25 Ocak 2017 Çarşamba

Bir zamanlar camiasının vicdanı idi

Bana dünyanın en iyi hatibi, vicdanlara en iyi hitap edeni, ikna kabiliyeti en iyi olanı; samimiyet, içtenlik, sözünü budaktan esirgemeyen; bir partinin, bir camianın vicdanı kimdir dense hiç tereddüt etmeden, lafımı eğip bükmeden bir ismi söylerim. Aklıma da başkası gelmez.

Onu ilk defa 90'lı yıllarda Konya'da Alaaddin Keykubat Salonunda bir konferansta tanımıştım. İki saatten fazla konuşan bu adamı ağzım açık dinledim. Şu anekdotu da ondan dinlemiştim: "Manisa'nın bir köyünde yapılan bir düğünde evlilik ve nikahın önemi hakkında konuşma yapmak üzere yörenin tanınmış bir hocasını davet ederler. Hoca konuşmasını yapar. Konuşmanın bitiminde jandarma gelir hoca efendiyi karakola götürür ve hakkında dava açılır. Çünkü hocadan haz almayan muhtar karakola giderek  şikayet eder. Gerekçe de laikliğe aykırı konuşma yapmak. Durumun ciddiyetini anlayan bir kaç avukat, hocaya giderek gönüllü avukatları olmak istediklerini söyledilerse de hoca herhangi bir suç işlemediğini iddia ederek müvekkili olmayı kabul etmez. Güç bela ikna edilir. Dava günü gelir. Zanlı mahkemeye çıkarılır. Hoca: Evliliğin önemine binaen ayet ve hadis okuduğunu söyler. İki tane şahit girer içeriye. Hakim: 'Ne yaptı hoca efendi' diye soru sorar. 'Laikliğe aykırı konuşma yaptı' cevabı verirler. Avukat: 'Sayın hakimim lütfen laikliğin ne olduğunu sorar mısınız' deyince hakim: 'Ne demek oğlum laiklik' der. adam: 'Ne bileyim hakim bey ben. Karakol komutanı, laikliğe aykırı konuşma yaptı' diyeceksin dedi. Ben de onu söyledim' deyince hakim sanığın beraatına karar verir.  Hoca efendi de postu deldirmekten gücün kurtulur.”

Gönüllere, kalplere, vicdanlara hitap ediyor, damardan giriyordu. Hani yediğimiz bir şey için tadı damağımızda kaldı denir ya, işte öyle bir şey. Aradan 27 yıl geçmiş, hala o beliğ konuşmasını unutmadım. Kim bu dedim. Bir partinin il başkanı dediler. Sonra milletvekili olarak gördüm onu. Partisinin grup başkan vekili oldu. Ele avuca sığmıyordu. Tutabilene, durdurabilene aşk olsun. 

Partisi kapatıldı. Kurdukları yeni partiyle yeniden meclise girdi. 28 Şubat rüzgarı partisini kapatınca ak saçlıları bırakarak yenilikçi hareketin başını çekti. Kendisine tepki gösterenlere 'Tamtamcı gençlik' dedi. Yeni kurdukları partiyle birlikte 3 dönem boyunca partisi iktidar oldu. Bakanlık, hükümet sözcülüğü, meclis başkanlığı ve başbakan yardımcılığı görevlerini yürüttü. Partisinin hep ağır topu oldu. Karar merciinde o oldu, hükümetinin her kararını o savundu. 17-25 Aralık olaylarıyla birlikte hem sorumluluk makamında hem de dokundurmaya başladı. 3 dönem kuralından sonra aktif siyaseti bırakacağını söyledi. Dediği gibi yeniden aday olmadı. Hem partisi adına çalışıyor, diğer taraftan da huzursuzluğunu kah konferanslar vererek, kah basına beyanat vererek, kah TV programlarına çıkarak ihsas ettirmeye çalışıyordu. Ne zaman konuşsa tepki gelince yeni izahlar yaptı. Ben şunu kastettim, özür dilerim dedi. Üzerine gidildiği zaman "Benim bu partide bir özgül ağırlığım var" dedi. Ben FETÖ'yü tanıyamamışım, başbakanımızın bildiğini siz bilseniz az bile söylemiş dersiniz dedi. FETÖ'den dolayı ellerine kelepçe takılanlara cübbesini giyerek avukatlık yapmaya soyundu.

Yaralı bir kurt gibiydi, duygusaldı, duyguları aklının önüne geçmeye başladı. Kritik bir seçim öncesi partisinin ağır kurmayıyla basın önünde ağız dalaşına girdi, partisine de oy kaybettirdi. 

"Torun seveceğim bundan sonra" diyerek aktif siyasetten ayrı kaldı. Ama torun sevdiğini gören olmadı bu güne kadar. 15 Temmuz'da meydanlarda görünmedi. Evine de girmedi. Her uzatılan mikrofona konuştu, hep iğneledi bıraktığı camiayı. Şimdilerde konferanslar veriyor. Yıllardır sorumlu olarak görev aldığı ve onurla yürüttüğü geçmişini yok edercesine konuşmaya devam ediyor. 

Duygusallığı onu konuşmaya itiyor. Konuştukça tanınmaz oluyor. Sevenleri yanından uzaklaşıyor. Gönüllerdeki yerini yok etmek için uğraşıyor. Ne yapmak istediğini bilen varsa elini öpmek gerek. Bir şeylerde anlaşamadıkları belli. Ya geçmişini inkar etmeli, ya parti kurmalı, ya da susmalı. Susmalı ki, bir zamanlar herkesin ağabey ve partinin vicdanı dediği gibi kalmalı. Öküz ölünce ortaklık bozulmamalı. Partisinin vicdanı maalesef kara vicdanlı olmaya doğru gidiyor. Yazık oldu ona. Yazık oldu büyüklüğüne. Yazık oldu beyefendi, kibar görüntüsüne. Duyguları vicdanının önüne geçmemeli. Kendisini sıfırlamamalı. Ülke bir dar boğazda iken kayıkçı kavgası zamanı değil. Torun sevgisi evlat sevgisi gibi değil derler. Torununu sevmeye zaman ayırmalı. Çünkü torun sevgisi başkadır. Önüne mikrofon geldi mi? Bu ne demeli. Biraz tecahülüarif sanatı yapmalı. Söz ve gönüllerin ustasından da bu beklenir. 

Tanıdınız mı bu ağabeyi? Ben ismini unutmaya başladım bile... 25/01/2017

İş yapmak istemiyorsan, gösterdiğim yolu takip et...

Bir yerde mazeret üreten insan gördün mü selam vermeden kaçacaksın. Çünkü ona verebileceğin bir şey yoktur. Hatta onu dinler, onunla beraber bulunursan kokusu sana da siyebilir. Bir bakmışsın ki sen de mazeret üretmeye başlamışsın. Atalarımız boşu boşuna söylememiş, " Üzüm üzüme baka baka kararız" diye.

İş yapmada gözü olmayanın, rahatına düşkün olanın başvurduğu yöntemdir. Olumlu-olumsuz her icraata söyleyeceği sözü vardır böylelerinin. Laf ebesidir. Hayatta hiç pozitif enerji alamazsın, durmadan karamsarlık salgılar. Beğenmeyip eleştirdiği şeyi kendisinin yapmasını söylersen altta kalmaz. "Efendim, benim zamanım mı var, işim başından aşkın, başımı kaşıyacak vaktim olmuyor, vaktim olsa mükemmel yaparım" türünden dert yanmanın binlercesini duyarsın.

Ömrü mazeretle geçenler iş de yapmaz. Çünkü her şeye mazeret ve kılıf bulma mahareti var. Kimse ona bu konuda su dökemez. Bir dokunsan bin ah işitirsin. Sonunda o otururken sen kalkar o işi kendin yaparsın.

Efendim okumadınız mı dediğinde "Ben çalışmadım, çalışsaydım okur ve başarırdım" cevabı hazır zaten. Herhangi girdiği bir sınavın notunu sorsan: "Ben zaten çalışmamıştım ki, çalışmadan girdim. Çalışsaydım 95'ten aşağı almazdım.

Yapar göründüğü işi ise dünyanın en zor işidir. Ona göre kendi yaptığı iş doktorların, mühendislerin, öğretmenlerin, yerin altından kömür çıkaran işçinin işinden daha zordur.

Yok ben böylelerini severim, beraber olmaktan da zevk alırım dersen kendi düşen ağlamaz. Bu durumda kolları sıvayacaksın kendi işinle beraber bu mazeret üreten arkadaşın işini de sen yapacaksın. O oturacak, sen çalışacaksın. Sen çalışıp iş üreteceksin, o ise sana mazeret üretecek. Sonunda bir o üretecek, bir sen. Onun sadece dili çalışacak, senin bedenin. Onun sadece ağzı yorulacak, seninse tüm vücudun. Ne güzel ortaklık!

Rabbim sana selamet versin. Bol muhabbetler... 25/01/2017

“Diyar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu/Gelir de adl-i İlahi sorar Ömer’den onu”

-Buzda kalçası kırılanın sorumlusu kim?-

"Babam buzda düşüp kalcasını kırdı. Ameliyattan çıktı dualarinizi bekliyoruz."

Bu bilgiyi sanal alemde emekli bir öğretmenimiz paylaşmış. Kalçası kırılan amcanın fotoğrafına baktığın zaman 75-80 yaşlarında var. Bu yaşlı amca kaç ay yatağa mahkum olacak, kalktığı zaman ne derece iyileşecek, ne şekil yürüyebilecek? Çünkü hasta çocuk değil, genç değil. Kemik üstelik kalça kemiği kolay kolay kaynamaz. Hasta yatakta bakımı da zor bu amcanın.

Kim bilir amca nereye gidiyor ya da nereden geliyordu. Belki de cami yolunda kazaya kurban gitti. Görünmez kaza. Allah şifalar versin. Başa gelen çekilir. Fakat bu kazada birilerinin, yetkili bir kurumun sorumluluğu yok mu? Kimse üzerine vazife çıkarmayacak mı? Yoksa suçlu burada yere sağlam basmadığı için amca mı? Sahi suçlu kim burada? İster kabul edin, ister etmeyin ben burada suçlu olarak ilgili belediyeyi bilirim. Sokaklar cam gibi. Değme adamın 2.70 uzanmaması, kolunu, bacağını kırmaması için hiçbir neden yok. Çünkü özellikle Güneş görmeyen ara sokaklar buz pisti gibi. Burada belediye hangi bir sokağa baksın, nasıl ulaşsın diye bir eleştiri getirilebilir. Hemen söyleyeyim bu eleştiriye katılmıyorum. Küçük bir ilçe belediyesinde bile çalışan insanın sayısını duyarsanız dudağınız uçuklar. Belediyeler üzerlerine vazife çıkarmıyorlar. Bir defa plansızlar. Karın kendi başına kalkmasını bekledikleri gibi buzların da kendiliğinden erimesini bekliyorlar. Haydi arka arkasına yapan karda belediyenin yapabileceği bir şey yoktu. Çünkü yağdıkça yağdı bereket. Neredeyse iki haftadır kar yağması yok. Esen lodosla birlikte biraz eridi. Kaç gündür aşırı don ve buzlanma var. Siz hiç belediyenin buz kırdığını gördünüz mü? Yok bu görev belediyenin değilse kime ait onu bilelim. Belediyeye ait ise -ki kuvvetle muhtemel- belediye nerede? Elemanı yetişmiyor da hizmet veremiyorsa hizmet veremediği sokaktan vergi, harç adı altında bir bedel de almasın. Bari, "Bizden medet beklemeyin, başınızın çaresine bakın, biz kendimize bakmaktan aciziz" desin. Bakamıyorsa, eli uzanamıyorsa niçin kendilerine 'Şehr'ul Emin' diyorlar? Yazık, gerçekten yazık.

Bir okulun bahçesinde, merdiveninde birinin ayağı kaysa hesabı okul müdürüne sorarlar, niçin kırmadın diye. Sokaktaki buzun, buzdan kayanın hesabını kim verecek? Yok mu üzerine alıp hesap verecek?

Cevabı olmayan sorular bunlar. Suçlu amca burada. Ayağını sağlam yere basacaktı, ya da oradan geçmeyecekti... Biz böyle düşünmeye devam edelim. Yarın ruzi mahşerde hesap sorar amca bize. Burada sessiz kalan bizler bülbül gibi şakırız orada. 25.01.2017