30 Kasım 2016 Çarşamba

Kendi ellerimizle cayır cayır yaktıklarımız*

Kanlı darbe teşebbüsü, yıllar yılı devam eden PKK katliamları, güneyimizde savaş hali, komşu ülkelerin durumu, ekonominin gidişatı, Batı ile ilişkilerimizdeki soğukluk... yetmezmiş gibi şimdi de Adana Aladağ'da ortaokul öğrencilerinin kaldığı özel bir yurtta 12 öğrencinin yanarak can vermesi...Türkiye'nin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Hiçbir günümüz geçmesin ki olay olmasın.

Milli Şairimiz Mehmet Akif ERSOY'un "Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?" adlı şiirinde dediği gibi: "Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?/Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı! /Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!/"Yandık" diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!...Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?/Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!" dediği gibi musibet, bela ve felaketler maalesef bir türlü başımızı bırakmıyor. Ümidimizi kesmedik, her sabah kalkınca acaba bugün normal bir şekilde güne başlayabilecek miyiz diyoruz. Ama nafile. Ardı arkası kesilmiyor ateşin düştüğü yeri yaktığı durumlar. 

Özel yurtta kalan öğrenciler ortaokul çocuğu. Daha anne ve babaların ekmek almak için bakkala dahi göndermediği çocuklar...Ana çocuğu bunlar. Ne işi var bu sabilerin yurtta. Nedense veren aile veriyor, bu çocukları kabul eden ediyor, bunlara izin veren devlet de izin veriyor. Konumuz şimdi bu değil biliyorum ama. Şunu herkesin bilmesi gerekir ki, daha sorumluluğunu bilmeyen ve taşıyamayan öğrencilerin devlet veya özel bir yurtta kalması hiç pedagojik değildir. Örnek isterseniz, kimsesiz çocukların kaldığı Çocuk Esirgeme Kurumlarında büyüyen çocukların büyük bir çoğunluğunu bir izleyin. Bu çocukların hayata, herkese küsmüş bir şekilde içine kapandığını, sosyal hayata atılınca kendisini dışlanmış gibi hissettiklerini görürsünüz. Devlet, bunlara öz evlat muamelesi yapıp pozitif ayrımcılık uygulayarak resmi kurumlarda iş verdiği halde çoğunun iş yapmadığını görürsünüz. Bunların iç halini kimse bilmez, yurt hayatında neler çektiğini hissetmez. Çoğunda piskopat bir davranış gözlemleyebilirsiniz. Haydi devlet kimsesizleri barındırma konusunda mecbur kaldı diyelim. Zira başka bir seçenek de görünmüyor. Hatta devlet bunu bildiği için bu çocukları ev ortamlarında büyütmeye başladı son yıllarda. Tamam bu özel yurtta kalan çocuklar kimsesiz değil, kimsesiz çocuklarla kıyas kabul etmez. Öyle zannediyorum bu yurtta kalan çocukların çoğunun belleğinde ailesinin kendisini istemediğini, dışladığını, kurtulmak için yurda verdiği duygusunun olmadığını nereden biliyoruz. Şimdilik kalmalarına da eyvallah diyelim.
Haberlere yansıdığına göre -aslı var ise- yangın merdiveni kapısının kapı kolu yokmuş. Yani kapı açılmamak üzere kapatılmış. Buyurun buradan yakın şimdi? Bu yangın merdivenleri niçin yapılır? Yangın vb durumlarda tahliye olmak için değil mi? Kapı kolu yok ise nasıl kullanılacak? Ha bizde yangın merdiveni çoğu zaman yurdu açmak için formaliteyi yerine getirmek için yapılır. Süs eşyası gibidir. Ne girilir ne de çıkılır. Formaliteyi yerine getirdin mi gemisini kurtaran kaptansın zaten.
Şimdi feci bir şekilde can veren daha sorumluluk yaşına gelmemiş bu masumlar nasıl geri gelecek? Suçlular ceza alacak mı? Muhakeme yıllar yılı devam edecek mi? Verilen ceza maşeri vicdanda makes bulacak mı? Gerçek sorumlular yanında, denetlemekle yükümlü olanlara herhangi bir yaptırım gelecek mi? Yine her böylesi feci olayda ah-vah edip kimseye bir şey olmadan normal hayatımıza devam edecek miyiz? İçimizdeki beyinsizlerin kendi elleriyle cayır cayır yaktıkları bu menfur eylemi unutup gidecek miyiz?

Bir defa bu işte ihmali olanlarla birlikte yangın merdiveninin kapısını kilitleyen veya kapı kolunu çıkaran, kilitleme/kapama emrini veren kişiler müteselsilen sorumlu tutulmalıdır. Adil bir şekilde yargılanmalıdır. Öyle 3-5 sene ceza ile kurtarılmamalıdır. Özellikle kilitleme/kapama emrini veren sorumlu/lar tıpkı çocukların yanarak can verdiği gibi ateşe atılarak cezalandırılmalıdır. Devlet bu sorumluları yakacak hiçbir görevli bulamazsa bu görevi fahri olarak yapmaya hazırım. Hatta masraflı olur denirse bunları yakacak odun ve kör parası da benden. Böylece hak ve adalet yerini bulsun ki bundan sonra darbı mesel ve ibreti alem olsun herkese. Adalet ancak böyle sağlanır... Herkes adam gibi görevini yapsın. Bir daha başka canlarımız yanmasın. Mekanları Cennet olsun bu körpecik çocukların. Allah beterinden saklasın. 30/11/2016

* 03/12/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

"Armut piş, ağzıma düş!"

Yaratılanı severiz Yaratan'dan ötürü mutlaka. Farklı farklı tıynetleri vardır insanoğlunun. Hepsine "amenna ve saddekna."

Huy anlamına gelen tıyneti zamanla insan kazanır. İnsan yaşadıkça, bir araya gelip irtibat kurdukça insanları daha iyi tanıyor. Kimine iyi ki tanımışım dersin, kimine de eksik olsun, benden ırak Allah'a yakın olsun dersin. Karşılaşmamaya çalışırsın, fırsatını bulursan yolunu bile değiştirirsin.

Huy değişir mi? Değişir değişmeye. Yeter ki insanoğlu değiştirmek istesin. Tabii bunun için ilk önce böyle kişilerin kendi huyunu beğenmediğini bilmesi ve kabul etmesi gerekir. Genelde böyleleri huyunu da mükemmel hatta kendisini dev aynasında görür. Hatta kendisiyle yüzleşmeye fırsat bile vermez nefsi. O yüzden vicdanının sesine kulak vermez. Sürekli kaçar yüzleşmekten. Çünkü vicdanıyla karşı karşıya gelse öz eleştiri yapıp kendini sorgulaması gerekir. Bunu yapması sorumluluk demektir. Bu ne demek? Yapması gereken görev ve vecibeleri üstlenmektedir. Kim almak ister bu yükü? Bundan dolayı vicdanını dizginleyip gerekçe, bahane, mazeretlerin arkasına sığınır; altta kalmamak için iyi bir savunma refleksi geliştirir. Yalnız başına kalamaz. Çünkü korkar, hayatın gerçeklikleriyle karşılaşmaktan. O yüzden hep birilerinin özellikle kendisini koruyanların şemsiyesi altına sığınır. Yalnızlık, korkulu rüyasıdır. Farkında değildir ama kendine öz güveni de yoktur böylelerinin. Gezecek, dolaşacak, yatacak, kalkacak... Hep birileri olacak yanında. Akıl hocalarına danışacak.

Hayatta hiç sorumluluk almaz böyleleri. Dedim ya düşmandır sorumluluğa. Çünkü sorumluluk külfettir, derttir onun için. Öyle ya insan dünyaya bir defa gelirdi. Bu yüzden hayatın tadını çıkarmak gerekir. O, oturacak. Birileri çalışacak. "Armut piş, ağzıma düş" misali birileri pişirecek o yiyecek. Başkası her işi yapacak, o ise hep baş köşede oturacak. Allah'ın seçilmiş kulu ne de olsa. Bu zihniyet, dünyayı sağılacak ineğe benzeten Yahudi zihniyeti ama. Olsun fena fikir değilmiş hani. Dünya bir yana kendisi bir yana. O zaman dünya ona hizmet edecek, o da elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeden  bu hizmetten fazlasıyla faydalanacaktır. Yersen tabii.

Peygamberimiz: "İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır" buyurur. En güzeli: Kubbede hoş bir seda bırakabilmektir. Allah başkasına yük olmayanlardan eylesin. Vardığı yere artı değer katan ve kazandıranlardan eylesin.  29.11.2016

"Sarı Hoca, Ak Hoca, Yok Hoca"

Benim gibi havuç rengi turuncu saçlara sahipti. İsmi Durmuş idi. Ama kimse ona ismiyle hitap etmezdi. Herkes onu Sarı Hoca olarak bilir,  o şekilde çağırır, o şekilde hitap ederdi.

İlçenin yetiştirdiği hocaların en önde gelenlerinden idi. Kendi muhitine hizmet etti yıllar yılı. En büyük camisi Büyük Caminin imam ve hatipliğini yaptı. Hafızı kelam idi. Öyle 'ha'sı gitmiş 'fız'ı kalmış hafızlardan değildi. Taş gibi hafızdı. Yaşadığı müddetçe Kur'an'dan hiç uzak kalmadı, hep onunla hemhal oldu. Görevini dört dörtlük yerine getirirdi. İzin nedir bilmezdi. Maaşın Çumra'dan alındığı yıllarda çoğu zaman öğle namazına yetişirdi. Haftalık izin yanına uğramazdı.

Canı tez biri idi. Fakat iş namaz kılma ve kıldırmaya gelince ağır ağır, sindire sindire, hazmede hazmede kılardı namazını. Hiç acelesi yoktu namazı bitirme konusunda. Baştan savma nedir bilmezdi. Diğer camilerde namaz bitse bile Büyük Camide namaz devam ederdi.  Hatta bazıları, "Sarı Hoca namaza başladığında pazar ihtiyacını gör gel, hala rükuya eğilmemiş olduğunu görürsün" şeklinde latife bile yapardı. Gerçek payı da yok değildi hani. Namazdan hiç çalmadı. Tadili erkana riayet ederek kıldırdı hep. Camiye vakfetmişti kendisini. Cami bir zamanlar onun ismiyle bile anılır olmuştu. "Emekliliğim geldi, biraz aksatayım artık" deme yoluna hiç gitmedi.

Büyükle büyük, küçükle küçüktü. Herkesin halini hatırını sorar, gönlünü alırdı. Nüktedan yönü de ağır basardı. Yerinde ve zamanında incitmeden yapardı şakasını. Turuncu saçları ağarmaya başlayınca: "Hocam saçlar ağarmış" dendiğinde "Sarı hocaydım, ak hoca oldum, bir gün de yok hoca olacağım" diyerek araya latifesini de sıkıştırırdı, bir tekerleme şeklinde.

Usul adap nedir bilirdi. 79 yılında Konya'ya geldiğim ilk yılda bir arkadaşımın iğvasıyla çocukluğun da vermiş olduğu duyguyla bir-iki gün oruç tutamamıştım. Köye geldiğim zaman Sarı Hoca ile karşılaştım. Bana "hoş geldin yeğenim" dedikten sonra çekti kenara: "Yeğenim rüyamda seni oruç yerken gördüm, Allah hayır getirsin! Öyle bir şey yoktur, değil mi" dedi. Ben yok dayı, olur mu öyle şey desem de kitabın ortasından konuşmuştu. Tıpkı Hasan ve Hüseyin'in, abdestini yanlış alan bir amcayı incitmemek için: "Amcacığım, biz bir abdest alalım, hangimiz doğru alacak, siz takip eder misiniz" deyip aynı şekilde aldıkları abdesti gören amca: "Çocuklar sizin abdest alışınız doğru, yanlışlık bende" diyerek yanlışını düzelttiği gibi. Benim de arkadaş kurbanı ve çocukluk duygusuyla yediğim orucu 'Rüyamda gördüm" şeklinde ifade ederek beni düzeltmeye çalışmıştı.

Kendisinin: "Öbür dünyaya gittim, geri geldim" dediği gibi kaç defa kalp krizi geçirdi. Gitti, gitti, geri geldi gerçekten. Kimseye yük olmadan hasta-sağ olarak ömrünü tamamladı. Yine kendisinin  dediği gibi: "Sarı Hoca, Ak Hoca, Yok Hoca" oldu artık. Babamla hala-dayı çocuğu idi. Babam onun için: "Oğlum! hafızı kelamdır, ateş yakmaz onu" derdi. Allah kendisinden razı olsun, mekanı Cennet olsun, varsa günahları, Rabbim bağışlasın. Köyün Sarı Hocası idi o. Yok olmadı. Hep gönüllerde yaşayacak inşallah.

Bu vesileyle akraba ve eş-dostunun, aynı zamanda tüm Karasınır halkının başı sağ olsun. 30/11/2016