28 Kasım 2016 Pazartesi

Nesil ardından gelir. Yeter ki samimiyet görsün...

Sevgi, samimiyetin verilmediği bir yerde istenen neslin yetişmesi çok zor. Çaba sarf eden arkadaşlarımızın sayısı çoktur. Ama yeterli değildir. Herkese örnek olabilecek bir neslin yetişmesi için uzmanların gerçekten kafa yorması gerek. Bir defa sevgisini vermediğimiz nesil de bizim değildir, din de. Din eğitiminde görev alabilecek, bu okullarda görev yapan kişilerin iyi bir iletişim diline sahip olması, öğrencinin dilinden anlaması gerekir. Bu okullarda görev yapacak arkadaşlar öncelikle diğer okullarda görev yapmalıdır ki buraya gelen çocukların değerini bilsin. Çocuğun psikolojisini bilmeden bir yere varılamaz. Öğrenci, öğretmenindeki samimiyeti görsün, inanın canını verir onun için. İHL'lerde adam adama markaj dönemi başlatılmalıdır. Cami cemaatine hitap eder şekilde vaaz kültüründen kaçınılmalıdır. Her bir bireye önemli olduğu hissi verilmelidir.

Polisiye tedbirlerden, kızmaktan, bağırmaktan ve dövmekten, bastırmaktan öte, yeni bir şeyler söylemek lazım bu nesle.

2 sene önce İHL müdürü ve müdür başyardımcılarının çağrıldığı bir toplantıya katıldım. İlden gelen bir müdür yardımcısı: "Arkadaşlar! Okullarda, özellikle yüz yüze açık lise eğitiminin yapıldığı okullarda kız-erkek ilişkileri had safhaya ulaştı. Bunun için açık lise eğitiminde okulları ayırmak istiyoruz, ne dersiniz" diye görüş sordu. Katılanlar sıra ile: "Çok iyi olur, ayrılması lazım" dediler. Tam bana sıra gelince "İlave edeceğin bir şey var mı" dedi. Hocam bir şey demedim ki, ilave edeyim, istemiyorsanız konuşmayayım" dedim. "Buyur, konuş" dedi. Kız-erkek ayrılırsa ayrılsın, o sizin tasarrufunuzdur, fakat binayı ayırmak tek başına yeterli değildir. Şimdi cep telefonu, sanal alem vb iletişim araçları var. Görüşmek isteyen gider okul ortamı dışında buluşur. Dağda evliya yetiştirmekten ziyade şehirde kendisini koruyabilecek şekilde çocuklara rehberlik yapılabilmeli, hatta bunun için koçluk sistemi diye bilinen danışman öğretmenlik sistemi oluşturulabilir, oluşturulabilecek fonla gerekirse öğrencinin midesine hitap edilmeli ilk önce. Öğrenci denetimli serbestlik içerisinde olmalı...şeklinde açıklama yapmaya çalıştım. İlgili müdür yardımcısı bana: "Ha sen, karma eğitimi savunuyorsun" dedi. Bu kadar konuşmamdan bu anlamı nereden çıkardı bilemedim. Ben de evet, öyle dedim, sözümü bitirdim... 20/11/2016

Din, samimiyettir her şeyden önce

"Din nasihattir" der bir hadisinde Peygamberimiz. Biz genelde nasihati 'öğüt verme' anlamında alırız. Halbuki nasihat, samimiyet demektir. Kur'an'da geçen 'nasuh tevbe' ile aynı anlama gelir. 'Öğütçü, öğüt veren" anlamına geldiği gibi 'temiz, saf' anlamı da vardır. İkinci anlamıyla aldığımız zaman hadis: "Din samimiyettir" anlamına da gelir.

Bir başka hadiste peygamberimiz: "Yapılan amel ve fiillerin niyetlere göre" olduğunu ifade eder. "Allah öbür dünyada bizim etimize ve kanımıza bakmayacak, takvamız, samimiyetimiz, niyetimiz ulaşacak ona." Bu dünyada çektiklerimiz belki de samimiyet eksikliğindendir. Bu konuda bir kaç fıkra paylaşmak istiyorum sizlere.
***
Küçük kasabanın birinde, bir caminin tam karşısında arazisi olan adam,
arazisi üzerine bir genelev inşa etmeye başlamış. İmam ve cemaat buna şiddetle itiraz etmişler, ancak mal sahibinin kendi arazisi üzerine nasıl bir iş yeri açacağına da yasal olarak karşı çıkamamışlar. Tüm cemaatin tek yapabildiği şey, imamın öncülüğünde bu genelev için hergün beddua etmekten öteye geçememiş.

İnşaat ilerlemiş ve açılışına birkaç gün kala her nasılsa şiddetli bir yıldırım düşmesi sonucu genelev yerle bir olmuş. Caminin cemaati bu olaydan duydukları büyük memnuniyeti saklamaya gerek görmemişler, ancak genelev sahibi adam, cami imamının ve cemaatin direk veya indirek olarak bu hasardan sorumlu oldukları iddiası ile camiye karşı tazminat davası açmış.

Cami imamı ve cemaat, savcılığa verdikleri savunmalarında bu konuda herhangi
bir şekilde sorumlu tutulmalarına şiddetle itiraz etmişler, bu olayın kendi dualarından dolayı meydana gelmiş olabileceği iddiasını da kabul etmemişler.
Gerekli tüm belgeler tamamlanıp mahkemeye günü geldiğinde hakim dosyayı
dikkatle incelemiş ve taraflara dönüp:
"Bu konuda nasıl bir hüküm verebileceğimi bilmiyorum," demiş.
....Ancak dosyadaki tutanaklara bakarsak ortada tuhaf bir durum var.
Taraflardan birisi duanın gücüne inanan bir genelev sahibi,
diğeri ise duanın gücüne kesinlikle inanmayan bir imam ve cemaati...!"
***
Erzurumlular kurban kesiyorlar bunu gören Ermeni'nin biri arkadaşına:
-Ben de kurban kesmek istiyorum, der.
-Olur mu saçmala sen Müslüman değilsin, kurbanı niye keseceksin ki, diye karşı çıkar arkadaşı.
Tabi Ermeni kararlı, gidip bir inek satın alır ve eline bıçağı alıp ineğin başına gelir. Elindeki bıçakla ineği ve kendini kan revan içinde bırakır ama bir türlü ineğin canı çıkmaz. Bunun üzerine Ermeni'nin arkadaşı yanına gelip
-Ya bu kadar işkence çekeceğine git şu karşıdaki Müslüman kahvesine, bir tanesinden rica et gelip kessin, der. Ermeni elinde bıçak üstü başı kan içinde kahveye girer:
- Aranızda Müslüman var mı? der.
Kahve halkından biri korkudan ''Müslüman burada ne arar sen camiye git Müslümanlar orada'' der.
Adam camiye gelir elinde bıçakla içeri girip
-Aranızda Müslüman var mı? der.
Cemaatte ses yok. Sonunda yaşlı bir adam dayanamaz ve ''Ben Müslümanım'' der.Yaşlı adamla Ermeni dışarı çıkarlar.
-Amca ben bu ineği kurban etmek istiyorum ama bir türlü beceremedim, der.
Yaşlı adam ineği keser ama çok yorulmuştur Ermeni'ye ''Oğlum ben çok yoruldum, derisini de başkası yüzsün.'' der.
Ermeni elinde bıçak üstü başı kan içinde camiye gider ve
-Aranızda başka Müslüman var mı? der.
Cemaat, Ermeni'nin yaşlı adamı kestiğini düşünür ve arkası dönük olan hocayı göstererek
-Aramızda en Müslüman imam, derler.
Ermeni, hocanın karşısına dikilir ve
- Buruda tek Müslüman sensin herhalde? der.
Hoca kanlı bıçağa bakar ve
- Şurada iki rekat namaz kıldırdık diye hemen Müslüman mı olduk, der.
*** 
Fakirlere acıyan ve onlara yardım etmek için elinden geleni yapan bilge, bir gün sabahını fakirlere daha fazla yardım etmesi için dua etti.

Eve döndüğünde eşi sordu: “Nasıl duan kabul olundu mu?”
           
Bilge dudaklarında ince bir gülümsemeyle cevap verdi: “Yarı yarıya.”

Karısı şaşırdı ve bunun ne anlama geldiğini sordu. Bilgenin karşılığı şöyle oldu:

“Fakirler, yardım almayı kabul ettiler...” 28/11/2016



Dünyada hep kazanan kesim

İnsanlara dünyayı dar edip kendisi dört köşe olan bir  kesim var: bankacılık. Darda kalanın elinden tutan iyilik meleği görünümündedir. Güler yüzle karşılar seni, hem de kapıda. Odasına kadar götürür. Çay, kahve ardı arkasına gelir. Öyle bir ilgi ve alaka gösterir ki, "Ben neymişim be" dedirtir insana kendi nefsi. Gururu okşanır.

İpler bankacının elindedir. Sen çayını yudumlarken: "Efendim çayımızı içerken bu arada şuralara da bir imza atıverelim, formalite yerine gelsin" der görevli. Oturup okumaya kalksan bir haftanı alır o küçücük sayfalar dolusu yazılar... Görevlinin dostane tavrı öyle güven verir ki formalitenin lafımı olur. İhtiyaç sahibi parmağıyla gösterilen her yere imza atar, ne olduğunu bilmeden. Kapıya kadar da uğurlar bu sevimli misafirini. Çünkü  verdiği tavuk ona kaç tane kaz getirecekti. Vatandaşı yakarken kendisi ihya olacaktı. Belki de prim verilecekti kendisine. Kara listeye bir kişi daha almanın sevincini uzun süre taşır içinde. Bu sevinç yeni bir av buluncaya kadar da devam eder.

Kredi çeken günü kurtarmanın sevinç ve mutluluğu içerisinde evinin yolunu tutar: "Öder giderim Allah Kerim nasılsa" diyerek. Aldığı paraya dokunmadan borçlarına yatırır. Borcunu bir kaç ay öder. İşler tıkırındadır. Üç-beş ay sonra ev ve iş yerinde yaptığı hesap çarşıya uymamaya başlayınca bir-iki ay daha sağdan, soldan bulduklarıyla yatırır borcunu. Sonra tıkanır kalır. İmdada bir başka banka çıkar. Çünkü elden gelenle öğün olmuyor. Şu banka, bu banka derken sırayla ne kadar banka varsa ondan alır, diğerine yatırır. her yatırdığında bir yeri kapatmaya çalışırken yeni bir delik açar. Bir müddet sonra ilgi, alaka ve kredisi bol olan iyilik melekleri tarafından tüm kapılar kapanmaya başlar. Her hareketinde daha da aşağıya doğru batar. Gece gündüz bir düşüncedir alır artık. Piyasaya yapılan borç, tefeciden alınan para da cabası. Çünkü delik o kadar büyük ki kapatmak mümkün değil. Tırnaklarıyla kazıdıkları bir bir yok bahasına gitmeye başlar. Sonunda evine varıncaya kadar el konur haciz yoluyla. Ayıldığı zaman bataklığın en dibindedir artık. Sıfırın tüketildiği yerdir burası. Doğduğu andan daha geriye düşer. Zira doğduğu zaman borcu yoktu. Şimdi ise elde, avuçta hiçbir şey kalmadığı gibi kar topu gibi her geçen gün büyüyen borç ve faiz sarmalı vardır sırtında. Şu geçici hayatın zindan edildiği andır bu an. Artık bundan sonra yaşansa da tadı olmaz. Ne yediğinden zevk alırsın ne de içtiğinden. Bir çuval inciri berbat ettiğin yetmediği gibi çoluk çocuğunun yüzü de gülmez olur artık. Ne gelen telefonlara cevap verirsin, ne de millet içine çıkarsın. Çünkü her arayan borcu için arar. Kapısını aşındırdığın dostların bir müddet sonra seni görünce yolunu da değiştirmeye kalkar.

Allah kimseyi düşürmesin, düşenleri de tez elden kurtarsın. Hangi birine, kaçına üzüleceksin. Her yerde, her zaman karşına çıkıyor maalesef böyleleri. Piyasa bankazedelerle dolu. Banka görevini yapmıştır. Zira onun görevi ocak söndürmedir. Eserleriyle gurur duyar. Kendisi de en fazla kar ve kazanç elde eden kurum olarak ilk sıralarda yer alır.

Ne yapar ne edersin böyle durumlar için. Aşağı aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık misali. Bu modern görünümlü iyilik melekleri bu dünyada paraya para demesinler, kazanmaya devam etsinler. Bu kadar mağdurun hesabını öbür dünyada nasıl verecekler, merak ediyorum. Bunlar dünyada mağdurun sırtından gelecek satın alan kişilerdir. Mağdurluk üzerinedir kazançları. Mağduru da anlamam anlamasına. haydi bir an için mağdur oldu, denize düşünce yılana sarıldı diyelim. Bu para üstünden para kazananlar, Allah ve Rasülüne savaş açanlar söndürdükleri ocaklara rağmen nasıl rahat bir şekilde nefes alabiliyorlar. Anlamadım gitti...

Allah ıslah etsin bu sistemi kuranları ve bu sistem içine insanları çekip mağdur edenleri... 28/11/2016