17 Ekim 2016 Pazartesi

Böyle mi olmalı cami imamı?

Yeni bir muhite taşındım. Yeni bir muhitle beraber içimde bir ukde olarak kalan fakat bir türlü yerine getiremediğim cemaatle namaz kılma konusunda içimdeki tembelliği yenerek ya bismillah dedim. Namazı vaktinde ve cemaatle kılmak güzelmiş gerçekten. Sorumluluğu yerinde ve zamanında ifa etmenin ayrı bir zevk ve heyecanını yaşıyorum nice zamandır. Kıldığım namazdan ayrı bir huzur bulmaya başladım.

Gittiğim cami mahalle arasında yabancı birinin kolay kolay katılmadığı bir mescid. Yatsı namazında cemaati biraz kalabalık oluyor, diğer vakitler cemaat yönünden biraz garip kalıyor dense yeridir. Fakat bu da normal. Çünkü cemaatimiz gündüz işinde akşam ise muhitinde.

Garibime giden başta imam olmak üzere cemaatinden şu ana kadar "Mahallemizde yenisin, hoş gelsin, kimsin, necisin" denmemesidir. Karşılaştığım "Allah kabul etsin" deyip geçip gidiyor evine. Herke ezanla birlikte camiye geliyor. Farz namazı için iplik gibi saf olup birlik ve beraberlik görüntüsü veriyor. Namazın bitiminde ise herkes evine barkına dağılıyor. Haydi herkes bunu yapıyor. İmam da aynısını yapıyor. Zaman zaman tespih çekerken bana doğru "Bu da kim, necidir" diye bir bakış atıyor. hepsi bu kadar. O bana sormuyorsa, tanışmak istemiyorsa ben yapayım diyorum. Namaz çıkışı "Elimi uzatıp Allah kabul etsin" diyorum aynıyla mukabele edip rüzgar hızıyla yanımdan geçip gidiyor.

Dün eşim "Senin ayağındaki terlik başkasının, değişmiş sanırım. Ya sen ya da başkası giyip gitmiş deyince dışarıya çıkarmış olduğum terliğe baktım. gerçekten benim değil. Bu gün ikindi namazına gittim, kiminse vereyim, kendiminkini alayım diye. Gelen cemaatin ayakkabılıktaki ayakkabılarına göz attım. Benim terlik yoktu. Belki sahibi aramıştır, imama da "Yanlış giyen var mı" diye sormuş olabilir düşüncesiyle namaz çıkışı imama: "Hocam Allah kabul etsin. Sanırım ben birinin terliğini giymişim, size soran oldu mu, belki bir gün sorar. Onun terliği bende, benimki de onda. İsmim şu. İstersen numaramı vereyim" dedim. Soran olursa ben söylerim deyip sarık ve cübbesini çıkarmak için içeri girdi. Yine sormadı kimsin necisin diye. Allah hayrını versin. Belki de ben çok ince düşünüyorumdur. Kimse camiye tanışmak için gitmez. Ama başta imamıyla tanışmak da ister.

Kendi kendime tanışmak da ne kadar zormuş dedim. Numaramı alıp da sorana numaramı verip "Terliğin bu kişide, al ara" da mı diyemezdi. Maalesef demedi. Biz ne zaman birlik olan cemaatin gereğini yerine getirip birbirimizin derdiyle hemhal olacağız. Belki de son olaylar insanları birbirleriyle şüpheyle bakmaya da itmiştir. Karşıdaki hırlı-hırsız olabilir, neme lazım düşüncesine itmiştir insanları. Kim bilir?

Adana'da telefonla görüştüğüm Yehova şahidi temsilcisinin tanışmak için evime kadar gelip bana Kitabı Mukaddes'ten bölümler okuması aklıma geldi de...çok şey istemediğimi anladım bizim din görevlilerimizden.. 17/10/2016

Bu mücadele hayra alamet değil gibi

Küçüklüğümde bizden biraz büyük ağabeylerin peşine takılırdık. Onlar aralarında ortaklaşa bir paket sigara alırlar. Yerleşim yerinin dışına giderlerdi. Tiryakiler ardı arkasına sigara içerlerdi orada. Kimi tiryaki, kimi yeni başlıyor, kimi ise arada bir içen cinstendi. Onlar içer biz de seyrederdik onları. Bize “Siz de için” derlerdi, biz : "Biz içmeyiz" derdik. "İçin bir defadan bir şey olmaz" derlerdi.

Gitme zamanı gelmişse bize zorla sigara içirmeye çalışırlardı. Niye zorluyorsunuz dediğimizde, "Bizim sigara içtiğimizi ailemiz bilmiyor. Belki gider söylersiniz. Biz en iyisi kendimizi garanti altına alalım. İçmeseniz de en azından bir defa çekeceksiniz. Böylece bizi söyleyemeyeceksiniz. Eğer söylerseniz, biz o da içti deriz” deyip bize bir defa da olsa çektirirlerdi. Biz yemin-billah edip söylemeyeceğiz desek de büyükler işini bu şekilde garanti altına alırlar, bizi de kendi yaptıkları suça alet ederlerdi. Kendi sigara içtiklerini de bu şekilde gizlemiş olurlardı.

Bu ülkede 17-25 Aralık operasyonları oldu. Mahrem kalması gereken konuşmalar bile görsel ve yazılı medyada servis edildi. İnsanların evleri, hatta yatak odaları dinlendi. Bu ülkenin başbakanının kriptolu telefonlarına varıncaya kadar dinlemeye alındı. Tapelerin biri geldi, diğeri gitti. Ülkenin dış siyaseti diyebileceğimiz bir milli olay olan MİT tırlarına bile operasyon emri verildi. Arkasına Batı'yı ve ABD'yi alan bize kendini "hizmet hareketi" diye yutturan yapıdan kolay kolay kopma olmadı. 17-25 Aralık'ta başarılı olamasalar da tüm kazanımlarını yok etme uğruna da olsa kabuklarına çekilecekleri yerde iyice gemi azıya aldılar.

15 Temmuz itibariyle dananın kuyruğu koptu. 1970'lerden beri tohumu atılan nifak hareketinin ihanetine şahit oldu bu ülke. Bu şebekenin gerçek niyetini kimi 17-25 Aralık'tan önce gördü, kimi sonra. Vatandaşın çoğu da  15 Temmuz itibariyle gördü gerçek yüzlerini. Bu yapıdan beklenildiği gibi bir kopma olmadı. Kopanların sayısı bir elin parmaklarını geçmedi nedense. Bu beddua seanslarının üstadında ne görüyorlardı da kopulmuyordu? Adamı evliya olarak mı görüyorlar, yoksa müceddit mi? Mehdi mi ya da İsa-Mesih mi? Yoksa kainat imamı olarak mı görülüyordu arkasından gidenler tarafından? Çözemedim gitti. Bir sömürgeci devletin kendisine tahsis ettiği sırça köşkte bir eli yağda, diğeri  balda olan bir adama bu kadar bağlılık da neyin nesi derdim. Geç de olsa anladım sanırım.

Bu yapı, kendisiyle irtibatlı olan herkesi tıpkı yukarıda anlattığım; bizim büyüklerin başkasına söylemeyin diye sigara çektirdikleri gibi kendini garantiye almış ve kopma olmamış. Kimini sendikaya üye yapmış, kimine bankadan hesap açtırıp işlem yaptırmış, kimine örgütün gizli iletişimi adı altında kendilerinin ürettiği bir haberleşme ağına girmeleri sağlanmış, kimini usulsüz bir şekilde bürokraside bir yere getirmiş, kimine soru vermiş, hepsini dergi ve gazetelerine abone yapmış, sohbetlerine götürmüşler, dershanelerine gitmişler, evlerinde ya da yurtlarında kalmışlar, geleneksel yemeklerini yedirmişler, burs vermişler, burs almışlar... Gördüğüm kadarıyla kendisiyle şu ya da bu şekilde irtibatlı olan herkesi bir vesileyle suça bulamışlar ki kopma olmasın. Eğer koparsanız şu yaptığınız usulsüz işi deşifre ederiz diyerek aba altından sopa göstermişler. Kimi severek kaldıysa da sevmeden yapıdan kopamayan kişilerin de olduğunu göstermektedir.

15 Temmuz sonrası alt ve üst bürokraside kamudan alınan, kamudan atılan  çok kişi olmasına rağmen hala da bağlantıları olanlar ortaya çıkmaya devam etmektedir. En azılı FETÖ düşmanı olarak görünen ve bu yapıyla mücadele edenlerin de bu yapıyla irtibatlı oldukları gün geçmiyor ki haber konusu yapılmasın. FETÖ ile mücadele eden savcısından hakimine, il yöneticisinden kaymakamına varıncaya kadar bu yapıyla bağı çıkıyor. Bu gidişle herkes bu suç örgütünün içine girmiş olacak. Herkes bana ne zaman sıra gelecek diye bekler oldu. Çünkü alınan kimi duysak "O da mı" hayret ifadesini çok görüyoruz bugünlerde.

Bu durumu görünce yine aklıma bir fıkra geldi, yazsam mı yazmasam mı ama yazacağım hoş olsa da olmasa da...Biri bir karpuz kesmiş, yarısını yemiş, diğer yarısı kalmış. Kalkıp gidecek. Karpuzu yiyen ne yapacak? Az sonra çişi gelmiş. Nasılsa gideceğim diye kalan karpuzun üzerine işemiş. Tam gidecek iken gidemiyor, orada kalıyor. Beklerken acıkmış. Sağına soluna bakıyor. Yiyecek bir şey yok karpuzdan başka. Olmaz dediyse de zaman zaman karpuzla göz göze geliyor. Sonunda oturuyor, şurasına gelmemiştir diyor yiyor, burasına gelmemiştir diyor yiyor. Sonunda işediği karpuzu tamamen yiyor. Konumuzla alaka kurulur mu kurulmaz mı bilmiyorum ama biz suçluyu böyle ararsak bu gidişle her kapıyı, her aileyi çalacak anlaşılan.

Bu durum suç ve suçluyla mücadelede sağlıklı bir sonuç vermez. Pek hayra alamet değil anlayacağınız. Devleti yok etmeye azmetmiş kökü dışarıda olan bu yapının bir numaralı sanıkları şu ya da bu şekilde bu ülkenin dışına çıkmış, dışarıda elini ve kolunu sallayarak dolaşıyor. Üstelik Türkiye aleyhine çalışmayı da ihmal etmiyorlar. Burada kalanlar ise zamanında şöyle ya da böyle kullanılıp atılan insanlar. Yani bu toprağın kanmış-kandırılmış insanları. Biz beğensek de beğenmesek de maalesef onlarla şu ya da bu şekilde iş tutmuş bu insanlarla yaşayacağız. Yeniden vatandaş icat etme, ithal etme durumumuz yok.

Suçla ve suçluyla mücadele edeceğiz etmesine. Kimsenin yaptığı yanına kar kalmamalı. Ama yapının içerisinde pasif kalmış, kendisini oraya ait hissetmiş, şu ya da bu şekilde bağı tespit edilen insanlar için devlet aklı hakim olmalı. Duygusallık bir tarafa bırakılmalı. Çünkü bu gidişle selam vereceğimiz, iş tutacağımız kimse kalmayacak. Eline silah almamış, suça karışmamış ve kanlı kalkışmayı tasvip etmeyen  kişiler için toplu bir af yoluna gidilip toplumsal barış sağlanmalı. Suça karışma, başkası adına çalışma şüphesi taşıyan kişileri devlet dinlemeye ve takibe almalı. Suçüstü yaparak gereken cezayı vermeli.

Amacım suçu ve suçluyu savunmak, onların yaptığını basite almak, mağdur edebiyatı yapmak değildir. Gözlemlerime göre bu gidiş hayra alamet değildir. Mücadelede farklı yöntemlere başvurulmalı... Eğer mücadeleye bu şekilde devam edilirse korkarım ki bu durum tıpkı Ergenekon ve Balyoz olayları gibi sulandırılacak... Sonucunda da suçlu-suçsuz hepsi ellerini kollarını sallaya sallaya kahraman gibi çıkıp dolaşacaklar. İnşallah ben yanılmış olurum...17/10/2016

"Bedava sirke baldan tatlı" değilmiş

Sanırım 2001 yılıydı. Üç yıldır memleketime gelmek için tayin istedim maalesef çıkmadı. Son çare müdürlük sınavına gireyim, ikinci bir tayin hakkım olsun istedim.

Müdürlük sınavına müracaat etmek için Adıyaman Milli Eğitim Müdürlüğüne gittim. Görevli bana: "Hangi müdürlük istiyorsun" dedi. Böyle bir soru beklemiyordum. Ne cevap vereceğimi düşünürken arkama baktım. Orada tanıdığım bir okul müdürünü gördüm. Hocam, hangi müdürlüğe müracaat edeyim dedim. "Hocam müdürlük isterken amacın ne " dedi bana. "Amacım memleketim Konya'ya gitmek deyince: "O zaman sen lise müdürlüğünü tercih et, çünkü diğer müdürlüklerle il dışına gidemezsin" dedi. Hemen görevliye döndüm lise müdürlüğü istiyorum dedi. Müracaatı yaptıktan sonra görev yerim Kahta'ya geldim.

Sınav başvurusu tamam. Peki neye çalışacağız, elimizde materyal yok. Çevremdeki arkadaşlardan girecek olanların da sayısını alarak Ankara'dan bir kitap getirttik. Başladım çalışmaya Türkçe sorularından. Her Türk evladı gibi benim de Türkçe'm iyiydi. Çözdüğüm sorulardan en iyi bildiklerimin seçeneği yanlış çıkıyordu. Şaşırdım. Bu kitap benim bildiklerimi de yanlış çıkartıyor diyerek kitabı bir kapattım bir daha açmadım.

Sınav tarihi geldi çattı. Ne hedeflerle çalışmaya azmettiğimiz sınava da hazırlanamamıştım. Sınav öncesi bir dostum yanıma geldi: "Pek çalışamadık ne yapacağız, istersen sınava gitmeyelim" dedi. Olmaz, hiçbir şey yapamasak da bu vesileyle Diyarbakır'ı görüp geleceğiz dedim. Adıyaman Kahta'dan sınava gidecek bir dolmuş kadar aday buldum. Gidip bir minibüsçü ile anlaştım. Siverek'e kadar minibüsün içinde feribotla yolculuk yaptık. Sonrasında kara yoluyla yolculuk yaptık.

Sınava girdim. Sınav esnasında doğruluğundan emin olduğum soruları saydım 69 net geliyordu bana. Diğer sorulara bir göz attım. Bildiğim soru yoktu. Bir soru dikkatimi çekti, seçeneklerinde ismini zaman zaman duyduğum Freud vardı. Diğerlerini hiç duymamıştım. Freud'u işaretleyerek sınav salonundan çıktım. Binadan çıkmadan  burası yabancı memleket. Dışarıda tuvalet aramayayım. Zaten tuvaletler ücretlidir. Bir de tuvalet parası vermeyeyim, en iyisi okulun tuvaletini kullanayım, üstelik bedava dedim. Girdim tuvalete. 

Tuvalette çıkacağım ama çıkamıyorum. Çünkü ellerimle kapattığım kapı açılmıyordu. Uğraş, didin...nafile. Kapıya vurdum, biri dışarıdan itsin diye. Kimse imdadıma gelmedi. Dışarıdan bir ses kulağıma yankılandı: İçeride olan var mı, kapıyı kapatıyorum" sesi. Heyecan, korku birbirini izledi. ben buradayım desem de kimse duymaz zaten. Kendi kendime: "Oğlum Ramazan! Bedava dedin geldin. Al işte gününü. Kaderinde tuvalette kalmak da varmış. Üstelik pazar. yarın okul açılıncaya kadar burada bekleyeceksin. Boş mezar bulsan gireceksin, ne işin var burada dedim. Bir taraftan da çıkmanın yolunu düşünüyorum. Kafamı kaldırdım. Yan taraftaki kabine geçilebiliyor. Geçerim geçmesine de ya ben duvardan atlarken içinde biri varsa.kaderinde sapık muamelesi görmek ve dayak yemek de var dedim. yan taraftaki duvara vurdum kimse var mı diye. Ses yok. Hemen hızlı bir şekilde kapının koluna ayağımı koyarak yan taraftaki kabine atladım. kapıyı açıp koşmam bir oldu. Şükürler olsun. Dış kapı kilitlenmemişti. Nerede kaldın diyenlere kulak bile vermedim. Çünkü sevincime diyecek yoktu. Zira tuvalette kilitli kalmak, geceyi orada geçirmek, kokusunu çekme gözümün önüne gelince bu durum insana "Verilmiş sadakan varmış" bile dedirtir.

Sınavdan çıkan arkadaşlarımla görüştüm. İlk sorumuz "Sınav nasıl geçti" demekti birbirimize. Girdiğimiz sınav iki aşamalı bir sınavdı. Girdiğim seçme sınavından 70 alan 2.değerlendirme sınavına girme hakkı elde ediyordu. Arkadaş, bana ya 69 gelecek baraj altı kalacağım. Çünkü emin olarak yaptığım soru o kadardı. Tam emin olmadığım bir soru yaptım, o da Freud'la ilgili bir soruydu. Eğer o doğruysa bizim Freud sayesinde 70 alıp barajı geçeceğim dedim gülüştük.

Diyarbakır'ı biraz dolaştıktan sonra minibüse binerek Kahta'ya koyulduk.

Sınav sonuçları açıklandığında  Freud'la ilgili yaptığım sorunun doğru olduğunu sınav sonucum 70 gelince anladım. Sınava giren bir çok arkadaş kazanamazken bana nasıl akzandın diyenlere: Ben de Freud sayesinde kazandım" diye cevap verdim.

Bu Diyarbakır maceramı burada sonlandırırken meraklısına da bir kaç sözüm olacak: Tuvalette kaldığın zaman cepten arkadaşlarını arayabilirdin diye akıl verecek olan olursa: Bir defa o zamanlar cep telefonu lüks idi. Arkadaşlarımın ve benim bir cep telefonumuz bile yoktu...Ben bedava tuvalete gitmek istedim, ücretsiz olarak ihtiyacımı giderdim. Arkadaşlarım dışarıda wc ücreti öderken ben ihtiyaç hissetmedim. Sadece şadırvanda abdest aldım. Param cebimde kaldı. Size tavsiyem her gördüğünüz bedava sirkeyi baldan tatlı sanmayın. Maazallah benim başıma gelen sizin de başınıza gelebilir. İsterseniz bir ayıplayın. Ölmeden önce mutlaka başınıza gelir. Denemesi bedava... 17/10/2016