14 Aralık 2016 Çarşamba

İlahiyatçıları eleştirin ama cübbeli kadar değer vermediğinizi de bilin***

Öğrencilik yıllarımda Sheraton otelde laiklik temalı bir panele katılmıştım orada Doğu Perinçek'i ilk defa dinliyordum.
Aklımda kalan iki cümlesi var. Birincisi şuydu: “Kur'an'ın her yerinden kan akıyor.” Aynı panelde bulunan İsmet Bozdağ'ın ses çıkarmadığına ve Taha Akyol'un bu ifadeleri eleştirdiğine de tanık olmuştum. Bana anlamlı gelmişti bu tutum.
Bu yazının konusuyla ilgili olan ikinci cümle ise şuydu: “Müslümanların elinde bu kadar İlahiyat fakülteleri, bu kadar Kur'an kursları ve camiler var yine de Anadolu'da etkin olamıyorlar. Bize verin birkaç yıl içinde dönüştürelim.”
Hakikaten bu kadar resmi kurum ne işe yarıyor? Düşünsenize ilahiyat hocaları ve mezunları, imam hatip hocaları ve mezunları, camiler, Kur'an kursları, müftülükler vs. toplumun her kesimine ulaşma imkânı olan bu kadar yaygın kurumlar dini hayatın üzerinde ne kadar etkili olabilmiştir?
Son dönemde dini görünümlü terör örgütü Türkiye'nin başına bela olunca bilen bilmeyen düşünen düşünemeyen herkes “neden böyle oldu?” sorusu etrafında düşünmeye başladı
Suçlanan ilk kesim ilahiyatlar ve ilahiyatçılar oldu. Elbette İlahiyatçıların ve ilahiyat fakültelerinin Türkiye'nin dini hayatı ve dini anlayışları üzerinde etkisi olmalıydı. Ama ne yazık ki öyle olmuyor. Bu kesimin dini bilginin şekillenmesi konusunda pek dikkate alındığını söyleyemeyiz. Çorap alırken bile on “dükkan” dolaşan halkımız din konusunda ilk duyduğunu bir çora kadar bile araştırma yapma gereği duymada kabul etmektedir.
Toplumun her kesiminde herkesin kendine ait bir din anlayışı vardır. Ve ilahiyat camiasından beklenen de bu “en doğru” dini anlayışı meşrulaştırmak için bilgi ve argüman üretmektir, bu “istendik” din anlayışına ters görüş ortaya koymak “haddini aşmak” olarak diye bakılır bu kesimde.
Yani İlahiyatlar ilk kurulduğunda nasıl ki “laikliğin teolojisini meşrulaştırmak” için kurulmuş ise bu günde ilahiyat camiasından beklenen işlev bundan öteye bir şey değildir.
Dini aydınlanma (Aydınlanma felsefesi anlamında değil) gibi bir beklenti yoktur bu kesimden. Hatta her cemaat kendi dini anlayışını meşrulaştırmak için kendi ilahiyatçısı üretmeye çalışmıştır.
Bilindiği gibi FETÖ grubunun bir zamanlar en az mensubunun bulunduğu kesim ilahiyat camiasıydı. Öyle ki bir dönem “ilahiyatçıların şerrinden Allah'a sığınırım” sloganı bu çevrelere aittir. Uzun süre ilahiyatçıları devşiremeyince kendi ilahiyat fakültelerini ve kendi ilahiyatçısını ürettiğini biliyoruz.
Çünkü “operasyonel ilahiyatçı”ya ihtiyaç vardı. Gerektiğinde aksiyonerin vicdanını rahatlatacak ilahiyat bilgisinin yani “fetva”nın üretilmesi gerekiyordu. Gerektiğinde karşı tarafı “tekfir” edecek gerektiğinde beri tarafın “yüce amacı”nı yüceltecektir bu “operasyonel ilahiyatçı.”
Yani cumhuriyetin başından beri İlahiyatçılar senin dediğini yapmıyorsa, yaptıklarını meşrulaştırmıyorsa sen de “işe yarar ilahiyatçı üret” yaklaşımı hep vardır.
Kimsenin örneğin coğrafya veya deprem konusunda uzman olarak görüşüne başvurduğu jeoloji mühendisleri gibi gördüğü yok ilahiyatçıları. Bir çok insan ilahiyat camiasından bilgi almak yerine hala mahallesinde tanıdığı sıradan bir kişiden almayı tercih eder.
Bu toplumda esas otorite “din alimi”dir. “Din alimi” dururken kimsenin akademisyen ilahiyatçıları otorite kabul etmesini bekleyemeyiz. İlahiyatçılar olsa olsa “din alimi”nin düşünceleri için argüman üretme yetkisine sahiptirler, eleştiri ve itiraz hadleri değildir. Çünkü karşılarındaki ya kainat imamıdır, ya mücedditir, ya gavstır ya da kutbul aktaptır vs.
Peki bu gün yaşayan “din alimi” kimdir veya nasıl olmalıdır? Bu soruya herkes kendi mezhebine, meşrebine ve fraksiyonuna en yakın kişiyi “alim” kabul etmektedir. Mesela “kedicikler için “ Adnan Oktar dururken bir başkası muteber “alim” kabul edilebilir mi bu gün? Siz örnekleri çoğaltabilirsiniz.
Basın da öyle davranıyor elbette. O da “Cübbeli” veya benzeri şov ve reyting değeri yüksek “hocalar” dururken akademik ciddiyete sahip ilahiyatçıların iş görmeyeceğini bildiği için o da “işlevsel” bakıyor.
Yani herkes işine yarayan ilahiyatçının peşinde. Sıradan her meslek gibi. Yani işini görecek mühendis aradığın müddetçe bu talebe arz yapacak mühendislik çalışmaları olacaktır. Benzer şekilde ilahiyatçılar da işlev için talep edilirse bu talebe de arz edilecek ilahiyatçı da ilahiyat bilgisi de her daim bulunacaktır.
Hakikati aramak yerine hakikati kullanmak temel amaç olduğu sürece hakikati parayı ve otoriteyi elinde bulunduran güce uyarlayacak kişiler bulunacaktır her zaman. Tarihte de günümüzde de böyledir, gelecekte de böyle olacaktır.
O yüzden İlahiyat camiasını suçlarken biz “iş gören ilahiyat” mı arıyoruz yoksa hakikat mi arıyoruz sorusunu kendimize sormalıyız önce.

*** Mustafa ÇELİK'in 21/08/2016 tarihli Yenisöz gazetesinde çıkan yazısı..

PISA mı eğri, biz mi?***

Eğitim-öğretim Osmanlı’dan beri karşımızdaki en önemli sorunlardan biri olarak duruyor. Osmanlı’nın devlet kadroları için acil yetişmiş insan gücüne ihtiyacı vardı ve açtığı okullarla bu ihtiyacı nispeten karşılayabildi. Hem geleneksel okullardan hem de modern okullardan yetişen çok sayıda Osmanlı aydını ilerleyen yıllarda Cumhuriyet’in münevverleri olarak karşımıza çıktılar.
Maalesef az da olsa devraldığımız bu kaliteyi ideolojik sebepler ve öngörüsüzlük yüzünden zamanla kaybettik. Batı’ya yetişme adına attığımız adımlarla kendi köklerimize sırtımızı dönerken tuhaf bir şekilde dil öğrenme kabiliyetimizi de yitirdik. Türkçe dışında Arapça ve Farsça bilen, Batılı tarzdaki okullarda Fransızca öğrenen Osmanlı-Cumhuriyet okuryazarı zamanla Arapça ve Farsça bilmeden sadece Fransızca ile yetinmek zorunda kaldı. Sonraki yıllarda dil öğrenme istatistiklerimiz giderek düşerken belli başlı okullar dışında dil öğretemez hale geldik.
Dil öğrenemesek de sistem uzun süre kendi içinde yeterli insan gücünü yetiştirmeyi başardı. Gelecekle ilgili planlar sadece okul üzerine kurulu olmadığı için okul uzun yıllar alt gelir grupları için yükselme fırsatı iken seçkin sınıfların üstünlüğünün devamı için bir araç olarak önemini korudu.
Hızlı nüfus artışımıza paralel gelişemeyen ekonomik alt yapımız ve değişen tüketim alışkanlıklarımız okulların orta sınıfa geçişteki ayrıcalıklı konumunu zayıflattı ve önemini giderek azalttı. Eğitimde reform adına atılan her adım eğitimi daha da içinden çıkılmaz hale getirirken 8 yıllık kesintisiz eğitim ve kaynaştırmalı eğitim politikası ile seviye dip yaptı.
Sınıf tekrarının maliyeti yüksek oluyor denilerek geçme sisteminin sürekli kolaylaştırılması, mesleki eğitim yerine çocuklara ve ailelere üniversite eğitiminin hedef olarak gösterilmesi kaybedilmiş nesillere yol açtı.
Ve Ak Parti de geride kalan 14 yıllık tek parti iktidarında ciddi bir sitem değişikliğine gidemedi. 4+4+4 ile yakalanan fırsat çok büyük yatırımlara rağmen maalesef sığ ideolojik saplantılarla harcandı. Yüzlerce okul açıldı, binlerce derslik yapıldı, okullar akıllı tahtalarla donatıldı. MEB tarihinin en büyük öğretmen atamaları bu dönemde gerçekleştirildi.
Ama maalesef her dönemde olduğu gibi bu dönemde de eğitim-öğretimin asıl müşterisinin insan olduğu unutuldu. Okullar akıllı tahtalarla donatılırken öğrencilerin sosyal aktiviteleri için mekânlara ihtiyaçları olduğu unutuldu. Meslek edinme yaşının sürekli yukarı çekildiği ve bunun uzun vadede yaratacağı problemler ya görülemedi ya da görüldü ama önlem alınamadı.
Tabii ki toplum da bu başıboşluğa zemin hazırladı. Öğrencilerin yarış atı gibi sınavdan sınava koştuğu bir sistemde velilerin ezici çoğunluğu çocuklarının sadece sınıf geçmeleri ile ilgilenirken bir kısmı aldığı notların peşine düştü. İnsan yetiştirdiğimizi veli-MEB ikilisi olarak unuttuk. Eğimin bir diğer sacayağı öğretmenleri ise itibarsızlaştırmak için her fırsatı kullandık ve öğretmenler bakıcı konumuna kadar düşürüldü. Öğretmenlere bakıcılar kadar bile yetki vermezken veli-amir fark etmez hepimiz başarısızlığın birinci müsebbibi olarak onları görmeyi tercih ettik. Hem eleme olmayan, kapıdan girenin ister yapsın ister yapmasın mezun olduğu bir sistem kurduk hem de yapılamayanların vebalini öğretmenlere yıktık.
PISA 2015 sonuçları açıklanınca da çok ama çok şaşırdık. Açıkçası neden şaşırdığımızı ben anlamıyorum. Eğitimin her türlü aktivasyonunu sadece sayı ve yüzde olarak gören bir toplum neden şaşırır ki? PISA sorularını bugün bırakın 15 yaşındaki öğrencileri üniversite öğrencileri bile zor yapar. Neden? Çünkü PISA’nın soru mantığı ile bizim çocuklara dayattığımız soru-cevap mantığı örtüşmüyor. 4 ya da 5 şıktan birini işaretlemeye alıştırılan, kendisine sunulan seçenekler dışında tercih şansı tanınmayan çocukların bu soruları yapamaması gayet doğal. Maalesef yine sorunu konuştuk; nasıl çözeriz? Başka zamana…
*** Şenol KALUÇ'un 14/12/2016 tarihli Karar gazetesinde çıkan yazısıdır.

Halep'den son mesaj

Halep'de sağ kalıpta hayat-memat mücadelesi verenlerden son mesajlar gelmeye devam ediyor. Çırpınıyorlar, ağlıyorlar, sızlıyorlar, taş ve kayadan daha kaskatı olmuş dünyaya seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Ama nafile. Dünyanın gören gözü görmez, işiten kulağı duymaz oldu. Kalpler taş kesildi.

Yürekleri dağlayan çığlıklara  hiçbir şey yapamamanın acizliğini yaşayan duyarlı insanlar ise en azından karınlarını doyuracak temel gıda ihtiyaçlarını gönderebiliyor. Hiç bu kadar aciz kalmadı insanlık...naçar durumda. Mazlumun sesi Türkiye'nin sesi çıkıyor onca sıkıntısının arasında. İslam dünyası yine her zamanki gibi üzerine ölü toprağı serpilmiş durumda. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" bilinçaltını yaşıyor.

İmkanı ve gücü olmayan insanların dua etmekten başka çaresi de yok. Fakat son gelen mesajda bu kızımız dua da istemiyor. Whatsapp aracılığıyla Mehmet CÖMERT kardeşimden gelen yürekleri dağlayacak bir mesajı paylaşmak istiyorum sizlere. Mesaj doğru mu, uydurma mı bilmiyorum. Uydurmaysa bile insanın içi götürmez. Eğer aslı varsa zaten yürek dayanmaz. İşte bir kızın son haykırışı. Allah'a yürüyen mesajı. Yaptığı doğru mu, yanlış mı, bunu değerlendirmemizi istemiyor, dua da istemiyor. Sözün bittiği yer olsa gerek:

"Halep'den Ümmetin ulemasına, Arapların eşraf ve liderlerine Halep’in iffetli kızlarından birinin az önce yazdığı bir mektup:

Ümmetin hocalarına.. Çeşitli grupların şer’î yetkililerine… Bir zamanlar Ümmetin akidesinin derdini çektiğini iddia edenlere…

Ben biraz sonra tecavüze uğrayacak Halep kızlarından biriyim. Zira Vatan ordusu denen şu vahşilere karşı bizi koruyacak ne silah kaldı ve ne de erkek!

Sizden hiçbir şey istemiyorum.. Hatta dua bile istemiyorum.. Henüz konuşmaya takatim var.. Sanırım benim duam, sizin laflarınızdan daha doğru...

Sizden tek istediğim, kendinizi Allah yerine koymayın, ben öldükten sonra varacağım yer hakkında fetva vermeye kalkışmayın…

Ben intihar edeceğim! Benim Cehennemlik olup olmayışım hakkında ne dediğiniz hiç de önemli değil!

İntihar edeceğim! Geride bıraktıkları hakkında içi yanarak ölen babamdan sonra artık dayanamayacağım..

İntihar edeceğim.. Başka bir sebepten dolayı değil, sadece cesedimden şu vahşiler zevk almasınlar diye… Birkaç gün öncesine kadar Halep’in adını bile ağzına almaktan korkanlar..

İntihar edeceğim.. Çünkü Halep’de Kıyamet koptu. Sanmam ki daha şiddetli bir cehennem olsun...

İntihar edeceğim... İyi biliyorum ki benim Cehennemlik olduğuma dair fetva ile uğraşacaksınız…Sizi birleştiren tek şey, bir kız intihar etmiş olacak. Önemli değil, nasıl olsa senin annen, kız kardeşin, karın değil.. sadece bir kız işte…

Sözümün sonunda tekrar ediyorum: Fetvanızın benim gözümde şu hayat gibi, hiç bir değeri yok artık.. Onu kendinize ve ailenize saklayın siz…

Bu mesajımı okuduğunuzda artık ölmüş olacağım..
Herkese rağmen, tertemiz bir ölü..." 

Bu mektup üzerine ne denir? Allah sonumuzu hayır eylesin. 14/12/2016