demedi bildiğim kadarıyla.

Hiçbir imtihan kolay değildir. Kişiye özel zorluk ve kolaylıkları vardır. Her zorluğun mükafatı da ona göre derecelendirilir. Bugün büroda iş yaparken oruç tutanın alacağı sevapla dışarıda Güneş'in altında bedenen çalışan insanın tuttuğu oruç ibadetinden dolayı alacağı sevap aynı değildir. Ayrıca Allah kimseye gücünün üzerinde bir yük yüklemez. Herkesi farklı ortamlarda imtihan eder, kimsenin imtihanı da diğerine benzemez.

O halde bir işimizi yaparken diğerini ihmal etmeyelim, birini yaparken ötekini yıkmayalım. İşimizi savsaklamayalım. Oruç işimizi aksatmasın, işimiz de orucu. Unutmayalım ki herkes yaptıklarıyla ya da yapmadıklarıyla kendi azığını doldurur. Yapmak istemediğimiz herhangi bir ibadete, bir işimize bulacağımız mazeret, kılıf kendimizi kandırmaktan başka bir işe yaramaz. Hiç bir sadra da şifa olmaz. İmtihanını kazananlara ne mutlu! 30/05/2017

** 02/06/2017 günü Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.