18 Mayıs 2017 Perşembe

Nice ramazanlara! *

"Recep, şaban derken on bir ayın sultanı ramazan geldi. Bu ay bizim rektifiye ayımız biliyorsunuz. Nefsi terbiye edeceğimiz bu günler biraz çetin geçeceğe benziyor. Malum yaz aylarındayız. İmsak geceye doğru, iftar ise yatsıya doğru koşuyor neredeyse. Bir öğün yemek atlamada içimiz dışımıza çıkarken dile kolay 16 saatten fazla nefsi terbiye için günlük yemeden, içmeden ve şehevi arzulardan uzak kalacağız.

Kim için? Elbette Onun için. Orucumuza kalben niyetleneceğiz, iftarımızı açarken “Allah’ım senin için oruç tuttum, sana inandım, sana güvendim ve senin verdiğin rızıkla iftar ettim.” diyeceğiz. Başka türlüsü de mümkün değil zaten. Hiçbirimiz dünyayı verseler de bir başkası için bu kadar saat aç ve susuz kalmayız. Amacımız rızayı Bari’yi kazanmak.

Zor olmayacak mı? Elbette zor olacak. Gönlümüz, kalbimiz, inancımız oruç tutmak isterken nefsimiz istemeyecek. Nefis: “Bu sıcakta, bu iş-güç arasında, bu kadar uzun bir zaman diliminde oruç tutmak nasıl olacak?” diye bin bir türlü vesvese verecek. Zira Yusuf peygamber, “Şüphesiz nefis, kötülüğü emreder…” demektedir. Nefsin görevidir bu. Nefse teslim olmak ve olmamak meselesidir. Oruç tutmak isteyenlerin çoğu bir sendrom yaşayacak oruca niyetin başlarında. Tıpkı çalışanların ve öğrencilerin haftanın ilk iş gününde pazartesi sendromu yaşadıkları gibi. Haftanın ilk iş günü işine ve okuluna isteksiz giden nasıl alışıyorsa oruca başlayanlar da hemencecik alışıveriyor. Yeter ki “Ya Allah ya bismillah” diyebilsin insanımız. Bunun için samimiyet, azim ve sebat gerekiyor. Yine  insanda mangal gibi yürek olması lazım. Ayrıca imanın bir gereğidir. İçerisinde riyanın olmadığı ibadetlerimizdendir oruç.

Ramazan geldi hoş geldi sefalar getirdi. Başüstüne deyip niyetleneceğiz hulusi kalp ile. Pekiyi ne yapalım ramazanda? Sadece oruç mu  tutacağız? Başka görevimiz yok mu? Var elbette. Dedik ya ramazan bizim için rektifiye ayı. Bu ayın manevi ikliminden faydalanacağız. Zaman depomuzu doldurma zamanı. Her şeyden önce Kur’an ile hemhal olacağız. Çünkü ramazanı mübarek ve değerli kılan, bizim için hayat rehberi olan Kur’an’ın bu ayda inmeye  başlamasıdır. İçerisinde,  bin aydan daha hayırlı Kadir gecesini barındırıyor. O zaman bir taraftan gündüz saim olurken geceleyin kaim olacağız. Uykuya biraz ara vereceğiz. Hazır şeytanlar zincire vurulmuşken hasat olarak ne toplayabilirsek kardır bizim için. Kur’an’ı okurken ne okuduğumuzu, niçin okuduğumuzu, bize ne dediğini bilerek okumamız lazım. Yoksa günlük yirmi sayfa okumam lazım, ayın sonunda hatmetmem lazım çabası bizi onu anlamaktan alıkoyabilir. Rabbimizden, tuttuğumuz oruçlarımızı kabul etmesini isterken okuyacağımız Kur’an’ı anlamamızı ve anladığımızı yaşamamızı nasip etmesini niyaz ederiz.

Başka ne yapalım? Ramazanın manevi iklimine uygun yaşamak için çaba sarf edelim. Yalan, dedikodu, iftira, suizan vb kötülüklerden uzak duralım, öfkemize hakim olalım, açlık ve susuzluğa karşı sabırlı olalım; eşimizi, dostumuzu kırmayalım, işimizi aksatmayalım, mesaimize riayet edelim, orucu uykuya tutturmayalım, mümkün olduğunca namazlarımızı cemaatle camide kılmaya çalışalım, hayır ve hasenat yönümüzü daha bir ön plana çıkaralım, fukara ve gurabaya iftar vermeye çalışalım, iftar davetlerini ahbap-çavuş ilişkisine döndürmeyelim, iftar davetlerimizi mümkün olduğunca evlerimizde vermeye çalışalım, davetlerde ikram edilecek yemekleri abartmayalım, iftarda fazla yiyerek midemize eziyet etmeyelim. Yemeğimizi yedikten sonra yemek duasının başında okuduğumuz “Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Şüphesiz Allah israf edenleri sevmez.” ayetine  bağlı kalalım. Dilimiz farklı, midemiz farklı telden çalmasın.

Rabbim, içerisinde samimiyetin hakim olduğu ibadetlerimizde devamlı olmayı nasip etsin bizlere. Nefsin arzularına yem olmaktan korusun bizleri. Bu ramazan iklimi Müslümanların birlik ve dirliğine zemin hazırlasın. Bizi bize yaklaştırsın. Bizi bir başkasına muhtaç etmesin. Yalnızlaştırılmaya  ve burnu sürtülmeye çalışılan ülkemize yardım etsin. Orucumuzu tutmada bize kolaylıklar versin.

Birkaç kelam da oruç tutmayanlara…İsteyen oruç tutar, isteyen tutmaz. Kimse oruç tutmadığı için bir başkasını ayıplayacak değildir. Zira tutan kendisine tutar. Asla bizden onlara bir mahalle baskısı, ayıplama ve kınama gelmez. Oruç tutmalarında bir sakınca yoksa bir kardeş tavsiyesi olarak onların da oruç tutmasını gönlümüz arzu eder. Yok, eğer tutmak istemiyorlarsa  “Biri yer biri bakar, kıyamet işte ondan kopar” atasözüne ve kültürümüze uygun bir şekilde yeme ve içmelerini daha tenha, daha ıssız yerlerde yemelerini bekliyoruz onlardan. Buna da hakkımız var diye düşünüyorum. İnşallah onları da en kısa zamanda aramızda oruç tutarken görmek isteriz.

Biz oruç tuttuk/tutuyoruz/tutacağız. Karşılığını da sadece ondan bekliyoruz. Çünkü O, "Oruç, benim rızam için tutulmuştur. Bana aittir, mükâfatını da ben vereceğim” buyurmaktadır.

Birlikte nice ramazanlara inşallah! 17/05/2017

* 27/05/2017 tarihinde Pusula  gazetesinde yayımlanmıştır.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Ramazan yaklaşırken *

Sıcakların iyice bastırdığı, gündüzün en uzun süresi diyebileceğimiz bu aylarda ramazanın eli kulağında neredeyse. Oruç tutanlara, bu ibadeti yerine getirme arzusunda olanlara Allah şimdiden yardım etsin, ecirlerini kat kat artırsın. Geçmiş yıllara bakarak bu ramazan ayında da olması muhtemel bazı konulara değinmek istiyorum. Ramazanda davul çalma, belediyelerin mahalle iftar programları düzenlemeleri, bir diğeri de ramazan ayında yapılan merkezi sınavlar... 

Malumunuz bu ayda insanımızı sahura kaldırmak için geçmişten günümüze davul çalma adedimiz var. Çalar saatlerin pek yaygın olmadığı ve herkesin işine sabah gidip akşam geldiği yıllarda geceleyin insanımızı sahura kaldırmak için davul çalma  bir çözümdü. Günümüzde ise insanımızın mesai kavramı değişti. Birimizin uyku saati bir başkasının çalışma vakti olabiliyor. Yine günümüzde vardiya usulü çalışan insanımızın sayısı da az değildir. Çoğu insan ramazan ayında uyku sorunu yaşamaktadır. Vakti de önemlidir.  İnsanımız işine göre sahuruna bir ayarlama geçmekte. Ya yatmadan sahurunu yapmakta, ya da cep telefonu marifetiyle kendisi uyanmaktadır. Durum böyle iken hala eski adetlerimizden olan sahura kaldırma, maalesef tüm hızıyla devam ediyor. Artık bu adet tarihteki yerini almalı. “Yok, bu adet devam etmeli, benim hoşuma gidiyor” diyen çıkarsa yetkililer bu kişiler için bir düzenleme yapmalıdır. Hatta isterlerse teravih namazından sonra başlayıp imsak vakti başlangıcına kadar elinde tokmak kapısının önünde davulcularımız çalsın dursun.

Bir diğer konu bu ayda belediyelerin mahalle iftarları vermek için büyük organizasyonlara girmesi. Belediyelerin böyle bir görevi var mı bilmiyorum. Ama görev tanımlarında böyle bir hizmet var ise derhal kaldırılmalıdır. Yoksa zaten üzerlerine vazife değildir. Belediyelerimiz asli görevlerine yoğunlaşmalıdırlar. Birçok hizmetleri kaynak yok gerekçesiyle ötelenmektedir. Yine çoğu belediye istisnalar hariç borç batağı içerisindedir. Hal böyle iken ramazan ayında belediyelerimiz mahalle mahalle dolaşıp iftar vermeleri bana lüks geliyor. Mahalleli bir gün öncesinde iftarını nasıl yapıyorsa bıraksınlar yine aynı şekilde yapsın. Belediyelerimiz evine ekmek götüremeyen fakir ve fukarayı tespit ederek yıl boyunca onların karnını doyursun. Buna kimsenin diyeceği olamaz. Belediyelerin son zamanlarda artarak devam eden bu iftar verme furyası bana yıllar öncesinde Adana’da iken soru soran bir öğrencimi aklıma getirdi. “Hocam, ben beş vakit namazımı kılmıyorum. Fakat bazı zamanlar içimden geliyor çokça nafile namazı kılıyorum. Kılamadığım farz namazların yerine geçer mi? Aynı sevabı alır mıyım?” diye bir soru sormuştu. Ona, “Kızım! Beş vakit namaz üzerine farzdır, mutlaka yerine getirilmesi gereken bir borçtur. Nafile namaz ise isteğe bağlı olarak yapılır. Onun sevabı ayrı. Senin bu durumun birisine olan borcunu vermeyerek başkasına bol keseden yemek yedirmeye benzer. Önce borç ödenmeli, değil mi?” demiştim. Hasılı, belediyelerimiz asli görevleri dururken tali işlerle uğraşmamalı. Sonra kimin yemeğini kime yediriyorlar? Bunu da düşünmeleri gerekir. Ama belediye yetkililerimiz, “İçimden geldi, kendi gelirimden insanımıza iftar vereceğim” diyorlarsa bizde ağanın eli tutulmaz. Bu durumda bize, “Allah hayırlarını kabul etsin” demek düşer.

Haziran ayı lise son sınıf öğrencilerinin LYS sınavına girmelerini akla getirir. Öğrenciler kaç yıldır bu sınavlarda başarılı olmak için çaba sarf ediyorlar. Sınavların ramazan ayına denk gelmesi birçok öğrenciyi “Oruç tutayım mı, tutmayayım mı,” ikilemine itmektedir. Her ne kadar  oruç sınava, sınav da oruca mani değilse de hayat-memat meselesi sayılan bu merkezi sınavların -önceden yapılacak planlama ile- takviminin ayarlanmasında fayda vardır. ÖSYM, dediğim dedik, çaldığım düdük dememeli.

Son söz, davullar başımızda çalmasın, zaten yeterince tokmak yiyoruz. Belediyelerimiz mahalle iftarlarıyla uğraşmasın, asli görevlerine zaman ayırsınlar. ÖSYM de LYS sınavları illaki haziranda yapılır kuralının farz olmadığını bilmelidir. 15/05/2017

* 17.05.2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Camilere neşter vurulmalı

Bir akşam yatsı namazına gittim. Baktım hocamız Berat gecesinin önemi üzerine konuşma yapıyor. Son beş dakikasına kulak misafiri oldum. "Allah'ın bu gece Peygamber Efendimize tam şefaat yetkisi verdiğini" söyledi. Ardından Allah'ın affetmeyeceği büyük günahları sıraladı: "Allah zinayı affetmez. Bir defa bu işi yapanlar bu dünyada iken ölümle cezalandırılır. Bugün uygulanmıyor başka. Hatta suç bile değil... Diğeri rüşvet... Eskiden kurumlara gidince 'Rüşvet alan da veren de lanetlenmiştir' yazardı. Şimdilerde göremiyoruz... Bir diğeri ise şirk." Konuşmasını toparlarken işi tekrar beratın anlamına getirdi. "Bu gece kıblemiz Mescidi Aksa iken Mescidi Harama döndürüldü. Bu gece bir yıl boyunca meydana gelecek olayların kararı verilir" dedi. Konuşmasına son verdi, namaza geçtik.

Namaz çıkışı yolda gelirken: "Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur." Ayet(Nisa 48) meali geldi aklıma. Burada Allah şirkin dışında diğer suçları affedebileceğini buyuruyordu. İşin garibi affetmeyeceği şirk üzerinde hiç durmazken diğer günahlar üzerine birer ikişer cümle açıklamada bulundu.

2014 yılında yine bir Cuma vaazında hocamız: “Çalışmak ibadet değildir, ibadet olsaydı kafirler sizden daha çok çalışıyor, sabahleyin işe amir korkusu ve ekmek parası için gidiyorsun, bu ibadet değildir. İbadet, 5 vakit namazdır.” Şeklinde bir konuşma yapınca o zaman da aklıma “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” ayeti aklıma geldi. Sonra insanın çoluk ve çocuğunun iaşesini karşılaması için çaba sarf etmesi yine dinimiz nezdinde ibadet olarak değerlendirilir. Allah’ın rızasını ve onu hoşnut edecek her türlü davranış ibadet kapsamı içerisine girmektedir. İbadeti sadece namaz kılmak şeklinde daraltmamak lazım, dedim.

Cuma, bayram veya herhangi bir günde yapılan vaazı nasihatler genellikle irticalen yapılır. Çoğu zaman kitabi olmayan bilgilere girilir bu esnada. Eğer konuşan kimse o konuda yeterli donanıma sahip değilse zaman zaman dinin özüne ters gelen bakış açıları da ortaya çıkabiliyor. Tabii, söz bir defa ağızdan çıkmış oluyor.
***
Diyanet İşleri Başkanlığı hutbelere el attı. Hutbelerin içeriği dolduruldu. Hutbeleri dinlerken gerçek dini dinliyorum hissi uyanıyor bende. Uyuklamaya çalışmıyor, daha dikkatli kulak kabartıyorum. Diyanet, hutbelerde gösterdiği bu duyarlılığı vaazlara da getirmelidir. Vaazlara çeki düzen vermek hutbe gibi olmaz, bunu biliyorum. Ne kadar zor olursa olsun Diyanet bir yerden başlayıp vaazları masaya yatırmalıdır. Önüne gelen vaaz verme yoluna gitmemelidir. Çünkü vaazlara dinin özünde olmayan kültürümüze girmiş bidat ve hurafeler daha kolay girmektedir. Camilerde vaazı nasihatte bulunacak kişilerin hazırlayacağı konu için faydalanabileceği  ortak kitapları olmalıdır. Diyanet için böyle bir kitabı yazdırmak, çıkarmak ve görevlilerine dağıtmak zor olmasa gerek. Ya da Diyanet camilerde konuşma yapacak kişilerin faydalanabileceği kaynak eserleri belirlemelidir. Görevliler bu kaynakların dışına çıkmamalıdır. Biliyorsunuz dini alanda yazılan eserlerin haddi hesabı yoktur. Görevli eline geçirdiği kaynaktan faydalanma yoluna gitmemelidir. Tartışmalı konulara girmemelidir. Bu konuda diyanetin görüş açıklamasını beklemelidir. Birçok görevli her konuda görüş bildirme yoluna gitmektedir. Görüş bildirmek için benim bildiğim yeterli birikim sahibi olmak gerekir. Sadece imam-hatip, müezzin olmak yeterli olmaz.

Din alanı netameli bir alandır. Bizim yumuşak karnımızdır. İki tarafı keskin bir bıçak gibidir. Dozajı yerli yerinde vermemek kişiyi hasta eder. İnsanlara doğru dini ehli tarafından verdirmek lazımdır. Bu yüzden Diyanet gerekli tedbiri almalıdır. Bir yerde vaaz edecek ehil kimse yoksa gerekirse orada vaaza yer verilmemelidir. Görevini yapmakta olan ama yeterli birikime sahip olmayan kişiler gerekirse kızağa çekilmelidir. Eğer böyle yapılmazsa aktarılan yanlış dini bilgiyi yıllar geçse de telafi etmek mümkün olamaz. 15/05/2017